NE UĞRUNA?

Tanzimat yıllarıydı ya da kapütülasyonlar vardı diyeceğimiz günlerde değiliz, sözde. Çağ bilim ve iletişim çağı, sözde. Çocuklar bile kod yazılımını öğreniyorlar, yakında hepimiz uzaydayız, sözde… Behey, ağzımızın tadı yok, ona ne çare!

Hadi diyelim çok ünlü, çok usta bazı tad alıcıları, gastronomları dışarıda tutalım, gözünü kapat ağzını aç ne yediğini söyle desek, muz ile patatesi, salatalık ile kabağı ayırmak mümkün olmaktan çıktı. Ambalajlı ürünlerin içeriğindeki doğala özdeş aromaların çeşidi ve miktarı, doğal olanların kat be kat üzerine çıktı.

Diyetlerde palm yağları, hindistancevizi yağları, kanolalar, derken kinoalar, bol keseden avakadolar, ödem attırıcı ananaslar, vitamin ve mineral deposu kajular, her güne zencefil, her yöreye kiviler… Besinde çeşitlilik ne kadar kıymetliyse, endemiklik ondan bin kat daha kıymetlidir. Benimle aynı görüşte olan ey sen değerli okur, önce 2004’te çıkan “ Islahatçı Haklarının Korunması Kanunu”, ardından 2006’da yasalaşan 5553 sayılı Tohumculuk Kanunu ve en son bizzat İngilizce’den çevrilip, evrilmesine bile gerek görülmeyen 2012 Bütünşehir Yasası, sonrasındaki tüm ek maddeleri, tüzük ve yönetmelikleri sırasında sen nerelerdeydin?

Kısa yaz ki okunsun diyen bir kesim var çevremde. Aslında her şeyi kısaltmak, tozları ve dozları ayarlanmış haplara indirgemek meziyet gibi görülüyor. Üç kelime ile bir başlık misali özetleyebilmek ise bende olmayan bir marifet.

Yemekler gibi diyelim. Kim tek tek elle sarılmış, içi ayrı dışı ayrı defalarca işleme sokulmuş misal bir zeytinyağlı yaprak sarmasını çöpe dökülebilir ki? Ama dök poşeti suya, iki karıştır hazır çorba, kaldıysa şayet, pek rahatlıkla lavaboya boşaltılabiliyor.

Yani verilen emek nispetinde değere sahip her yemek. Yani üç kuruşa köşedeki marketten alınabilen bir toz karışımla, asma yaprağı bir yerden, içinin pirinci, çam fıstığı, kuşüzümü başka bir yerden emekle toplanmış bir boy sarılmış iken, paha biçmek mümkün olmuyor.

O zaman şöyle bir örnekten yola çıkacağız. Ana rahmine düşen bebeğin gelişim seyri ve doldurması gereken bir süre var. Bu seyri değiştirmek ya da süreyi kısaltmak mevzu bahis edilse, hatta bunun için ana rahmine de gerek yok, uygun ortamı dışarıda da sağlarız, olduğunda gelir alırsınız dense, razı mıyız?

Anne ve babadan geçen kromozomların içerdiği, ikili sarmal olduğu iddiası ispatlanmış DNAların bilgisi ile genler üzerinde çalışıp laboratuvar ortamında saflaştırma yaparak istediğimiz tüm ve sadece o özellikleri barındıran çocukların oluşmasını ve daha kısa sürede hayata başlamasını sağlayabilirsek (kimi kalıtsal ya da genetik geçişli kronik hastalıkların elimine edilmesi gibi yaklaşımları dışarıda tutarsak), bu durum ahlaki, insani, mantıki ve inanç yönünden kabul edilebilir olacak mıdır?

İnsan örneğinde aklımıza yatmayan şeylerin tohum, toprak, bitki ve hayvanlar üzerinde yapılıyor olmasını görmezden gelmek, çifte standardın mı yoksa cehaletin mi bir tezahürüdür?

Bana göre en çok sömürülmüş aklımızın ve kollektif bilincin bir ürünüdür.

Gerçek bir tohum binlerce yılın bilgeliğini taşır. Değil mi ki o hayatta kalma mücadelesinde galip gelip kendini tohumlayarak bugüne çıkmış, her türlü doğa olayına karşı canlılığını üreyebilir ve çoğalabilir olarak bugüne taşımış, ondan daha zeki olduğunu düşünen ahmak insanoğlunun türlü siyasi manevralarına ise yapacak bir şey bulamamış, işte o tohum benim için uludur, bilgedir, soyludur ve kutsaldır. Senden daha iyisini ben yaparım diyen kendini beğenmiş zavallı beşerlere rağmen, kökü kurutulsa da bu vakurluğu yıkılamayacaktır.

Her coğrafya, her iklim ve her toprak kendi koşullarına uyum sağlamış bir doğayla yaşayabilen canlıları barındırır. Her zehir böylelikle tam da yanıbaşında kendi panzehirini bulundurur. Milyonlarca yıllık dünya tarihinde, insanoğlu uyum sağlamak yerine kendine uydurmaya ne kadar çalışırsa, her şey o kadar bozulmuştur.

Çok daha gerilerden alıp bir okuma listesi çıkarabilirim size, ama kestirmeden biraz kafa yoralım hepbirlikte diye, hiç değilse 5042, 5553 ve 6013 sayılı kanunları bir okuyun derim. Bunlar zaten özettir, ben tek tek açayım dersem ciltlere sığmaz hale gelir. Oysa ki böyle tekmili birden 20-25 sayfayı geçmeyecektir. Boşverin sonraki ek maddeleri, tüzükleri, yönetmelikleri, değişiklikleri. Siz ana yoldan resmi gazetede yayınlanmış halleriyle yetinin.

Sonra bana söyleyin, çok büyük kısmı endemik olmak üzere onbirbinin üzerinde bitki türü barındıran Anadolu bu yasalarla, bizzat yasa koyucular sayesinde, çokuluslu şirketlere açılmış mıdır, açılmamış mıdır?

Tohumculuk alanından kamuyu çıkararak alelade sebze tohumunda bile %90’lar nispetinde dışa bağımlı hale getirmiş midir, getirmemiş midir?

Bana göre en akıl almazı, çiftçiye ve köylüye, birer avuç takas etmek dışında, ticarete konu olacak yani para alıp verecek şekilde yerli tohumu kullanmayı yasaklamış mıdır yasaklamamış mıdır? Direnenlere ağır cezalar getirmiş midir getirmemiş midir?

Bu ülkenin ziraat mühendisleri odaları ter ter tepinirken, onlara kulak asmak bir yana seslerini kısarak, böylelikle duyulmamasını sağlayarak, sürekli sahte gündemler ve laf kalabalıklarıyla, yerli tohumu, yerli çiftçiyi, yerli köylüyü, yerli üreticiyi yerle yeksan etmiş midir, etmemiş midir?

Ne uğruna?

Çokuluslu dev tohum şirketlerinin, işte o insana uygulansa katiyen kabul etmeyeceğimiz saflaştırma yöntemleriyle elde ettikleri hibrit tohum denen varyasyonlarına mahkum edilişimizin gayet kısa geçmişi, artık çok uzun bir geleceğe hükmetmek üzere yerleşmiştir.

Bir Türk çiftçisi bir diğer Türk çiftçisinin koruduğu, kolladığı, geliştirdiği ve kayıt altına aldığı geleneksel, çok dönemlik tohumu kanunen yasak olduğu için satın alamayacak, sadece çokuluslu şirketlerin, verimi daha yüksek, ancak yetiştirirken özel gereksinimleri ( özel ilaçlama, özel sulama, özel hasat) olan tek ekimlik tohumlarını alabilecektir.

Sadece bu madde bile o denli dokunuyor ki bana, hiddetimden dolan gözlerimi baskılayıp daha fazla yazma mecali bulamıyorum kendimde.

Toprak bizim anamızdır. Üzerinde yetişen her şey hayatta kalmamıza o veya bu şekilde sağladığı katkı yüzünden kutsaldır. Tarım ile uğraşmak çok zahmetlidir. Bu uğraşıya değen ürünleri paylaşmak cömertliğini gösteren çiftçiler baştacıdır. Kimsenin herhangi bir sebeple onları horlaması, namına karar alması, akılları ve fikirleri sorulmadan hayati kararları yasalaştırması kabul edilemez.

O zaman nasıl bir sükunetle yaşanabiliyor bu günler?

Ayşe Kulin’in son kitabı distopik bir roman olan ‘Tutsak Güneş’ te benim ve başka birçok kişinin pek çok kez söylediği bazı noktaları görmüş olmak içimi sızlattı. Artık neredeyse bulunmayan gerçek meyve sebzelerin yerini, çoktan toz karışımlara, sıvı besinlere ve takviye haplara bıraktığı o kurgu dünyada, bu vesile ile bir hafıza silinmiş oluyordu. Geçmişini hatırlamayan ve hatta belki de hatırlamadığını da bilmeyen insanlar ortaya çıkıyordu.

Doğal gıdalarla sağlıklı beslenmeyi düstur edinenlerin genel yaklaşımı ‘ Ne yiyorsak oyuz’ şeklindedir. Benim de inandığım bu görüş sebebiyle, artık içinde bir bilgi barındırmaksızın tercihen bağımlılığı en üst düzeyde tutacak geliştirilmiş türler eliyle, yavaş veya hızlı, sağlığımızı ve belleğimizi yitirmekteyiz. Sağlık Bakanlığı’nın yayınladığı verilere göre, kayıtlı kanser vakalarının nedenleri arasında ilk sırayı en yüksek oranla %35 beslenme hataları almaktadır.

Önce tohum ıslahını koruma altına aldılar. Ardından tohumculuk alanından devleti uzaklaştırıp, özel sektöre devrettiler. O özel sektörün milli menfaatleri koruyor olmasını değil, küresel sermayeyi koruyor olmasına göre yasaları düzenlediler. Sıra buna rağmen tarım yapan bölük pörçük görünen ve tek elin manevralarında sapmalara neden olan köylüleri bir an evvel şehirlileştirip, tarım yapabilirliklerini ortadan kaldırmaya geldi. Direnenler için alternatif yöntemler geliştirdiler ve tek ele biat edilmesini sağladılar. Hıfzıssıhha dediler, kümes, küçükbaş, büyükbaş ne varsa uzaklaştırdılar. Meraları otlakları kapatılan, bütünşehir sınırları dahilinde yaşayan herkes, süreler tahdidiyle kuyularına erişemez, bir dönümünü sulayamaz hale geldiğinde, çok isterse şehir şebeke suyu ile sulama yapabileceğini öğrendi. Şüphesiz ki bir çığlık koptu içlerinden. Ama duyulabilecek ses desibelinin çok altında kalıyordu bu kıymetli ellerin nefesleri, çoğu boşluğa doğru yankılandı gitti.

Hiçbir devlet, hiçbir yasa koyucu, hiçbir karar mercii, hiçbir aklıselim insan, vatanının ve vatandaşının kötülüğünü isteyemez.Yaşam döngüsünün sekteye uğramasını, toplumsal refah düzeyinin düşmesini, toplum sağlığının tehdit altında olmasını, sahip olduğu maddi ve manevi değerleri örseletmeyi ve kaybetmeyi göze alamaz. Söz konusu dahi edemez. Öncelik iyiniyettedir, öncelik toplumsal menfaatlerin korunmasındadır. Atılan her adım böyle olumlu bir nihai sonuca ulaşma yönünde gibi görülse ve dahi gösterilse de, unutulmamalıdır ki :

“Kem alat ile kemalat olmaz.”