ISKARTA İNSAN

Nüfus arttı, kentler göçler yüzünden yaşanmaz bir tıkışma alanlarına dönüştü. Yeşil alanlar azaldı, nefesler tıkandı. Sanayi devrimi, gayet tabii ki bir devrim olarak dünyayı bir daha hiç dönmemek ve dönememek üzere bir yola soktu. Ancak devrim kelimesinin yarattığı pozitif algıya rağmen, aslında bu geri dönüşsüz hamleler dizisi, her seferinde revize edilen bir varış hedefini rasyonelize etme çabasıyla bütünleşik ilerliyordu. Mühim olan mekanik insanın refahıydı, duygusal insanın huzuru ise, artık mümkün olursa, başka baharlara kalacaktı.

Bir kere düğmeye basıldığında, er ya da geç, tüm dünya aynı rüzgara maruz kalıyordu. Nihayetinde bu yaşlı yerküre, aynı yöne ve aynı hızda dönüyordu. Işık doğudan da yükselse, herkesin kendine göre bir doğusu olduğu biliniyordu. Geri kalan her şey ise, bir illüzyondu.

İşte bu yüzden tüm dünyada obeziteye en çok kurban vermiş ülke Amerika’dır. Bu yüzden Amerika’nın geleneksel mutfağı, açılmış ambajların suyla karıştırılma miktar ve süresine indirgenmiş, en büyük efor mangal üzerinde alt üst ettikleri hayvan parçalarına hazır soslar sürmekten ibaret hale gelmiştir. Standart bir Amerikan evinin buzdolabının en az yarısı, uzun son kullanma tarihli ambalajlı ürünlerle, kalan yarısı ise sebze-meyve taklidi yapan genetik mutasyonlu organizmalarla doludur.

Hatırlamak çok zor olmamalı, Barack Obama seçim kampanyasında beslenmeye de değiniyor ve ürünlerin ambalajlarına GDO içeriğinin yazılarak bilinçli tüketime destek vereceklerini söylüyordu. Böyle bir söylemi, seçmenden oy isterken kullanmanın nasıl bir alt metni olmalıydı? Bu günah kimlerle çıkarılmalıydı?

Dünya dönüyordu. Sağlıklı, akıllı, sağduyulu, iyi insanlar da dünyayla beraber dönüyor, sağlıksız, düşüncesiz, duygusuz ve kötü insanlar haline geliyordu. Toplumsal refah, bir isim tamlamasından ibaret kalarak, kendini bireysel menfaatlere dönüştürmenin, var olmayan sefasını sürmeyi bekliyordu. (planlıyordu)

Gözümü kapadığımda şu an gibi, açtığımda bir başka ömürde kalmış olmasını dilediğim gibi bir hisle hatırlıyorum, tavukçuluk sektöründeki günlerimi. Bir tavuk beliriyor anılarımda, otuzbinlik bir kümese girmişim, daha doğrusu bir kümese ilk kez girmişim. Teknik alandan değilim, işin maliyet kısımlarıyla oynayıp karı bazen optimize, ama çoğunlukla maliyeti minimize etme çabaları içindeki bir birimde, kendimi köye ve üretime yakın hissetmenin o enteresan heyecanındaydım. O tavuğu işte bu bir tür büyülü anda gördüm. Yanıbaşımızda kendini duvara vuruyordu. Kümes bakıcısı yaşlı köylüye “Ne yapıyor?” diye sordum merakla. “ O delirmiş artık” dedi. Anlamadığımı görünce devam etti: “Kesime giderken düşmüş biri, temizlerken de kalmış kenarda, olur bazen. Kesim günü geçmiş ya, delirdi, böyle bunlar.” Sonra benim boş bakışlarım arasında ellerini çırptı. O anda kümeste bulunan, tüm tavuklar olduğu yerde durdu, nefes bile almaz gibi, mıhlandılar adeta oldukları yere. Köylü güldü, “Bunlar böyle işte, korkarlar her sesten, dışardakiler gibi değil, narin bunlar, özel bunlar.” dedi.

İşte o özel tavuklar gibi, özel insanlarla doldu toplum, yiye yiye, yedire yedire, herkes kendine bir tavuk kadar değer biçer oldu. O ürkek ve deli protein kaynağı tavuklar, üç paraya sofralara dolduğundan beri, kimse derin sularda yüzemez oldu. Kendisiyle ilgili alabildiği en büyük risk de, bir tünekten aşağı süzülmek kadarlık yoldu.

Türkiye’de tavukçuluk sektörü, bir sanayi haline dönüşürken, her şey son derece masumdu. Sözleşmeli hayvancılık yapılacak, işsizliğin giderilmesine hem de kırsal kalkınmaya destek olunacak, dar gelirlinin de ucuza protein kaynaklarına ulaşması sağlanacaktı. 1979 yılına denk gelen bu başlangıç hamlesinden aşağı yukarı yirmi yıl önce, batıda genetik bilimi, bu konuya göz koymuştu. Gayet masum ve hüsniyetli bu yaklaşım, Türkiye’deki öncüleri tarafından bilinerek ya da bilinmeyerek bambaşka bir sömürü çarkının içine dahil olmayı gerektirdi. Özel ırklar, özel yemler, özel beslenme düzenleri, özel aşılar, ilaçlar, dezenfektanlar… Ama bu bir tavuk yazısı değil. Yine de demek isterim ki Türkiye bir yana, dünyanın hiçbir yerinde tavuk masum değil.

Ben kişilerin hür iradeleriyle yaptıkları seçimlerin sonuçlarını yaşamalarından yanayım. Kimseye müdahale edilmesini uygun bulmuyor, tercihlerin rengarenk allı pullu laflar, gösterişli reklamlar, satış için her şeyi mübah gören yaklaşımlar, yalanlar dolanlar, iftiralar, karalamalar, tahammülsüz ve saldırgan tutumlar karşısında dengemi korumakta zorlanıyorum. Aslında tüm bunlar itibarsız olmalıydı. Ancak akıl var mantık var diyebilmek için de, bu akla ve mantığa müdahale edilemiyor olması esastı. Oysa şu an yenen hemen her şey, besin taklidi yapıp, zaten çeşitli çıkmazlarla boğuşan insanları acımasızca manüple ediyor. Hür irade şöyle dursun, iradeye götürecek fikri temeller bile artık zul geliyor. Arz merkezli dünyanın, talebi çoktan belirlenmiş evlatlarıyız biz…

Bana göre üç “V” yittikçe, insan var olma sebebiyle bağını kaybetti: Vicdan, Vefa ve Vebal.Haydarpaşa’daki kitap günlerinde dün, genç bir milletvekili ile tanıştım. Meğer Kadıköy’den seçilmiş. Oysa ne ben, ne yanımdaki Melih Aşık, adını bile duymadık, tanımıyoruz! CHP niye diploma için başvurmadı dedim, sonucu belliymiş de ondan !!!!
Genç milletvekilinin ardından çevreme "TBMM’de bir varlık gösterdi mi bu?" diye sordum. Karısını işe yerleştirdi, daha ne olsun? diye yanıtladılar.
Yazıklar olsun.

Bu yazıları yazarken, bu konuları konuşurken, bu bilgileri paylaşır ve üzerine tartışırken çok zorlanıyorum. Bu pandemik durum için çözümcül toplu bir aşılama, tıbbi tedavi, köklü bir çözüm yok. Bireyler istemediği ve sahip çıkmadığı sürece yok. Benim için de, üzerine titrediğim hanehalkımın olabildiğince korunuyor olmasının kendi başına bir kıymeti yok. Derin bir nefes alıp koşmaya başlıyor, nefesim kesildiğinde durup bakıyorum, gördüğüm bir arpa boyu yol olmuyor. Buna rağmen devam etmemin tek sebebi, akıl sağlığımı başka türlü koruyamıyor olmamdır. Toprak, tarım, beslenme, köylü de olsak kentli de, işçi de olsak prenses de, bizi birbirimizle bir kılan konulardır ve herbirimiz için kıymeti aynıdır.

Bütün yok saymalar için de bizzat her bir bireyin, bir diğerine özür borcu vardır.

Bu borç, ağır bir miras olarak nesillere kalacaktır.