TOPLUMSAL FUHUŞ

Kişinin kendi benliğini ve kişiliğini reddederek, kimliksizleşme yönünde yol alması, o kişinin sağlığı hakkında en kesin bilgiyi verir. Kısaca, o kişinin tam anlamıyla gelişmemiş olduğunu saptayarak, böylelikle hasta olduğu gerçeğiyle yüzleşilmesini sağlar. Kişilik reddinin bir diğer adı “yabancılaşma”dır. Kendi kendine yabancı olmuş bir kişi, insani olan tüm ihtiyaçlarının önem ve değerini de yitirmiştir. Elde kalanlar ise büyük bir hızla yozlaşmakta, kişiden giderek uzaklaşmaktadır.

Var olan bu müthiş yoksunluk, doğal olarak insanı deliliğe itmiştir. Kişi kendini tanımayarak, dünyayı da tanımayacağını daha yolun en başında ilan etmiş ve hayatın tüm dinamiğinden kendini alıkoymuştur. Bu şekilde yaşadığını zanneden insan, cansızlığın en kusursuz şeklini temsil etmektedir. Bunun sonucunda, özgürlük, erdem ve vicdan gibi hayatın en mühim ve en doğal dayanak noktalarının yokluğu, kişiyi büyük bir huzursuzluğun içine atarak, son derece tehlikeli olan bunalım ve depresyonları beraberinde getirmiştir.

Kişi artık tam anlamıyla sefil ve mutsuz düşmüştür… Bu sefilliğini ve mutsuzluğunu bastırabilmek için de kendini anlık tatminkârlıklara, zevklere ve şuursuz tüketimlere kurban etmiştir…

***

Kişiyi bu denli zararlı bir noktaya sürükleyen yabancılaşma probleminin elbette ki beşeri olarak da geçerliliği tartışılamaz bir hakikattir. Hastalanmış bir toplumdaki insanların, davranışsal bozukluklarını açıklayabilecek en mantıklı belirtilerden bir tanesi, kişiliksizleşme sorunudur. Bu derdin sebep olduğu huzursuzluk ve gerginlik, kitleyi düşünemez bir hale getirerek, nevrotik hareketlerin doğmasına neden olur.
Toplum, özgüvensizliğinden, aşırı kaygı ve korkusundan dolayı bağımsız bir tutum gösteremez bir tipe bürünür; daima bir başkasından medet ummak, terk edilemez bir prensip olarak kabul görür…

Şefkat duygusundan bihaber olmalarına karşın, sürekli olarak ilgi ve alaka beklerler; buna rağmen yine de içlerinde kin ve nefreti büyütüp beslerler… Bunun en güçlü nedeni, bilinçaltlarında yatan “dünyanın kendilerinin kötülüğü için döndüğü” düşüncesidir. Yani, aslında esas düşmanları tüm dünya, tüm insanlıktır…

Yaşadıkları anın sorunlarıyla ilgilenmezler… Bu onlar için büyük bir yüktür; yorgun düşmek en çok tecrübe ettikleri şeydir. Bu yüzden geleceklerini planlayamaz, kadere kısmet yaşarlar…

Eziklik duygusu elleri ve kolları oynatamaz bir hale sokar; toplum, istek ve düşüncelerini gerçekleştirebilme ümidini ebediyete kadar yitirerek, aklını kaybetme raddesine varır…

***

Hayat, hasta bir toplum için bundan böyle, yalnızca bir şenlik alanına dönüşmüş, kullan-at ilkesi, yaşantıdaki tek gerçeklik oluverip çıkmıştır.

Bunun bir başka adı “Toplumsal fuhuş”tur…

Kendini kaybeden ve sık sık nevroz nöbetleri geçiren ahlaksız bir kitle, tam anlamıyla kendine yabancılaşmadığı takdirde iyileşmesi mümkün değildir.

Yani, hastalık en ileri derecesine varmadığı sürece, toplum ne yazık ki durumun ciddiyetini kavrayamayacaktır.

Tek temenni, son darbenin bir an önce yenilmesi ve toplumun tüm varlığıyla kendini adadığı, gönüllü fahişeliğinden vazgeçmesidir…