NAZIM’I ANARKEN

Nâzım Hikmet’in fiziksel yaşamının sona erdiği 3 Haziran 1963’ten bu güne 53 yıl geçmiş oluyor.

Bir mucize olsa ve Nâzım Hikmet bugün gelip yaşayanların arasına katılsa, en çok merak edeceği şeylerin başında hiç kuşkusuz, canından çok sevdiği memleketinde ve bütün varlığıyla bağlı olduğu dünyada bu elli üç yılda neler olduğuydu…

Dünyayı bir an bir yana bırakıp ülkemize bakalım…

Umut dolu 60’lı yıllar hızla geride kalarak 70’li ve 80’li yılların karanlıklarına girilmiş…

70’li yılların ortalarında tünelin ucunda ufacık bir ışık kırıntısı görünse de yine hızla bu kez günümüze kadar uzanan ve gitgide daha da koyulaşan zifir karanlıklar içine dalınmış.

Dünyaya da kısacık bakarsak, Sovyetler Birliği dağılmış, Balkan ve ardından Irak vahşetleri yaşanmış.

Ortadoğu kan gölüne değil kan okyanusuna dönmüş.

Sosyalizme bağlı umutlar gölgelenmiş…

Böyle bir Türkiye’de ve dünyada bilimsel sosyalist dünya görüşünü benimsemiş ve içselleştirmiş bir şair ve eylemci aydın olarak Nâzım Hikmet ne düşünür ne yapardı dersiniz?..

***

Bence öncelikle karamsar ve hele hiç ümitsiz olmazdı…

Çünkü benimsemiş ve içselleştirmiş olduğu dünya görüşü, gerçeğin, gerçekliğin durağan değil değişken ve devingen olduğunu gösterdiği için, bu gerçekliğin kötüye olduğu kadar ondan daha da çok iyiye doğru evrilmeye eğilimli olduğunu bilirdi…

Bilimsel sosyalist dünya görüşünün olmazsa olmaz temel dayanaklarından birini oluşturan(ötekisi sınıfsal aidiyet ve mücadele kavramıdır) hümanizm ve aydınlanma düşüncesini doğal olarak içselleştirmiş bir aydın olarak insandan ve insanlıktan ümidini kesmezdi.

Şiirleriyle, yazılarıyla, konuşmalarıyla bunları dile getirirdi…

Bununla yetinir miydi?

Kuşkusuz hayır!

Sosyalizmi olduğu kadar Atatürkçü aydınlanma ve yurtseverlik değerlerini benimsemiş bir aydın olarak ülkemizin bütün insanlarına, sınıfsal ya da etnik aidiyet farklılığı gözetmeksizin barış, birliktelik ve emperyalizme karşı mücadele çağrılarında bulunurdu.

Bu yöndeki etkinliklerde ve eylemlerde öncülük yapar, en önde yer alırdı.

Gezi direnişine katılır, biber gazı ve tazyikli su saldırılarına yine en önde göğüs gererdi.

Gerici, karanlıkçı, halk, emek, yurt düşmanı yönetimleri en ağır dizeler ve sözcüklerle suçlar; ulusal bayramların kutlanmasını engelleyen, tarihimizi tersinden okumaya ve okutmaya çalışan aydınlanma ve cumhuriyet düşmanlığına karşı, sözleri, şiirleri ve etkinlikleriyle mücadele ederdi…

Halkın değerlerine ve inançlarına saygısı hiçbir zaman eksilmeksizin din ve inanç sömürücülerine en öldürücü oklarını gönderir; bütün bunları yaparken ölüm ve cezaevi tehditlerini zerrece umursamazdı…

Bu konularda sadece laf üretip eylemde geri kalanları yeri geldikçe yine en acıtıcı sözlerle eleştirmekten çekinmez; onlara cesaret, akıl ve eylem kararlılığı kazandırmaya çalışırdı…

Çünkü, başa dönerek söyleyecek olursam, gerçeğin ve gerçekliğin iyiliğe, mutluluğa, aydınlığa doğru yönlendirilmesinin öncelikle onun doğru bilgisine sahip olmakla ve yanı sıra da ancak eylemle gerçekleştirilebileceğini bilirdi…

***

Nâzım böyle düşünür, böyle davranır, böyle yapardı…

Fakat o bugün bunları fiziksel varlığıyla yapamayacağına göre, şiirlerinden ve etkinliklerinden yola çıkarak bizim yapmamız gerekiyor…

Ölüm ve doğum yıldönümlerinde büyük toplumcu ve yurtsever şairimizi anarken yapılması gereken, onun coşku dolu şiirlerini tekrar ederken bu şiirlerin sadece coşku uyandırmak için değil aynı zamanda birer eylem çağrısı olduklarıdır..

CHP İzmir İl Örgütünün dün gerçekleştirdiği büyük ve başarılı anma törenindeki konuşmamda söylediklerim de özetle bunlardı…