YAKIŞIYOR MU?

Haber diye ben arkadaşımız Kemal Göktaş’ın dünkü Cumhuriyet’te yayımlanan haberine derim işte.

Bilindiği gibi, bir grup akademisyen ile birlikte, bir bildiriyi imzalayan Prof. Baskın Oran, bu eylemleri dolayısıyla, kendilerini aşağılayıcı ifadeler kullanan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hakaret davası açmıştı.

Arkadaşımız Kemal Göktaş davayla ilgili haberinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın avukatlarının savunmalarında, Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AHİM) içtihatlarına atıfta bulunarak, “düşünce ve ifade özürlüğünün devletin veya nüfusunun bir bölümü için saldırgan, şok edici veya rahatsız edici bilgiler ve düşünceler için de geçerli olduğunu, bunlar olmaksızın demokratik bir toplumdan söz edilemeyeceğini” ileri sürdüklerini bildiriyordu. Cumhurbaşkanı’nın vekilllerinin savunmaları haberin hası.

Zaten Baskın Oran’ın Cumhurbaşkanı aleyhine açtığı hakaret davası başlı başına bir haberdi.

Öyle ya Türkiye, cumhurbaşkanına hakaret davası açısından, uzak ara dünya birincisi…

Burada normalde, Cumhurbaşkanı dava açar, yoksa Cumhurbaşkanı’na dava açılamaz.

  • Burası Türkiye abicim, burada böyle! Nitekim, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hakaret ettiği gerekçesiyle önceki gece gözaltına alınan Türk kökenli Hollanda uyruklu gazeteci Ebru Umar şunları söylemiş:
  • Türkiye’de olduğumu unutmuşum.

***

Ebru Umar Hollanda’ya dönene kadar nerede olduğunu unutmasın! Yoksa başına daha neler gelebilir. Ayrıca durumun tam olarak farkında değilse de artık anlasın ki, ana vatanına karşı, AB üyesi Hollanda devletinin koruyucu şemsiyesi altında olduğundan şanslıdır.

O yüzden Ebru Hanım Türklüğü ile övünsün, Hollanda uyrukluğuna da şükretsin!

Her neyse, arkadaşımız Kemal Göktaş’ın haberinden öğreniyoruz ki, Cumhurbaşkanı adına savunma yapan vekiller dahi, zaman zaman hukuku, demokrasiyi hatırlamak ve ona sığınmak zorunda kalıyorlar.

Gün gelir düşünce özgürlüğü ve hukuk herkese lazım olur.

Cumhurbaşkanı ve hakaret davası kavramlarından açılmışken konu, bir noktaya değinmek istiyorum: Böhmermann ile ilgili yazım hakkında kimi okurlardan eleştiriler aldım. Hiciv olarak adlandırılan metnin tutar yanı olmadığı, bu iğrenç “saldırı”nın düşünce özgürlüğü açısından savunulamayacağını belirtiyorlardı.

Sanırım eleştiriler, yazının hızlı okunmasından kaynaklanmış. Yoksa hiçbir yerde Böhmermann’ın savunması yapılmıyor, yalnızca olayın ifade özgürlüğü çerçevesine çekileceği, Sayın Erdoğan’ın imaj erozyonunun bu konuda yaratacağı algı da düşünülünce, dava açmanın pek akıllıca görünmediği vurgulanıyordu.

Yoksa, devletin simgesi cumhurbaşkanına eleştiri özgürlüğü saklı kalmak kaydıyla saygının esas olduğuna katılıyorum.

***

Evet Cumhurbaşkanlığı makamının saygınlığını korumak gerekir, bu konuda da herkese görev düşer.

Bu “herkes”in başında da bizzat, cumhurbaşkanı olan kişi gelir.

Hiç kimse bir makamın itibarını korumakta ya da zedelemekte bizzat o makamın sahibi kadar birincil rol oynayamaz.

Nasıl ki, cumhurbaşkanından söz ederken, o makamın saygınlığına uygun bir ifade kullanması gerekiyorsa, cumhurbaşkanının da bir konuda konuşur, düşüncesini açıklar, eleştirilerini dile getirirken de, kullandığı dilin, temsil ettiği makamın “mehabetine” (yüceliğine, ululuğuna) uyup uymadığına azami dikkat etmesi gerekir.

Şimdi Baskın Oran’ın Cumhurbaşkanı aleyhine açtığı davaya konu olan bildiriyi imzalayan akademisyenlerle ilgili olarak kullandığı sözcüklere bakalım:

“alçak, ahlaksız, kapkaranlık, zalim, cahil, tiksinti verici, vatan haini, terör örgütü maşası, mandacı artığı, lumpen, ruhu kirlenmiş…”

Şimdi bırakın hakaret vardı, yoktuyu bir yana, ama koyun elinizi vicdanınıza da söyleyin Allah aşkına:

  • Yurttaşlarına bu sözlerle hitap etmek Cumhurbaşkanlığı makamının mehabetine yakışıyor mu?