ÖZGÜRLÜK ÜLKESİ

Sevgili,

Paris yaşamının onsuz olmazı olan metronun kimi istasyonlarının, (örneğin Bastille ve Concorde) duvarlarında, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin metinleri yer alır.

Doğaldır. Paris, “Büyük Devrim”in beşiği, 18. yüzyıldan bu yana da, burjuva demokrasinin özgürlüklerinin korkusuzca, yaşandığı bir diyardır.

Ben de Paris’e her geldiğimde kendi ülkemde yaşamadığım özgürlükleri sonuna kadar yaşamak mutluluğuna erişiyorum.

Hele bunlardan biri var ki, onu tep tepe kullanıyorum.

Hangisi diye sorma! Bulmak için de boşuna kafa yorma!

Ne kadar düşünsen bulamazsın!

Ülkemin rejimi veya yöneticileri hakkında fikrimi özgürce söylemek veya hırsıza “hırsız”, uğursuza “uğursuz”, diktatöre “diktatör” , soytarıya “soytarı” diyebilmek türünden veya düşünce ifade edip, yaymak kabilinden temel özgürlüklerden biri değil. Hatta hiç bir tiranın yasaklamayı aklından bile geçirmediği basit, kullanması bedava özgürlüklerden birisi, bu benim sözünü ettiğim.

Sözünü ettiğim yürüme özgürlüğü. Yok yok, öyle üç beş kişi bir araya gelip de siyasi görüşümüzü haykıracağımız toplantı – gösteri yürüyüşleri yasası kapsamına giren yürüyüş de değil. Bencileyin garip bireyin elini kolunu sallayarak, hayallere dalarak,çok keyiflenirse ıslık çalarak, yürümesi
benim kastettiğim.

***

Ne zaman Paris’e gelsem, kendi kentim İstanbul’da tadamadığım bu özgürlüğü, sonuna kadar kullanıyorum.

-İstanbul’da yürümeni engelleyen mi var? Orada da dilediğince kaldırım tep! diyebilirsin.

Ne var ki, kazın ayağı öyle değil. Yürümek için kaldırım lazım. Öyle, eğri büğrü çürük çarık, her adımında başka bir tuzak barındıran delik çukur, kiminin üzerine araba oturtulmuş, kimine esnaf tezgahı kondurulmuş dar şeritler değil, gerçek kaldırımlar.

Onlar da İstanbul’da yok

Kaldırım ile bir ülkenin yaşam felsefesi, demokrasisi doğrudan ilişkilidir ve hepsinin kaynağı insana saygıdır.

Benim ülkemde insan, hele yaya ise öyle fazla saygı görmez, kentler müteahitler, rantiyeler , yollar arabalar için, limanlar yatlar için vardır, insanlar için değil.

Oysa Paris’te, her yurttaş, hatta yayalar bile saygıya layık görülürler, geniş düzgün kaldırımlarda dolaşabilme olanağına kavuşurlar.

Bu bir imtiyaz değildir. Nitekim Fransız Chanson’nunun en ünlü , ölümsüz eserlerinden Yves Montand’ın yorumladığı “Les Grands Boulevards” ( Büyük Bulvarlar) da kahraman, Citroen’de tornacı olan yoksul bir işçidir. Ama o da her akşam iş çıkışında, St. Denis kapısı ile İtalyanlar Bulvarı arasındaki kaldırımları tepmeye başlar, bedava bir lütuftur bu.

1950 li yılların ortasında, Galatasaray ‘da yatılı okuduğum yıllarda, her sabah öğrencileri çiğ zil sesiyle uyandırmak yerine, güne müzikle başlatmak uygulaması yürürlüğe konduğunda sabahları bize bu şarkıyı çalarlardı.

Sabahın 6.30 unda derin uykusundan uyandırılan kimi öğrencilerin, tepkisi hoparlörlerin tellerini kesmek olunca yeniden zille kaldırılmaya başlandık, ama şarkıyı ömür boyu unutmadım.

***

İstanbul’un daha eski, daha yoksul olduğu ama, henüz otomobiller tarafından işgal edilmemiş, kendince kaldırımları olan yürüyüşlü günlerini de unutmadım.

İstanbul’u önce yürüyerek tanıdım , Paris’i de, onu sonra da skuter ile turladım.

Bir kadını konuşmadan , bir kenti yürüyerek gezmeden, tanıyıp, sevemezsin

Yürümek için de kaldırım şart.

Bir ülkenin kaldırımları, insanına duyduğu sevginin, vatandaşına duyduğu saygının, dolayısıyla demokrasisinin kalitesinin göstergesi.

Paris’te, piyade Ali Sirmen olarak, benim olmayan Fransız Devletinden gördüğüm saygıyı keşke kendi ülkemde de görebilseydim.

Kaldırım deyip geçme! Çok önemlidir,edebiyat dünyamızda da tartışmalara yol açmıştır.

Bilir misin ki, kaldırım sözcüğünün “kalidromos”tan gelip gelmediği tartışması yüzünden Melih Cevdet Anday ile Sami Karaören 2 yıl küs kalmışlardı?