GOETHE’NİN DİNLERLE İLİŞKİSİ

On sekizinci yüzyılın ikinci on dokuzuncu yüzyılın birinci yarısında toplam seksen üç yıl yaşamış olan Johann Wolfgang Von Goethe’nin bir öz yaşam anlatısı(otobiyografi) başyapıtı olan “Yaşamımdan Şiir ve Hakikat” adlı kitabından önceki bir yazımda da söz etmiş, yeri geldikçe zaman zaman söz etmeyi sürdüreceğimi de belirtmiştim.

Sadece bulunduğumuz coğrafyada değil pek çok ülkede İslam dini adına işlenen ,dayanılmaz, bağışlanamaz, hiçbir insani değerle bağdaştırılamaz cinayetlerin sürüp gittiği şu günlerde, sözünü ettiğim kitapta din ve bir yerde de (peygamberi özelinde) İslam diniyle ilgili görüşler üzerinde düşünmek istedim…

Yine daha önce belirttiğim gibi Mahmure Kahraman’ın akıcı ve dipnotlarla bilgilendirici çevirisinden Goethe’yi okurken, sanki bir çağdaşımın, arkadaşımın, bir düşündaşımın, sadece bu çağa değil, sanki bu güne ve bütün zamanlara ilişkin görüşlerini öğreniyor gibiydim. Goethe şaşılası ve hayranlık duyulası bir yalınlık, berraklık, açık sözlülükle konuşuyor. Onunla bu tanışıklıktan mutluluk duydum. Her cümlesinden, her saptamasından, anlattığı her şeyden yaşam fışkıran böylesi bir insanın fiziksel olarak yaşamıyor olmasını saçma, anlamsız, kabul edilemez buldum…

***

Önemsediğim ve genellikle bu türden ya da bilimsel konulardaki kitapları , satırların altını kurşun kalemle çizerek, boş sayfalara ve o sayfalar dolduğunda da başkaca kâğıtlara notlar alarak, sayfa sayılarını not ederek okurum. Bu kitap için de kuşkusuz aynı şey yaptım.

Kitabının 286.sayfasında Goethe, İncil’i(ve onunla birlikte sanırım Tevrat’ı da) kastederek,
“ahlâki eğitimimin neredeyse tümünü ona borçluydum” diyor… Burada sözü edilen “ahlâk”,
ibadete, dünya ötesi bir inanışa değil, yaşanmakta olan dünyaya ilişkindir.

Nitekim bu cümlenin öncesinde ve sonrasında yer alan sayfalarda, “olayları net görebilen bir zekâ” ve “ölçülülük”le “tüm düşüncelere karşı adil olmak için tamamen orta yolu ve ılımlılığı esas alan” felsefenin gelişiminden söz ediliyor. “Bir ruh, hatta tanrısal bir ruh tarafından var edildiğine, adeta yazdırıldığına inanılan Kutsal Kitap”ın çeşitli bölümlerindeki birbirini tutmazlıkların hem inananlar hem inançsızlarca uzun süredir eleştirildiği vurgulanıyor…

***

423.sayfada “mistik-dini bağlamdaki kimyasal uğraşlarım beni karanlık bir alana sürüklemişti..” diye Faust’umsu bir cümle var… Kitabın bütününü okuduğunuzda ve zaten Goethe’yi tanıyorsanız, onun ilgi alanlarının , meraklarının akıl almaz genişliğini ve çeşitliliğini bilirsiniz… Dinler ve mistisizm de bu alanların başlıcalarından biridir kuşkusuz…

Buradaki sorun Goethe’nin bu “karanlık alan”da takılıp kaldığı mı, çıktıysa eğer nasıl çıktığıdır. Kitabın daha önceki sayfalarından birinde bunu ipuçlarını buluyoruz:

“Başkaldıran insan olmak ve karşı çıkmak zevki hepimizde vardır.-“

Bu cümlenin ardından , “her insanın kendine has bir dini vardır……benim de kendime özgü dinimi oluşturmamdan daha doğal bir şey olmamalı” diyerek “birbirinden farklı fikirleri zevkle “ okuduğunu, sonuçta kendisine “hermetik,mistik ve kabalist şeylerin de etkisiyle” esasını yeni Platonculuğun oluşturduğu bir dünya yarattığını anlatıyor… Benim buradan anladığım, Goethe’nin aydınlanmacı ateizmden(Örneğin Voltaire’den ) farklı, fakat bilinen dinlerden de uzak bir yerde durduğudur…

***

Kitabının (Voltaire’le birlikte) Fransız aydınlanmacılarının en radikal ateisti olan J.P.d’Holbach’la ilgili beş yüzüncü sayfalarında bu konuda söyledikleri, genç Goethe’nin (bence bütün yaşamınca olgunlaşarak süren) yaşam anlayışının da özeti sayılabilir…

Holbach’ın ateizmini, “yaşlılığın özeti gibi yavan gelen” yaradılışsız yaradılış kuramını eleştirirken bunu herhangi bir din adına değil,”hayat dolu bilgiler, deneyimler,çalışmak ve edebiyat yapmak enerji ve tutkusu” adına yapıyor…

Tutucu Hristiyanlığın “ya Hristiyan ya ateist ol!” dayatmasına karşı da “rahatlıkla ateizmde karar kılacağını” belirtiyor…

Konuyu sürdüreceğim…