FARELİ KÖYE KAVALCI MI GEREKİR?

“Fareli köyün kavalcısı”nı bilirsiniz: Bu öykü, Almanya’da, Aşağı Saksonya’nın bir köyünde, Ortaçağ’da gerçekleşmiş bir olaydan kaynaklanır:

Köyü fareler basmıştır. Bu yaratıklar, köylünün yiyeceğini tüketmekte, her yeri pislemektedirler; hastalık taşıdıkları da bilinir.

Bu felaket sürerken acayip giysili bir adam gelir, bir torba altın verirlerse çözüm bulacağını söyler. İnanırlar, ”Bizi kurtar !” derler.

Adam, cebinden bir kaval çıkarıp çalmaya başlar; fareler peşine düşer, nehre girince de onu izler, derinlerde boğulurlar.

Kavalcı köye döner, parasını ister. Köylü parayı ödemekte tereddüt edince buna kızan adam, kavalını yeniden öttürmeye başlar. Bu sefer köydeki çocuklar takılırlar peşine; kavalcı, onları uzaktaki bir ormana götürür.

Öykünün değişik şekilleri vardır; çoğunun sonu kötü biter.

Çocuklar doğal olarak mutlu sonluları yeğlerler.

Biz mutlusuna mutsuzuna boş verip yorumlamaya bakalım: Acayip bir adam gelir, insanlara, “Sizi dertlerinizden kurtaracağım!” der. Para ister. Buna, “oy” da diyebilirsiniz. Verdikleri yetmeyince düdüğünü çalar, köyün çocuklarını peşine takar, uzaklara götürür. Çocuklardan bir bölümü bir daha dönmez.

Adamın sonunda çocuklarını alıp götüreceğini anlayamamış köylüler iş işten geçtikten sonra düş yıkımına (=hüsrana) uğrar, belki de “Elim kırılsaydı da oy vermeseydim” derler.

Bu öykünün, Almanya’nın o bölgesindeki köylülere “borç, zamanında ödenmeli!” demek istediğini düşünebilirsiniz, onlara “Köyü farelerden arındırmak için illaki bir kavalcının peşine takılmak mı gerekirdi ?” gibi sorular sordurmak için düzüldüğünü de düşünebilirsiniz.

Köylüler, ermiş taklidi yapan birinin gelip onları kurtaracağını sanacaklarına oturup fare kapanları geliştirselerdi fena mı olurdu ?

Saksonya köylüleri, aslında tüm Alman milleti, o zaman böyle her şeyi bilir sandıkları insanların peşine kayıtsız şartsız takılmanın, çözüme değil felakete sürükleyeceğini anlamış olsalardı, aradan bunca yıl geçtikten sonra Hitler’e inanıp perişan olurlar mıydı? Üste sorgulamadan baş eğen insanlara dönüşüp masum insanları gaz odalarında öldürür ve bunun, sadece verilen emri doğru bir şekilde yerine getirmek olduğunu savunurlar mıydı?

Öykülerin başka yorumlarının da olduğunu düşünen ve bunları çocuklarına belletenlerin sayısı çoğalmadıkça bu uğursuz çobanlar dikileduracaklardır karşımıza.

Çocuklarınıza “Büyüklerin sözlerini dinlemezsen bak ne olursun” hikayeleri değil, duyduklarını sorgulamaktan çekinmeyen insanların öykülerini anlatın!

Gençlere de (aslında her yaştaki gençlere) günde en az beş vakit, yaşamın her aşamasında “büyük”lere körlemesine inanmanın gerekmediğini, bu palavranın, üsttekilerce, kavallarını istedikleri gibi öttürebilmek için uydurdurulduğunu söyleyin.

Kentlerin meydanlarında şimdi de “kavalcısız demokrasiyi koruma” nöbetleri düzenlemenin sırası gelmiştir.