USTALAR, YILDIZLAR VE GÜVENLİK KAMERALARI…

Cannes, bir yanıyla gerçeklerden kaçışın en çekici mekânıdır: Croisette bulvarında ve karanlık salonlarda, on iki gün boyunca ne düş kurmanın sınırı vardır, ne de karabasanlar içinde bunalmanın… Bir yanıyla da, tam tersine, dünya gerçeklerinin bulanık sularına, bilinçle, derinlemesine dalışın davetidir Cannes. Geniş kitle sinemasıyla sanat sinemasının birlikteliğini simgeler; belgesellerden çizgi filmlere, biçimsel denemelere dek her tür sinemaya yer verir…

Bu temel çelişkilerin birlikteliğini, kendine özgü mizahi sinema dili gerisinde başarıyla kotaran Woody Allen’in (1935) artık yarışma dışı sunulan filmleriyle, festivalin açılışını 2002’den bu yana üçüncü kez yapıyor olması, kuşkusuz bir rastlantı değildir. Açılış töreni sonrası izleyeceğimiz “Café Society”de, genç bir sanatçının ruhsal gelgitlerini, 1930’lu yılların New York’u ile Los Angeles’inin farklı toplumsal yapıları ve değişik yaşam felsefeleri içinde irdelerken, Amerikan toplumunun temel çelişkilerini yine ustaca sergilediği vurgulanan Woody Allen, Fransız televizyonunda yaptığı bir söyleşide “Donald Trump iyi bir oyuncu aslında, ancak seçimleri kazanamayacak. Her zaman oy kullandım; bu kez Başkan olmayı hakeden Hillary Clinton’a vereceğim oyumu” diyerek siyasi konularda da açıkça tavır alan bir sanatçı.

Sinema ve politika…

1979 yılından bu yana kesintisiz izlediğim etkinliğin 37 yıl boyunca yaşadığı evrimi değerlendirmek bu yazını amacı değil ama, festivalin kısa tarihçesine kısaca gözatmak, kuşkusuz yararlı olacak.

Yıllardır, sinema sanatının Cannes’da herşeyin önünde gelen temel değer olduğu söylenir; doğrudur da. Festivalin sinema politikası, yedinci sanatın yaratıcılığına odaklanmıştır. Bu sadece biçimsel bir söylev, gerçekleşmesi zor bir hedef değildir. Kimi istisnaların kaideyi onayladığını varsayarsak, ana seçkilerin içeriği, estetik özgünlüğü ve geniş yelpazesi, bu iddianın on yıllar boyunca yaşama geçirildiğinin en sağlam kanıtıdır.
Ancak, unutmamalıyız ki, festivalin doğuşundaki temel unsur düpedüz siyasettir ve zaman içinde kabuk değiştirerek karşıt unsurlar arasında zor dengeler kurma çabası içinde geri plana çekilse de, hep vardır…

1932 yılında perdelerini açan ilk uluslararası film festivali Venedik, giderek Mussolini ve Hitler’in faşist politikaların propaganda vitrinine dönüşünce, 1938 güzünde, başta Fransa ve İngiltere olmak üzere birçok ülke bu festivalden çekilme kararı alır. Siyasi otoritenin kuklası Venedik’e alternatif olarak tasarlanan “özgür” Cannes Film Festivali’nin 1939 yılı eylül ayı başında yapılan ilk açılış töreni, aynı anda kapanış töreni de olacaktır. Hitler, sinema salonlarından sonra, komşu ülkeleri de işgal etmeye başlamıştır bile…

Savaş sonrasını beklemek zorunda kalan Cannes Festivali de, ilk aşamada bağımsız ve özgür bir etkinlik değildir. Siyasi iktidarlarla kol koladır. O yıllarda filmler, resmen ülkeleri temsil etmekte, yani hükümetler tarafından seçilmekteydi! Düşünün, son kararı Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri verecek olsaydı, ne Yılmaz Güney, ne de Nuri Bilge Ceylan Altın Palmiye kazanma olanağı bulamazlardı. Yaratıcı sinemanın birçok adı uluslararası arenaya çıkabilir miydi ?

Bağımsız seçicilerin ya da seçici kurullarının oluşturacağı listelere doğru adım atmak için, Cannes 1957 yılını beklemek zorunda kalmıştı. Festival, kısa tarihinin ilk önemli evrimini yaşamış, devlet kurumlarından bağımsız bir dernek statüsüne kavuşuyordu.…

İlk yan bölüm : “Eleştirmenlerin Haftası”

Ardından, Altın Palmiye yarışının yetersiz kalan sınırlarını genişletmeyi amaçlayan yan bölümler gelecektir. İlk yan bölüm, Fransız sinema eleştirmenleri sendikası tarafından düzenlenen “Eleştirmenlerin Haftası” (Semaine de la Critique) 1962 yılında yaşama geçirilir. Amaç, büyüklerin bahçesinde yer bulamayan, henüz ilk ya da ikinci filmlerini gerçekleştirmiş genç yönetmenlere de şans tanımak, yenilikçi sinemanın sesine kulak verebilmektir… Bu yıl 55. kez düzenlenen “Eleştirmenlerin Haftası”nın, hâlâ sadece yedi ilk ya da ikinci filmden oluşan ana seçkisinde, uzun bir aradan sonra bir Türk yönetmenin adını buluyoruz: Mehmet Can Mertoğlu, Türkiye/Fransa/Romanya ortak yapımı “Albüm” adlı ilk filmini merakla izleyeceğiz.

Çok değil, altı yıl sonra, 1968’de, Fransa’da yaşanan devrimci havanın etkisiyle, festivalin ilk kez perdelerini kapamak zorunda kamasının ardından, 1969’da ikinci bağımsız yan bölüm “Yönetmenlerin 15 günü” alternatif bir festival seçkisi sunmak amacıyla yola çıkıyor. Fransız yönetmen/yapımcılar derneği tarafından organize edilen bu yeni yan bölüm, o günlerin yerleşik sinema anlayışına karşı yenilikçi sanat sinemasını savunmayı, daha geniş bir coğrafi yelpazeden gelen farklı sinema örneklerini tanıtmayı hedef ediniyor ve hızla gelişerek, ana seçkilere gölge olabilecek bir konuma geliveriyordu. Bu duruma tepki gösteren resmi festival, 1970 yılların sonunda, etkinliğin sinema çizgisini belirleyerek Altın Palmiye adaylarını seçen Gilles Jacob’un girişimiyle, “resmi” sıfatlı “Belirli Bir Bakış” (Un Certain Regard) yan bölümünü kuruyordu….

Festival 50 güvenlik kamerasıyla izlenecek…

Bu yıl Cannes’da siyasi gerçeklerden kaçmak daha da zor olacak. Bir yanda, Pedro Almodovar, Olivier Assayas, Dardenne kardeşler, Xavier Dolan, Bruno Dumont, Nicole Garcia, Jim Jarmusch, Ken Loach, Cristian Mungiu, Jeff Nichols, Sean Penn ve Paul Verhoeven gibi ustaların yaratıcı kameralarından yansıyan özgün dünyalar, son anda aralarına katılan İranlı yönetmen Aşgar Farhadi’nin “Müşteri” (Forushande) adlı filmiyle aday sayısı 21’e yükselen Altın Palmiye yarışına katılırken; öte yanda, tam 500 küçük kamera, festival sarayındaki ve çevresindeki gerçek yaşamı an be an kaydedecek. Dinsel kökenli terör tehdidi altındaki Fransa’nın içişleri bakanı, festival tarihinde ilk kez kente gelerek alınan önlemleri yerinde denetliyor; 500 kameranın gece gündüz en az 3 kişi tarafından izleneceğini, görevlendirilen yüzlerce polis ve özel güvenlik görevlilerinin her olasılığa anında önlem alacak biçimde hazırlıklı olduklarını bildiriyor. Bir belgeselci yönetmenin düşleyemiyeceği kadar zengin olan bu görsel malzemeden, günün birinde ilginç bir belgesel kotarılabilir diye düşlemeyin sakın. Terör tehdidi altında da olsa, demokratik bir ülkede özel yaşamın korunduğunu; habersiz ve onaysız alınan görüntülerin güvenlik dışı amaçlar dışında kullanılamayağını ve bir süre sonra imha edilmesi gerektiğini unutmamanız gerekiyor…

"Belirli Bir Bakış": ikinci yarışmalı bölüm…

Festivalin, yukarıda sözünü ettiğimiz, resmi nitelikli yan bölümü, ayrı bir jüriye sahip ‘ikinci yarışmalı bölüm sayılan « Belirli Bir Bakış seçkisinde yenilikçi filmlerle genç yönetmenlerin bu yıl giderek daha yoğunlaştığını görüyoruz. Örneğin, resmi seçkilerde yer alan Altın Kamera adayı yedi ilk filmin hepsi “Un Certain Regard”da izlenecek.

Ayrıca, Arjantin’den Rusya’ya, Japonya’dan Amerika’ya, Singapur, İran ve Mısır üzerinden geçerek ulaşan “Belirli Bir Bakış”ın coğrafi yelpazesi de çok daha geniş.

Geçen yıl, birçok ödül kazanan Laszlo Nemes’in ilk filmi “Saul’un Oğlu”nun Altın Palmiye adayı olduğunu anımsarsak, resmi seçkilerin kutuplaşma sürecinde ileri bir adım daha atıldığını ileri sürebiliriz.

Dijital evrim…

Son yirmi yıl içinde televizyon kanallarına hoş görünmeye önem vermekle suçlanan festival, yeni bir evrim aşamasında. Bu yıl ilk basamakları uygulamaya sokulan, gelecek yıl tamamlanacağı duyurulan bir dijital devrim söz konusu. Artık dünyanın her köşesinden, bilgisayar ya da akıllı cep telefonları aracılığıyla daha aktif bir biçimde, festival sitesinden yapılacak WebTV yayınları sayesinde, etkinliği her an, sanki Cannes’daymış gibi izlemek mümkün olacak…

69.Cannes Festivali’nin gündeminde başka bir değişiklik daha var: 22 Mayıs’ta yapılacak kapanış gecesinde « Altın Palmiye » kazanacak filmin gösterilecek olması, genelde pek ilgi görmeyen kapanış filmi geleneğinin sorgulanması anlamına geliyor. Belki de yeni bir geleneğin habercisi…