TENCERE DİBİN KARA

AB’nin Türkiye’ye Schengen bölgesi için vize muafiyetini kaldırması hayali, ayağı yere basanların öngördükleri ve dile getirdikleri gibi, suya düştü. Böylelikle de, Ankara ile Brüksel arasında 18 Mart’ta imzalanan Türkiye’yi AB’nin tampon bölgesi haline sokan anlaşmanın geleceği de ciddi biçimde tehlikeye girdi.

İç politikasının yanı sıra artık dış politikasını da gerginlik çizgisine çekmiş olan Tayyip Erdoğan, AB’nin vize muafiyeti konusundaki 72 şartı için “Bu da nereden çıktı?” dedikten sonra, özelikle terörün tanımı konusundaki taleplere tepkisini dile getirerek kükredi:

-Siz kendi yolunuza biz kendi yolumuza!

Avrupa Parlamentosu ise, son toplantısında 72 koşulun tümü yerine getirilmeden, vize muafiyeti konusunu ele almamayı karara bağladı.

Böylelikle bir kez daha, bir Avrupa hayali sönmüş, Ankara – Brüksel ilişkileri gerginleşmiş ve 18 Mart anlaşması da tehlikeye düşmüş oldu.

Bakalım Şansölye Merkel’in gayretleri, kimilerinin ahlaksız anlaşma olarak niteledikleri, göçmen anlaşmasını kurtarmaya yetecek mi?

***

Konunun bam teline dokunan ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talimatıyla, Türkiye’nin bu konuda ölüm kalım savaşı verdiği bir sırada, terörün tanımını değiştiremeyeceğini dile getiren AB Bakanı Volkan Bozkır oldu.

Bozkır, bu konuşmasında 18 Mart anlaşmasının tarafların güven ve iyi niyetine dayalı olduğunu söylerken, neden uygulanamayacağını ve vize muafiyetinin bir ham hayal olduğunu istemeden de olsa açıklamış oluyordu. Gerçekten de, AB, Türkiye ilişkilerinde iki tarafın da en çok gerek duydukları husus karşılıklı, iyi niyet ve güvendir ki, ikisi arasında bunların zerresi bile bulunmamaktadır.

Ne Avrupa Türkiye’yi içine almaya veya ona vize muafiyeti uygulamaya razıdır, ne de Türkiye AB kriterlerine uymaya hazırdır.

İki taraf da bu gerçeği bilmekte, birbirlerine karşı bile bile lades misali bu cali (yapay) oyunu oynamayı sürdürmektedirler.

Durumun zaman içinde düzelmesini kimse beklemesin!

Tam tersine AB içinde Türkiye karşıtlığı gittikçe artmakta, Türkiye de, Avrupa’dan gittikçe uzaklaşmaktadır.

AB’deki Türkiye karşıtlığı, bürokrasi katına özgü bir olgu olmayıp halk içinde kök salmış bir duygudur. Avrupa’ya, özellikle Fransa’ya her gidişimde, hele hele seçim kampanyası dönemlerinde oradaki Türk karşıtlığının nasıl tırmanmakta olduğunu gözlemek imkânını buluyorum. Üstelik şimdilerde, başta Fransa’daki Le Pen hareketi olmak üzere, ırkçı ve İslam karşıtı akımlar daha da artan bir ivmeyle gelişmekteler.

Türkiye’nin Avrupa’dan uzaklaşması da, salt onların ikiyüzlü tutumlarına tepkiden doğan konjonktürel (dönemsel) değil, ama ülkemizin gittikçe daha çok “Ortadoğululaşması”, dinci bir rejime doğru evrilmesinin sonucu olan, strüktürel (yapısal) bir olgudur.

***

Böyle olunca da ortaya, aynı zamanda her iki tarafın da hem haklı, hem de haksız olduğu bir durum çıkmaktadır.

Örneğin, terörün tanımlanması konusunda iki taraf da hem haklıdırlar, hem de haksız.

AB kendisi terörün açık ve net bir tanımını yapabilmiş, terör karşısında ayrım yapmaksızın tarafsız, dürüst bir tutumla tavır almayı becermiş, kimi politik mülahazalarla kimi terör örgütlerinin bu yapılarını görmezden gelerek desteklemekten vazgeçmiş, çifte standarttan uzak bir tutum almayı becermiş bir konuma gelmeden, Türkiye’den terör tanımını değiştirmesini nasıl isteyebilir ve böyle bir istek, nasıl haksız olarak nitelenmeyebilir ki?

Öte yandan, terör ile mücadele hakkı tartışılmaz olan Türkiye’nin, ifade ve basın özgürlüğünü de, terör ile paçal ederek, aynı kefeye koyması ve bu davranışı ile AİHS hükümleri ve AİHM içtihadıyla ters düşmesi nasıl görmezden gelinebilir bu konudaki eleştiriler haksız bulunabilir ki? Görülüyor ki, ortada tam “bir tencere dibin kara, seninki benden kara” durumu var.