BİR KOVA TAVUK!

Her günü dokuz ayın çarşambası biraraya gelmiş gibi yaşıyoruz ya, dünya bu yüzden dönüyor sanıyoruz. Yerküre iyiden iyiye yaşlandı diye, aniden durma ihtimaline karşı olsa gerek, fır dönüyoruz.

Aynı öyle günlerin birinde, ertesi gün okula lazım olduğu için oğlum tarafından mutlaka almam tembihlenen kitabı bulabilmek umuduyla, yol üstü en yakın kitabevine uğruyorum. Ne yazık ki bir alışveriş merkezinde ve ne yazık ki, türlü türlü isimlendirilse de çoğunda ‘foodcourt’ yazan yiyecek içecek duraklarıyla aynı katta.

Almam gereken kitabı ödeyip kendimi hızlıca asansöre atıyorum. Benim gibi telaşlı bir genç beyefendinin konuşmasına da böylelikle kulak misafiri oluyorum.

“Hayatım, DVD aldım bize, çok yorgunsun sen, bütün haftasonu da insafsızca çalıştırdılar hamile halinle ofiste. Dondurucudaki pizzayı atarım fırına diyordun ya, hiç uğraşma, ben bir kova tavuk aldım, mısırını da mikrodalgada ısıtırız. Tatlı için buzlukta dondurma var ne de olsa”

Bunlar benim için çok zor anlar. Bir tarafım mutlaka müdahale edecek, diğer tarafım nolursun karışma tanımadığın insanlara diye yalvarırcasına söylenecek. Üç katı nasıl indi asansör, ben bilirim. Yine de dayanamadım, etraflıca anlatamayacağım açık seçik ortada olsa da, dedim ki yanından geçerken “ Bari yiyin o bir kova tavuğu, nerden baksanız dört tavuğun kolu kanadı var içinde, ayrıca onlar için tonlarca su harcandı, yetmedi, atığıyla tonlarca su kaynağı kirletildi. Hiç değilse yiyip bitirin, değil mi ki alarak çanak tutuyorsunuz bu israfa!”

Bu işler böyle yürümemeliydi. Aldığım eğitim, çalıştığım alanlar, kurumlar, sektörler üstüne bir de aklım ererek yaşadığım yıllar itibariyle her evresini her açıdan gözlemleme fırsatı bulduğum için gayet net bildiğim ve anladığım bu işler sebebiyle, uykularım kaçıyor. Üstüne bir de anne olmanın verdiği o iflah olmaz sorumluluk dürtüsü ekleniyor. Sanki olan biten her şeyi düzeltebilirmişim de, yeterince çabalamıyormuşuma varan bir his.
Bahsettiğimiz, tüm dünyanın namına karar alan ve uygulayan, hiç bir sızıntıya da tahammülü olmayan bir tarım ve onun yardakçısı gıda endüstrisi ve ben bildiğiniz insanoğlu! Olabilir.

O meşhur aldatmacayı gayet iyi biliyoruz: Dünya açlıkla savaşıyor. Hızla artan nüfusun doyurulabilmesinin tek yolu, endüstriyel tarımdır. Bunun da öyle çalakalem yapılması mazallah feci sonuçlar doğurur. Dolayısıyla mutlaka kontrollü olarak, sübvanse edilerek, çeşitliliği minimuma indirip, ana artere görünürde sekiz, ama aslen beş, yine de en temel üç ürünün aşırı üretimini ve dolayısıyla aşırı tüketimini koyup adına tarım politikası diyerek işte bu şahane aldatmacayı gayet güzel sahneliyoruz. Dünya aç! İnsanlar açlıktan ölüyor!

Bu aç dünya mutlaka kalorisi yüksek işlenmiş ürünlerle, ucuza mal edilmiş hayvansal ve bitkisel proteinle doyurulmalıdır diyen, o insani insaf sınırlarından melaike mertebesine erişmiş iyi varlıklar sayesinde, tüm dünyada mısır, soya, buğday ekim, dikim ve hasadı artmış, böylelikle global açlıkla büyük oranda başedilmiş olmasa da, global itaatte son derece ciddi yollar alınmıştır.

Genç yaşlı herkes elinde bir diyet listesi ile geziyor. Kimine şeker yasak, kimine gluten, kimi laktozu tolere edemiyor, kimi insüline dirençli. Herkes alerjik, herkes potansiyel diyabetli. Kalp damar sağlığı diye bir şey hepten yitirilmiş, karaciğer yağlanması rutinde, artık belki de genetiğe işlenmiş.Tüm tahıllar cümleten gaz yaparken, mucize yenidünya gıdaları için muafiyetler sözkonusu. Bu yeni nesil ürünlerin hepsi markalı ki belki de bu yüzden, markasını değil adını bile geçirsek, takip eden günlerde ihtarlar, davalar, iftiralar denizinde buluyoruz kendimizi. Memleketin envai çeşit meyvesi sebzesi yetmiyor, zira ekilmiyor, denizaşırı gelip pazarlara kadar inen kategorisini bilemeyip, yemek mi yapsak, salata mı diye tarifler bakındığımız pek değişik dünya nimetleri sayesinde, şükür, entegre olabiliyoruz her yere…

‘Dünyayı doyuracağız çünkü bu çok umrumuzda’ diyen bir dünya düzeni, o indirgediği üç-beş ürünün etrafında dönüp durdu son kırk yıldır. Sermayesiyle döndü, bilimsel çalışmalarıyla döndü, arz-talep dengesini bozarak döndü, piyasa fiyatını alt üst ederek döndü, küçük çiftçi bırakmayarak döndü… Döndü de döndü… Sağlık afiyet bırakmayarak döndü. Tohum, toprak bırakmayarak döndü. Hava, su, doğa bırakmayarak döndü. Vicdansızca döndü.

Mısır kaynaklı şeker ile soya kaynaklı yağ ve bir de bunların küspeleriyle şenlenmiş yem endüstrisi sayesinde kirlenmiş, et, süt ve diğer hayvansal ürünler ve bunun içinde yüzen gıda endüstrisi… İşte şahane açlıkla mücadele timi! Buğday, pirinç ve pamuk da eklendi mi, sırtı yere gelmez, bu bilek bükülmez, basit hesaplarla, bu yoldan dönülmez.

Sadece şu kadarını görüp anlasak: İstisnasız tüm dünyada birleştirilmiş topraklar ve benzeri reform adlı uygulamalar ile tarımın köylü ve çiftçiden koparılıp, sanayicinin, yani tarım endüstrisinin eline geçişi, gıda endüstrisini asaldan uydu konumuna çekmiştir. Gıda endüstrisinin her ne kadar öyle görünmese de, söz hakkı kalmamış olması, ciddi sağlık sorunlarının tüm dünyada artan oranlarda görülmesine, ancak mücadelede yol katedilememesine sebep olmuştur. Hoş, mücadele sadece varsayımsal bir ifade. Bu öğretilmiş damak tadı, büyük kalabalıkları, sorgulamaktan alıkoyan bir alışkanlık girdabına çoktan çekmiş durumda. Düşünün ki, meşrubat, yani sıvı mısır fiyatları, yıllar bazında tüm enflasyon vb etmenlere rağmen neredeyse sabitken, endüstriyel ya da değil, yoğun kimyasala maruz kalmış ya da kalmamış meyve sebzenin, sözgelimi domatesin fiyatı her yıl artıyor.

Bu konular tatsızdır. Kimseler duymak istemez, dinlemek istemez, anlamayı gerektirecek hiçbir ön eyleme sıcak bakmaz. Tartışması bile sevimsizdir. Çok ısrarcı davranırsanız dalga geçerler. Obsesif, fazla hassas, aktivist, sorunlu hatta sendromlu olarak etiketlenirsiniz. Bazen tutarsız ve mesnetsiz karşı argümanlar duyduğunuz da olur. Ama çoğunlukla o bilinçli ve istekli yoksayma modunda yaşamayı tercih ederler. Çünkü, olası kabul durumlarında bir şey yapmaları gerektiğini bilirler. İşte o bir şey için ise, hiç vakitleri yoktur. Tüm vakitlerini, o yapmadıkları bir şey yüzünden ortaya çıkan bedelleri ödeyecek parayı kazanmak için harcadıklarını az çok biliyor olmalarına ise, neredeyse razı olacağım.

Bana göre, insanlar açlıktan ölmüyor.

Ama insanlık, açlıktan ölüyor.

Hem de bir kova tavuğa rağmen!