TOPLUMSAL SİNEMANIN USTASI KEN LOACH…

Hollywood yıldızları geçidi, rahatlatıcı ve sürükleyici filmler, küçük skandallar, büyük şovlar gündemi ne mutlu ki kısa sürüyor. Festival, yaratıcı sinemasının farklı yolculuklara davet eden raylarına, Altın Palmiye yarışının ilk adaylarıyla birlikte oturuveriyor…

Ken Loach (1936), birkaç kez niyetlenmesine karşın, iyi ki sinemayı bırakmaya gönlü bir türlü razı olmuyor. Ezilen, horlanan, haksızlığa uğrayan yoksul insanların sesini duyurmayı sürdürmesi gerek. Kaldı ki, bugün, dünden daha fazla ihtiyacımız var Ken Loach’un filmlerine…

1970’ten bu yana festivalin 13. kez davetlisi İngiliz usta, ve yine o bilinçli, duyarlı hümanist sinema soluğunu, tüylerimiz ürpererek hissediyoruz. Bu kez daha da güçlü ve ürpertici bir soluk bu. “I Daniel Blake“ (Ben Daniel Blake), bir belgeselin inandırıcılığına sahip. Ken Loach, işsiz kalan, itilip kakılan, paryalaştırılan insanları savunuyor yine. İngiliz hükümetini, sosyal yardım politikası uygulamalarındaki ikiyüzlü tavrı ve yol açtığı adaletsizlikler nedeniyle kıyasıya eleştiriyor. Duyarsızlaşmış memur zihniyetinin kuralcı sertliğine, aşağılayıcı tavrına karşı çıkıyor.

Yardım eli uzatmak yerine, bürokratik oyalamalarla, sayıları milyonlara ulaşan o yoksul, ezik, işsiz ya da hasta insanları köpek gibi aşağılayarak nasıl çaresizliğe, umutsuzluğa itelediklerini sergiliyor. Küresel kapitalizmin biçimlendirdiği, tutucu liberal düzeni suçluyor.

Gerçekçi ‘melodram‘…

Daniel Blake, 60 yaşına gelmeden karısını kaybetmiş, kalp yetmezliği yaşayan, dürüst ve girişken bir marangozdur. Doktorlar çalışmasını yasaklarlar ama, sosyal yardım kurumu Daniel’e hastalık tazminatı bağlamayı reddedip, işsizlik sigortasından yararlanmasını önerir; bunun için de sürekli yeni iş araması gerektiğini söyler! Bu saçma kısır döngüyü kırmak için aylar, yıllar beklemek gerekecektir… Gönlü geniş, dayanışma ruhu güçlü, yardımsever onurlu insan Daniel Balke, sosyal yardım merkezinde kendisi gibi aşağılanan iki çocuklu genç bekâr anneye sahip çıkacak; bir baba, sevecen bir dost gibi onu korumaya çabalayacaktır… Ancak, düzenin çarkları ağırdır, öğütücüdür… Birey, devlet karşısında hep yalnızdır, güçsüzdür. Adalet mekanizması çok yavaş işler. Daniel Blake’ın kalbi, hem hastadır, hem de onuru kırıldığı için kanamaktadır. Bürokrasinin yanlışlarını düzelten hakimlerin önüne gelmeyi bekleyecek zamanı yoktur; dayanamaz…

Duygu sömürüsü yapmaktan hep özenle kaçınan Ken Loach’un mesafeli mizansenine karşın duygulanmamak elde değil. Basın gösterisi içten, sıcak alkışlarla noktalanıyor. Yine, İngiliz ustanın sadık senaryo yazarı Paul Laverty’nin kaleme aldığı öyküyü ‚‘toplumsal melodram‘ olarak tanımlamak herhalde yanlış değil ama, alabildiğine gerçekçi, çok sağlam bir toplumsal melodram bu…

“I Daniel Blake“, Ken Loach’a tam on yıl sonra ikinci kez “Altın Palmiye“ kazandırabilecek güçte bir başyapıt.

Küresel dünyanın tedirgin bireyleri… 

“I Daniel Blake”ın hemen ardından, soluğu çok daha güçlü bir Altın Palmiye” adayı gönüllerimizi fethediveriyor :

“Toni Erdmann“, beklenmedik tazelikte, düşleyemeyeceğimiz kadar yaratıcı, her sekansı ayrı bir sinema tadı damıtan, olağanüstü cesur bir film. El attığı güncel konuların zenginliği, çılgın senaryosunun küresel boyutları, alaycı dili, hafif yaklaşımı gerisindeki sağlam eleştiri yükü, oyuncularının sıradışı yorumları, incelikli mizanseni ve duru estetiğiyle, güçlü bir sinema fırtınası…

Altın Palmiye’ye Ken Loach’tan çok daha yakın bulduğumuz bu filmin kadın yönetmeni Maren Ade’yi, heyecanla, coşkuyla, topluca alkışlıyoruz. 36 yıldır aralıksız izlediğim festivalin basın seanslarından birinde, film daha bitmeden, üstelik iki üç kez uzun uzun alkışlansın, görülmüş şey değil !…

Bir Alman “consulting“ şirketinin Bükreş bürosunda çalışan Inès’in (Sandra Hüller), 1968 kuşağının çevreci sol görüşlerini yaşam felsefesine dönüştürmüş, iç dünyası zengin şakacı babası (Peter Simonischek) sıradışı bir insandır. Bir gün kalkar, kızının nasıl yaşadığını yerinde görmek için, habersizce Bükreş’e gider. Mutlu musun? diye sorar kızına. İşini, küresel liberal kapitalizmin acımasız kurallarını hiç sorgulamadan, ciddiyetle yapan başarılı finans yöneticisi İnès, yanıt vermekte çok zorlanır… Toni Erdmann takma adını verdiği, alabildiğine fantezi, çok renkli bir kimliğe bürünen baba, kızının yakasını, bu temel soruya yanıt bulana kadar bırakmayacaktır…

“Altın Palmiye” dahil birçok ödüle çok yakın…

2010’da Berlin Festivali’nde Gümüş Aslan kazanan “Everyone Else“ ile geleceğin önemli yönetmenleri arasına gireceğini duyuran Alman yönetmen Maren Ade (1976), üçüncü filmi “Toni Erdmann“ ile dünya sinemasının büyük ustaları arasına katılıveriyor. Hem de üst sıralara tırmanarak. Cannes’da jürilerin önüne ‘bir film, tek ödül‘ kuralı konulmamış olsaydı, gelecek Pazar akşamı yapılacak kapanış töreninde, Altın Palmiye, senaryo, mizansen ve en iyi oyuncu ödüllerini toptan alabilecek düzeyde bir başyapıt var karşımızda.

Neden mi? Çünkü, patlama noktasına gelmiş dünyamızın sosyal, politik ve ekonomik sorunlarını, küreselleşen toplum baskısı altında bunalan bireylerin varoluşçu kıvranışlarına koşut olarak işliyor. Üstelik, mizah dozu yüksek, kendini ciddiye almayan ironik bir yaklaşımla irdelemeyi başarıyor. Çünkü, kişilikleri birbirine zıt baba ile kızı arasındaki gergin ilişkileri son derece gerçekçi, bir o kadar da yaratıcı gözle ele alıyor… Didaktik dilden uzak durarak, arka planlardaki dekoru bile çok iyi kullanan yalın mizanseniyle iletiyor her şeyi izleyicisine… Çünkü, ne mutlu son arıyor, ne de ütopik çözümler üretmeye çabalıyor…

Maren Ade, ayakları yere sağlam basan, gözlem gücü kuvvetli, düş gücüyse sonsuz, katıksız bir yaratıcı yönetmen.  

Klasik ve yenilikçi Fransız sineması… 

Altın Palmiye yarışına dört filmle katılan Fransız sineması, bir yanda alışılagelmiş içtenci dil geleneğine sığınan Nicole Garcia (1946); öte yanda, biçimsel açıdan yepyeni “Yeni Dalga”lar arayışı içindeki denemeleriyle pek inandırıcı olamayan Alain Guiraudie (1964) ; Bruno Dumont (1958) ve büyük düşkırıklığı yaratan Olivier Assayas (1955) ile, genç yönetmenlerin eksikliği göze batan zayıf bir yelpaze sunuyor.

Oyunculuğu yanında, yönettiği yedi filmde sergilediği içtenci yaklaşımıyla farklı, özgün bir dil geliştiren Nicole Garcia, bu kez taşkınlıkları frenlenmiş klasik anlatımıyla, Fransız yönetmenlerin en başarılısı. Milena Agus’ün “Mal de pierres” (Böbrek Taşı) adlı romanından özgürce esinlenerek, asi mizaçlı genç kadın karakter Gabrielle’in (Marion Cotillard), ilk kıvılcımda alevlenmeye hazır tutkularını, hüzünlü bir şiirsellik eşliğinde sahneye koyuyor. Tutucu aile ortamında bunalan; edebiyatı, klasik müziği seven; incelikli ruhunun susadığı aşkları yaşayamayan Gabrielle, akıl hastahanesine gönderilmekten kurtulabilmek için, İspanyol mülteci duvar ustasıyla evlendirilmeye razı olur. Sessiz ama sevgi dolu kocasını sevmemeye yeminlidir; odaları ayrıdır. Bir gün, böbrek taşlarını düşürmek için gittiği kaplıcalarda tanıştığı genç teğmene (Louis Garrel) sırılsıklam aşık olacak; tutkusunun katıksız ateşiyle kurguladığı hayâli dünyanın gerçek olduğuna yıllar boyu kendini inandıracaktır…

Marion Cotillard’ın olağanüstü yorumu

1950’ler Fransa’sında geçen “Böbrek Taşı”nı, sadece olağanüstü bir aşk öyküsü, güzel bir dönem filmi olmanın ötelerine Marion Cotillard taşıyor. Nicole Garcia’nın kuşkusuz çok terlettiği Oscar’lı Fransız oyuncu, karmaşık duyguların, sıcak arzuların pençesinde soluk soluğa kıvranan derinlikli bir karakter yaratıyor. Cannes’da yıllardır kaçırdığı en iyi kadın oyuncu palmiyesini fazlasıyla hakedecek bu olağanüstü yorumuyla, yönetmenin duyumsatmak istediği aşk tutkusunun o tanımlanması güç iç ateşini, izleyicisini allak bullak ederek alevlendiriyor.

Şair otobüs şöförü…

İlk filmi “Stranger than Paradise” ile 1984’de Cannes’da Altın Kamera kazanan, ardından defalarca “Altın Palmiye” yarışına katılarak farklı ödüller alan Jim Jarmush, yine yalın, içten ve alaycı dili gerisinde kendini ciddiye almıyor izlenimi veren ciddi bir varoluşçuluk damıtıyor. “Paterson”, amatör şair genç otobüs şöförünün biteviye yaşamının sıcak renklerine ortak ediyor izleyicisini. New Jersey’nin Paterson kasabasında kullandığı şehir otobüsü durduğunda, parkta otururken ya da evde dinlenirken, her fırsatta elindeki deftere şiirler yazan ve yazdıklarını pek te önemsemeyen, tüketim toplumunun nimetlerine hiç kulak asmayan, cep telefonu bile olmayan, kentle aynı adı taşıyan genç Paterson, kendisinden çok farklı, ortama ve zamana daha kolay uyum sağlayan, girişimci ve sanatçı ruhlu güzel sevgilisiyle uyumlu, sakin bir yaşam sürmektedir…

Filmiyle, William Carlos William ve Allan Ginsberg gibi şairlerin kenti olan Paterson’a selam gönderen Jim Jarmush, şiirsel bir dünyaya duyulan özlemin bugün ne kadar önemli olduğunu hatırlatıveriyor.
60 yıl öncesinin ırkçı Amerikası…

Jeff Nichols’un, 60 yıl öncesinin Amerikası’nda yaşanan ayrımcılığı sergileyen politik içerikli filmi “Loving” de gerçek bir insanın adını taşıyor. Zencilerle beyazların evlenmesini yasaklayan Virginia eyaletinde, Columbia’daki evlilik belgeleri geçerli olmadığı için, hapse girmek ya da doğdukları toprakları terketmek zorunda bırakılan Loving ailesinin örnek öyküsünü anlatıyor. 1960’li yıllarda ırkçılığa karşı savaş açan demokratların ve insan hakları savunucusu derneklerin desteğiyle başvurdukları Federal Anayasa Mahkemesi tarafından evlenmeleri geçerli sayılan Loving’ler, ırklararası evliliği tüm eyaletlerde yasallaştıran Anayasa değişikliğinin gerçekleşmesine yol açmış olurlar… Jeff Nichols, bu uzun hukuki süreç öncesinde yaşanan acıları yalın bir dille sergiliyor.

Donald Trump gibi tehlikeli bir iş adamı/politikacının ön plana çıktığı A.B.D.’de, ve aynı tür ayrımcılıklarla tehlikeli gelişmeler yaşayan tüm ülkelerde, seçmenler tarihten ders alamazlarsa, Jim Jarmush’un şiirsel dünya özleminin vay haline !…

Daha zaman varken, kalkıp New Jersey’e, Paterson’a gitmek, parkta oturup şiir okumak, naif mısralar kaleme almak geliyor insanın içinden…

Billy Hayes : “Türkiye’yi seviyorum !…” 

“Midnight Express” filminin gerçek kahramanı Billy Hayes, 38 yıl sonra yine Cannes’da. Bu kez, yaşamının özeti niteliğindeki “Midnight Returns” adlı belgeselin gösterimine katılmak için, o zamanlar burada tanışıp evlendiği eşiyle birlikte gelmiş. Alan Parker’ın çok ses getiren, mürekkep döktüren, sert tepkiler doğuran kült filmi “Midnight Express”i konu edindiği için “Cannes Classics” seçkisinde yer alan belgeselin altbaşlığı “Billy Hayes’in Öyküsü ve Türkiye”…

Kanada doğumlu televizyon dizi yazarı ve yapımcısı Sally Sussman imzalı çalışmanın biçimi iddiasız; yoğun ve ilginç içeriğiyse bilmediğimiz ya da unuttuğumuz birçok bilgi içeriyor. Filmin, pek te kalabalık olmayan tek gösterimi sonrasında, Atilla Dorsay ile Türkçe konuştuğumuzu duyan Billy Hayes, bize “Merhaba, Türk müsünüz” diyerek sıcak ilgi gösteriyor. Türkiye’yi çok sevdiğini ve yeniden dönmek istediğini içtenlikle dile getiriyor. Yılmaz Güney’le İmralı’da değil Sağmalcılar cezaevinde aynı zamanda yattıklarını anımsıyor. İmralı’nın bugunkü konuğunun Abdullah Öcalan olduğunu çok iyi biliyor…

Ertesi gün, filmin yönetmeniyle birlikte yaptışımız görüşmede “Kırk yıl sonra, Alan Parker yerine, sanki siz özür diler gibisiniz Türklerden” dediğimde gözleri buğulanıyor. “Türkiye’yi, Türkleri çok seviyorum aslında. Parker’ın filmi gerçeğin bu yanını hiç göstermiyordu. Üstelik, Oliver Stone’un, kitabımı okuyup benimle birkaç gün konuştuktan sonra tek başına kaleme aldığı senaryo bittiğinde bana okutup görüşümü bile almamışlardı. Örneğin, mahkeme salonununda, Türkleri kin dolu sözlerle domuzlar diye itham ettiğim söylev tümüyle gerçek dışı…”

Oliver Stone, senaryoyu abarttığını, gençliğinde Meksika sınırını geçerken üzerinde esrarla yakalandığında yaşadıklarını anımsayarak kaleme aldığını bugün itiraf ediyor.

Billy Hayes, “evet yakalanmadan önce de Türkiye’den iki kez uyusturucu kaçırmıştım; cezalandırılmam doğaldı ama herhalde ömür boyu hapis olmamalıydı bu ceza diyor…

“Midnight Returns”te, Billy Hayes’in macerasına koşut olarak, özellikle Amerika’da yaşayan Türklerin görüşlerine de yer veren Sally Sussman, filmi için resmi Türk makamlarından herhangi bir istek, destek ya da engelleme görmediğini, özgürce yazıp gerçekleştirdiğini vurguluyor.
 
İlk kez Ahmet Ertegün’ün girişimiyle Türkiye’ye dönme planları yapan Billy Hayes, Ertegün’ün ölümünden bir yıl sonra beklenmedik bir telefon aldığını anlatıyor: “ Türkiye Emniyet Müdürlüğü yetkilileri beni Türkiye’ye davet ediyordu ! Kulaklarıma inanamadım. Uluslararası bir güvenlik toplantısına katılmam için özel bir vize vereceklerini ve beni yakın korumaya alacaklarını söylüyorlardı. Dostlarımın sakın gitme yollu önerilerine karşın evet dedim. İlginç bir durumdu; yüzlerce üst düzey polis yetkilisinin katıldığı bir toplantıya konuk oluyordum… Türk polisi de tepkilerin ne olacağını tam kestiremediği için tedirgindi. Ne mutlu ki, hem gazeteciler, hem de sokaktaki adam, Türk polisi tarafından korunan hapishane kaçağı Billy’yi hoş karşıladılar… Türkiye’yi daha rahat koşullarda yeniden ziyaret etmeyi çok isterim ama, bugün durum kötü gözüküyor”. Sally Sussman “Billy’yi dokuz yıl önce davet eden emniyet yetkililerinin hepsi bugün görevlerinden alınmış durumda zaten !“ diyerek araya giriyor. Billy sürdürüyor: “Ülkenizin başında bir diktatör var. Atatürk’ün getirdiği kazanımları tek tek kırarak Türkiye’yi geriye götürüyor. Ülkenizde basın özgürlüğünün kısıtlandığını, doğru haber yapan gazetecilerin hapse atıldığını, ağır cezalar aldıklarını duyuyoruz. Bütün bunlar kaygı verici gelişmeler. Devlet başkanını eleştirenlere binlerce hakaret davası açılmasına olanak tanıyan kanun maddesiyse son derece gülünç !…” diyerek heyecanlanan 69’luk genç Billy Hayes, “Peki, Donald Trump seçilirse ABD’nin durumu ne olacak?” dediğimde, kızgın kıvılcımlar saçan gözlerle yanıtlıyor: “Hasta bir adam o!
Nükleer bombanın düğmesini elinin altına asla bırakmamamız gereken çok tehlikeli bir adam Donald Trump. Sizin başkanınızdan daha tehlikeli biri…” Sally Sussman tuz biber ekiyor : “İkisi de aynı derecede tehlikeli… “