YAŞADIĞIMIZA İNANIYOR MUSUNUZ?

Tepeden tırnağa anlamını yitirmiş bir ülkede, kaç kişi gerçekten var olmaktan söz edebilir?.. Zihinsel ve coşkusal tüm yeteneklerini, kendi tercihiyle yozlaştırmış bir toplumda, hangi mantık bize böyle bir toplumun sağlıklı olduğunu söyleyebilir?.. Sürekli tüketmekten yorgun düşmüş bir memleketin, yüzündeki mutsuzluğu, umutsuzluğu ve kaygıyı hangi güç inkâr edebilir?.. Boş düşünerek, boş bakarak ve boş konuşarak çirkinliğe bürünmüş bir milletin, hâlâ çok saygın olduğunu hangi fikir öne sürebilir?…

Bu tip bir toplumun yaşayabildiğine, aklı yerinde kaç kişi inanabilir?…

***

Bu yüzden, sırf hayata duyduğumuz açlık yüzünden bu haldeyiz. Bize ait, bizim olan hiçbir şey yok. Kalıcı hiçbir şey üretemiyoruz… Olanı harcayıp, bitiriyoruz… Hayata o kadar çok uzağız ki onun istediklerini, bizden beklentilerini bilmiyoruz. Çünkü, hiçbir zaman onu merak etmedik; hiçbirimiz sadece birkaç dakikalığına bile olsa sakince oturup, hayatın hakikaten ne olabileceği konusunda kafa yormadık.

Kabul edelim, zor geldi bize düşünmek… Fikir üretmek… Okumak… Bilmek ve öğrenmek… Vaziyet bu olunca, koskoca bir hiçliğin içinde bulduk kendimizi. Dibi görünmeyen ve karanlık olan bu hiçlik kuyusu bizi öylesine yordu ki, belki de bu sebeple ölümü bekler olduk… Utancımızı da cennet hayaliyle gizlemeye çalıştık, hâlâ da ahmakça bu uğurda çabalıyoruz… Hani diyoruz ya, “neden bu sessizlik” diye… İşte tam da bu yüzden bu sessizlik…

Bizler, kendini aldatmayı ve hayattan kaçmayı çok sevenler, her gün biraz daha kaybediyor, biraz daha yok oluyoruz…

***

Karanlıklar, belirsizlikler ve kör kuyular, o denli halsiz kılar ki kişiyi, insan kendinden bile nefret eder. Yaşamak adeta gereksiz bir yük olarak algılanır. Kişi bu derece hayata ve kendine düşman bir hale geldikten sonra, korkunun ve güçsüzlüğün egemenliği kaçınılmaz olur böylelikle. Acınası olan da, bu korkunun ölüme karşı değil de, yaşama karşı oluşudur.

Bitmek nedir bilmeyen ve kâbuslarla dolu uykusundan uyanmamakta direnç gösteren kişinin, bu kararlığının altında yatan sebep, tam olarak budur. Uyanmak istemez… Çünkü, uyandığı anda, hayat tüm ihtişamıyla karşısında duracak ve bizim zavallı insanımız bu görkemin altında ezilecek, mahvolacaktır. Ne de olsa o, kör kuyuları seçmiş, karanlıkları kendisine hükümdar ilan etmiş, belirsizliklerin arasında dolaşmayı yeğlemiştir.

Kısacası, tercih ettiği yol, kötü yoldur. Dolayısıyla, aydınlığın parlaklığı ve ışıltısıyla yaşamaya koyulmak, bundan böyle göze alınamaz bir gerçekliktir.

***

Böylesine çaresiz, böylesine kendine ve hayata uzak olan bir kişi, hiçbir zaman kendisi olamaz. Tek başına kararlar alamaz… Sorumluluk üstlenemez… Bu biçareliği neticesinde, kişi kendisine efendi olacak birilerini aramaya koyulur.

Bu efendi bazen bir koca, bazen bir patron, bazen bir aile büyüğü, vesairedir.

Aynı mantığı kâbuslarla yaşamaya alışmış ve kendine bile nefret duymaya başlamış olan toplumumuz için de kullandığımız zaman, ülkemizde doruğa ulaşmış faşizme şaşıramıyoruz. Diktatörlüklere olan açlığımızı, acı da olsa anlayabiliyor ve kahroluyoruz. Artık, “neden susuyoruz?” demekten bile vazgeçer hale gelebiliyoruz… Hayatlarımızı bitirmek amacıyla kurgulanan tüm oyunlara seyirci kalabiliyor, giderek dünyadan soyutlanıyoruz…

Durum buyken, tüm samimiyetimle soruyorum:

Gerçekten, yaşadığımıza inanıyor musunuz?…