YAŞAM, HERŞEYE KARŞIN GÜZELDİR…

Seyircinin kendisini iyi hissetmesini amaçlayan filmler vardır. Moda olan İngilizce deyimiyle “feel-good movies” dediğimiz türden…  Zor, neredeyse imkânsız bireysel başarıları ya da birbirlerini destekleyen bir grup insanın tüm engelleri aşarak olağanüstü işlere imza atmasının öyküsü olan, genellikle geniş kitle sineması örnekleridir bu filmler. Seyirci salondan morali yükselmiş çıkar, yaşam daha güzel gözükür gözüne…

Woody Allen (1935), bu türün sunduğu yelpazesinin en entellektüel ucunda yer alıyor. Seyircisi, kendisini kötü hissetmek için birçok ciddi neden olduğunu film boyunca defalarca anlamış bile olsa, sonuçta garip bir biçimde daha sakin, daha iyi hissediyor kendisini. Bunan adı Woody Allen simyası galiba…

79.Cannes Festivali’nin açılış gecesini yaşayanlar, tatlı düşler kurarken, acı acı güldüler;  geniş bir duygu yelpazesi içinde nostaljiden melankoliye, öfkeden hoşgörüye dek gidip geldiler; Woody Allen’in diyaloglar içine serpiştirdiği, ilk aşamada kahkahalarla güldükleri, varoluşçu  göndermelerin hafifliği gerisindeki derinlikleri düşündüler…

Yılların eskitemediği 80’lik usta Woody Allen’in, 46.  filmi “Café Society” diğer filmlerinden çok farklı değil aslında. Yine karmaşık ilişkiler, celişkili aile bağları, olanaksız aşk üçgenleri ve New York’lu yahudi mizahının acımasızlığı gerisinde, sevilesi, acınası, nefret edilesi insan gerçeği…  Senaryo öylesine gerçekçi, öylesine hayalpetrest, öylesine iğneleyici ve fütursuz ki, filmin bitmesini istemeyebilirsiniz. 1930’lu yılların sonunda, Hollywood’un başarılı iş adamı, oyuncu ajanı amcasının sekreteri ve sevgilisi olan Vonnie’ye (Kristen Stewart) sırılsıklam aşık olan New York’lu genç yahudi Bobby’nin (Jesse Eisenberg) Los Angeles’ten New York’a yıllarca süren hikayesinin on yıl, yirmi yıl sonra nasıl biteceğini merak ediyorsunuz…
 

Sinematerapi…

Woody Allen, 1977 yılından bu yana, her yıl, hiç aksatmadan bir film çekiyor. New York’ta olduğu dönemlerde de, bir jaz klubünde haftada bir klarinet çalmayı sürdürüyor… Psikanalistinin önerdiği iki maddelik bir reçete bu aslında. Belki de, milyonlarca insan bu doktora teşekkür borçlu… “Café Society” de, diğer filmleri gibi, sinemaseverler için yeni bir ilaç. Woody Allen’e karşı aşılıyım dememek gerek; her yıl alın ki bu ilacı, toplumsal ve kişisel yaşamlarınızın omuzlarınıza yüklediği tüm sorunlara karşın, bilinçli bir karamsarlık içinde, yapıcı, hattâ mutlu olabilin.
 

Yahudilere ölümden sonra yaşam yok…

Biliyoruz, yahudileri en iyi eleştirenler kendileridir. Yahudilikleriyle dalga geçmeyi bile çok iyi yaparlar. Woody Allen, bu alanda da çok usta bir kalem. Dili incelikli ama sivri, acımasız; ironisi sert ve çok katmanlı bir senarist… Yine ‘geveze’ bir film olan “Café Society”nin yüzlerce ilginç repliğinden birinde “Jüdaizm, ölümden sonra yeni bir yaşam vaad etmeyor ki” diyen oğluna (gece klubü işletmecisi, eli kanlı mafia babası olan ve sonunda elektrikli sandelyede idam edilmeden önce bu nedenle hıristiyan olmayı tercih eden ortanca kardeşe) annesi şu yanıtı verir: “Zaten bu nedenle fazla müşteri bulamıyor din adamlarımız !“

Bugün, cennetlik olmak adına yapılan ve giderek yoğunlağan vahşet ortada, caddelerimizde, sokaklarımızda; yanıbaşımızda… Amaç insanoğlunun daha kardeşçe yaşaması, birbirini sayıp sevmesi, adil bir toplumda özgürce yaşamasıysa eğer, iki bin yıllık Cennet kavramının tehlikeli, Cehennem kavramının da çok yetersiz kaldığı apaçık ortada değil mi ?

“Café Society”nin başka bir diyaloğundan esinlenerek, Woody Allen’e şöyle seslenebiliriz: “Her filmini, son filmin gibi çek. Bir gün gelecek, haklı çıkacaksın”. Gereksiz bir öneri bu aslında, çünkü Woody Allen zaten öyle yapıyor…
 

Romen tarzı “Dogma”

Altın Palmiye için yarışan ilk film Romanya’dan geliyor. Yine bir aile öyküsü izliyoruz. Bu kez, New York’lu yahudi aileden çok farklı, kalabalık bir ortodoks ailenin iç çelişkilerine, gergin hesaplaşmalarına tanık olacağız. Cristi Puiu (1967), dördüncü filmi olan “Sieranevada”nın senaryosunu da yazmış. Woody Allen’inki kadar yoğun, ironik ve acımasız bir senaryo imzalamış. Ancak, mizanseni çok farklı. Kurgusu bazan çok hızlı; kimi izlenimci sahneler ise alabildiğine uzun… Kamerası omuzda. Küçük bir ev içinde, babalarının ölümünden 40 gün sonra yapılacak geleneksel ayin için gelecek papazı bekleyen aile fertlerini yakın planlarla rahat bırakmıyor; bir odadan diğerine gidip gelirken, Romanya’nın Çavuşesku döneminden bugüne gelen süreç içinde yaşadığı siyasi gerçeklere, 11 Eylül komplo teorilerinden geçerek değiniyor. Aile içi çatışmalara, kuşaklar arası çelişkilere, eski defterlerin açılmasına, irili ufaklı abselerin deşilmesine tanık oluyoruz.

“Sieranevada”, 1995 yılında Lars von Trier ile Thomas Vinterberg’in kurdukları  Dogma akımının yeni bir versiyonu sanki. Bir tür romen “Festen”i…

Cristi Puiu, bu yıl Altın Palmiye’ye iki adayla katılan Romanya sinemasından taze bir soluk getiriyor…  
 

Jodie Foster’in hedefi uluslararası finans ve yandaş medya

Julia Roberts’i Cannes’a getirmeyi, sonunda Jodie Foster başardı. Hem de George Clooney ile birlikte… Amerikan sinemasının belki de en entellektüel yıldız oyuncusu Jodie Foster (1962) yönetmen olarak yine pek iddialı değil.

Amacı, klasik bir polisiye öykü gerisinde, önemli güncel konulara el atarak, izleyicisini bilinçlendirmeye yönelik ‘yararlı’ bir film yapmak.

“Bugün 18 yaşında olsaydım, oyunculuk mesleğini seçmezdim” diyen Jodie Foster’ın çektiği iki televizyon dizisini saymazsak, beşinci yönetmenlik denemesi olan “Money Monster” Cannes’da yarışma dışı sunuluyor. Küresel finans dünyasının kirli yüzünü gözler önüne sererken, şov meraklısı medyayı suçlayan gerçekçi içeriğiyle önemli, klasik sinema dili ve başarılı oyuncularıyla etkileyici, güzel bir geniş kitle sineması örneği izliyoruz… 2008 krizinden “Panama Papers” skandalına kadar ortaya çıkan yolsuzlukların, dolandırıcılıkların üzerine giden film, medyanın bu kirli oyuna nasıl alet olduğunu da açıkça vurguluyor. 

Çok izlenen bir finans programını eğlenceli TV şovuna dönüştürürken, küçük yatırımcıları yanıltacak bir sürü yanlış
bilgi de veren sunucunun (George Clooney), annesinden kalan mirası borsada yitiren genç izleyicisi tarafından canlı yayında rehine alınmasını izliyoruz… Programın yapımcısı (Julia  Roberts) o kriz anında bile son derec soğukkanlı davranacak; gerektiğinde polisin girişimlerini bile frenleyerek, sahtekârlığın karanlık yüzünü bir kaç saat aydınlatmaya çabalayacaktır. Bu kısa süreç içinde, araştırmacı gazeteciliğin gereğini yaparak suçlu iş adamının sahtekârlığını kanıtlamayı başarması, tabii ki Hollywood türü zorlama bir senaryonun ürünü… “Money Monster”ın senaryosu, ne mutlu ki, herşeye karşın gerçekçi; getirdiği eleştirilerde de son derece haklı…