SANIK İSKEMLESİNDE!

18 Haziran cumartesinin, Akdeniz kıyılarında olağan bir yaz günü olması gerekiyordu. Dolayısıyla 13. Marsilya Polisiye Ödülü mahkemesi, Carli Konservatuarının elbette çok geniş bahçesine kurulmuştu.

Mahkeme heyetini oluşturan, aynı zamanda etkinliğin de yaratıcısı edebiyatçı Gilles del Pappas, Marsilya Barosu Başkanı Fabrice Giletta ve baro başkanlığını haziran sonunda devralacak olan hemcinsim hukukçu Genevieve Maillet; yüksekçe bir platformda yer aldılar. Parterde, Marsilya barosu tarafından atanmış çiçeği burnunda on avukat ve izleyici sıralarında yüz elli civarında polisiye okuru vardı.

Yargılanacak on "kara" romanın yazarları, mahkemeye biraz dışarlak bir çardağın altındaki sanık iskemlelerine oturduk. Her avukat bir kitabı, beş dakika süreyle "çok iyi bir polisiye" olmakla suçlayacak, yazarını "ödül"e mahkum ettirmeye çalışacaktı.

***

Henüz bir yazar sanık sandalyesine çağrılmıştı ki yağmur bastırdı. İnanın, kimse kaçmadı!

Herkese kenarı fırfırlı beyaz şemsiyeler dağıtıldı. Avukatlar, beyaz şemsiyeleri altında siyah cüppleleriyle gerçekten cesurdular. Mahkeme heyeti, gülünç olmak korkusuyla şemsiyeleri reddedince sırılsıklam oldu. Sonunda içeri sığınmak zorunda kaldık.

Çok değil, on dakika sonra konservatuarın gerçek mahkemeye çok uygun şaşalı bir amfisinde duruşma tekrar başladı. Ses düzeni yağmura kurban verildiğinden, yüksek perdeden bağıra çağıra, hem de…

Genç avukatların suçlayarak övdükleri kitap savunmaları, edebi ve felsefi referanslarıyla öylesine zengin bir kültürü ortaya koyuyordu ki; Fransa’nın geleceğini kız, erkek birlikte yoğuracak bu parlak hukukçuları dinlerken Türkiye’nin ziyan edilen gençliğini, karartılan geleceğini düşünerek içime akıttım gözyaşlarımı. Onlar kültürün, yani hayatın içinde kitapları savunarak öğreniyordu ifade özgürlüğünü savunmayı; bizimkiler ise en az bilip en çok badem olmaya teşvikle…

***

En iyi polisiyeyi yazmaktan "suçlu" ödülünü almak için İspanya, İtalya, Cezayir, Tunus, Fransa ve Türkiye’den on kitap, on yazar yarışıyorduk.

Avukatım Romain Neiler, harika bir savunma yaptı. Mahkeme heyeti ve jüriden,
"Destina’nın okurları yerinden yurdundan eden, satırlarına takıp yüzyıllarca önce işlenmiş bir cinayetin peşinde soluk soluğa, şehirden şehire sürükleyen yazarı için ömürboyu edebiyata mahkumiyet" istediği savunması, Fransız ozan Lamartine’den bir alıntıyla bitti:

"Dünyaya tek bir kez bakacak olsam, İstanbul’u görürdüm…"

Mahkeme başkanı, savunmaya ekleyecek bir sözüm olup olmadığı sorduğunda;

"Türkiye’de onlarca kez yargılandım, yargılanıyorum, ilk kez beraatimi değil mahkumiyetimi isteyen bir avukatım var, şaşkınım!" dedim.

***

Romanı belki en iyisiydi, belki değildi, bilmiyorum; ama ödül aramızdaki en yorgun savaşçı, yaşamını Tunus’a demokrasi gelsin diye iki ucundan yakmış Ali Beşir’e verildi.

Şahsen çok sevindim, ötekiler de bozulsalar bile belli etmediler.

Kitap savunmalarını bilgi, birikim ve hatta mizah yeteneklerini ortaya koyarak hazırlayan, müthiş bir inançla mahkemeye sunan üç genç avukata da "belagat" ödülleri dağıtıldı.

"Suçlu" bulunan Tunuslu yazarın kitabını savunan avukat, "belagat"te ikinci olan gencecik bir kızdı. Mahkemeye annesiyle gelmişti. Ermeni asıllıydı.

Mahkeme bittikten sonra kitaplarımı imzalıyordum, yanıma geldi. Cüppesinin cebinden Destina’yı çıkarıp, "Kendi paramla aldım, sizi tanıyorum ve seviyorum. Destina’yı savunmak isterdim, ama kur’ada bana çıkmadı!" dedi. Birbirimize sarıldık.

Marsilya, üçte bir nüfusu Müslüman göçmenlerden oluşan bir şehir. Bu güzel edebiyat şenliğini izlemeye gelen onca kitapsever arasında tek bir Tunuslu, Cezayirli, Kürt ya da Türk, elbette yoktu!