ANTİ-NEOLİBERAL CANNES?

İngiliz sinemasının simgesel adı Ken Loach’un, 80 yaşında ikinci kez Altın Palmiye ödülünü alabilmesini gönülden dileyenler arasındaydım; ama, gerçekçi olmak gerekirse bu zor gözüküyordu. Bu yılın ana seçkisinde, toplumsal sorumluluk üstlenen politik sinemanın daha yenilikçi, çarpıcı örnekleri vardı; örneğin, genç Alman kadın yönetmen Maren Ade’nin «Toni Erdmann »ı sinema dili açısından çok daha yenilikçi, içeriğiyle alabildiğine incelikli ve derinlikli bir çalışmaydı. Ken Loach, sağlam ve yalın yaklaşımıyla yine ezilenleri, haksızlığa uğrayanları savunurken toplumsal içerikli sinemanın heyecan veren, duygulandırken düşündüren ve bilinçlendiren güzel bir örneğini sunuyordu. Ancak, « Ben Daniel Blake » (I Daniel Blake) ne senaryosu ne de mizanseniyle, özgün bir yenilik içermiyordu. Sonuçta, George Miller başkanlığındaki jüri üyeleri, Maren Ade’yi anlaşılması güç bir nedenle unutup, Ken Loach’u öne çıkardılar. Uluslararası sinema eleştirmenleri federasyonu (FİPRESCİ) jürisinin ödülünü kazanan « Toni Erdmann », ana jürinin anti-neoliberal olarak tanmlanabilecek ödül yelpazesi içindeki tek önemli eksikti.

Seçkileri ve ödülleri sonuçta kim belirler ?

Büyük bir festival, geniş bir yelpaze sunmak zorundadır. Çelişkili boyutlar arasında dengeyi tutturabilmek için de, tehlikeli cambazlıklara girişilmesi kaçınılmazdır. Cannes’da, sanat sinemasıyla toplumsal sinema arasındaki zor dengeyi kurmak, etkinliğin simgesel hedefi olagelmiştir hep. Siyaset, festivalin genlerinde vardır. Yeniden anımsayalım : Cannes, Mussolini ve Hitler faşizminin at oynattığı Venedik Film Festivali’ne tepki olarak doğmuş; özgür ve demokratik dünyanın sinemasını tanıtmak amacıyla yola çıkmış, savaş ilanı nedeniyle de, 1939 Eylül ayı başında açıldığı gün son bulmuştur. Cannes Festivali’nin gündeme gelmesi için 1946 yılını beklemek gerekecektir…

Festivalin temel ekseni, yaratıcı özgürlüğünü ve yedinci sanatı savunmak olsa da, 1960’lara kadar, Cannes’da gösterilecek filmleri ülkelerin hükümetleri belirlemiştir ! Bu uygulama süregelseydi, Ken Loach, Yılmaz Güney, Michael Moore, hatta Costa Gavras, Cannes’da Altın Palmiye kazanma şansı yakalayabilirler miydi ?…

1950’lerin sonundan itibaren sivil bir dernek yapılanmasıyla, bağımsızlık yolunda ciddi bir adım atan festival, 1968 baharında, yine politik nedenlerle kapılarını kapamak zorunda kalıyordu. Paris’teki öğrenci olayları Cannes’a yansıyor, “Yeni Dalga”cı fransız yönetmenler büyük salonun perdelerine tırmanarak etkinliğin tutucu tavrını şiddetle protesto ediyorlardı… 

Bugün durum çok farklı, çünkü küreselleşen dünyamızın gerçekleri çok farklı. Ancak, sanmayın ki, film seçkilerini ve ödül listesini, ayrıcalıklı üç beş kişi belirliyor. Ne festivalin seçicileri, ne de jüri üyeleri, kendi istedikleri, umut bettikleri türden filmleri ¨seçkiye almak, ya da ödüllendirmek lüksüne sahip değiller. Seçkilerin içeriğini de, her zaman eleştirilen ödül listesini de, aslında yaratıcı yönetmenlerin duyarlığı belirliyor ! Festival yöneticileri ya da jüriler istedikleri kadar denge arayışına girsinler; temel dengelerin hangi yöne doğru sarkacağına, sonuçta yaratıcı yönetmenler karar veriyorlar. Çünkü, has sanatçı duyarlığını toplumsal bilinçten soyutlamak mümkün değildir. Tam tersine, toplumsal ve siyasal yaşamın en duyarlı barometreleri sanatçılardır…

Cannes’da, son yirmi yıl içinde, politik sinema türünün birbirinden farklı yenilikçi örneklerinin oluşturduğu yelpazede, dengelerin giderek sola kaydığını gözlemliyoruz. Cannes’da bu yıl alkışladığımız yönetmenler, ödül alsınlar (Ken Loach, Cristian Mungiu, Brillante Mendoza) ya da alamasınlar (Maren Ade, Jim Jarmush, Dardenne kardeşler), aynı saptamanın altını çiziyorlar : Özellikle yeni binyılın başından bu yana, küresel kapitalizmin, daha doğrusu neoliberal politikaların hegemonyası altında giderek boğuluyoruz… Güçlülerin daha güçlenip, ezilenlerin daha ezilmesi; yolsuzluğun ve hırsızlığın hukukileştirilmesi; halkın oylarıyla seçilenlerin giderek küresel finans güçlerinin kuklaları olması; gelir dağılımı uçurumunun derinleşmesi; toplumun gözü, kulağı, ruhu olan sanatçıları nasıl etkilemesin ki ?

Neoliberalizmin hediyesi Altın Palmiye…

Altın Palmiye ödülünü Ken Loach’a hediye eden, aslında, neoliberal politikaların vahşi uygulamaları değil mi? Her ülkede milyonlarca işsiz Daniel Blake’ler türeten,  o küresel neoliberalizm değil mi? 1970’te çektiği ilk filmi “Kes”ten bu yana ezilenleri savunan, her tür adaletsizliğe başkaldıran Ken Loach’un son filmi “I Daniel Blake”i küresel düzeyde çok daha fazla insanın görecek olması, Altın Palmiye’nin getireceği en büyük ödül hepimiz için.

Cannes’dan ayrılırken, surrealist bir fikir takılıyor aklıma. Bundan böyle, büyük festivallerin jürileri sadece devlet ve hükümet başkanlarından oluşturulsa, ne iyi olurdu!… Böylece, dünya gerçeklerini, sokaktaki vatandaşın yaşadığı acıları daha yakından görmek, anlamak olanağı bulurlardı.

Düşünün, Cannes jürisi bu yıl Obama, Putin, Merkel, Cameron, Hollande, Erdoğan ve Esad’dan oluşsaydı, hangi filmler ödüllendirilirdi acaba ?