BİTİŞ HİKAYESİ…

Hava pulse…
Yollar karanlık…
Ağızlar kapalı…
Vicdanlar suspus…
Güneş uzaklaşmaya başladı;
Günaydınlar yok artık…

***

Güvensiz bir yaşamın eline düşmüş bir yığın insan;
Hepsi korkak…
Hepsi kaygılı…
Hepsi yaralı…
Hepsi yenik…
Kimisi yaşarken ölmüş…
Kimisi ölümü bekliyor…
Kimisiyse zaten hiçbir zaman yaşamamış…

***

Anlamsızlığın içinde soluk alıp veriliyor…
Geçen her gün esaret zincirleri biraz daha daralıyor;
Sıktıkça sıkıyor…
Gözler dışarı fırlamış;
Öte yanda akıp giden hayata,
Çaresizce, öylesine bakılıyor…
Söylenebilen tek şey,
Elden ne gelir ki?..
Oluyor…

***

Ahlaksızlığın en ibretlik itirafı yapılıyor…
Küçük çocukların çığlıkları bile anında silinebiliyor…
Sokaklar tehlike rüzgârlarının hışırtısıyla inliyor…
Nicesi bu yollarda kaybolup giderken;
İnsan yığını sadece,
Ağlıyor…

***

Kanser tüm hayati noktalara ulaşmak üzere…
Sinsi sinsi ilerliyor…
Cesaretini, tüm benliğiyle tedaviyi reddeden yığından alıyor…
Ortam karardıkça kararıyor…
Karanlığa kızılın kan kırmızısı tonunun eklenmesiyle,
Dehşetin en büyüğü yaşanılıyor…

***

Sonun başı işte böyle geliyor…
Bitiş hikâyesi bu şekilde yazılıyor…
Değersizlik, koca bir toplum tarafından destek görüyor…
Hâlâ aşağılık bir hayattan medet umulabiliyor…
İnsan yığını, hiçbir şeyi merak etmiyor ve sorgulamıyor…
Kendi çocuğunun dahi hakkını ve geleceğini savunamayacak kadar alçalabiliyor…
Doğaya, insanlığa ve kendine olan düşmanlığını sergilemekten kaçınmıyor…
“Hiçbir şey bilmemek, mutluluktur!” ilkesiyle yollar belirleniyor…

***

Hava puslu…
Yollar karanlık…
Ağızlar kapalı…
Vicdanlar suspus…
Güneş uzaklaşmaya başladı;
Günaydınlar yok artık…