YAŞAMAK VE YAŞATMAK ZORUNDAYIZ

Yaralamak hiçbir zaman, çare olmadı…

Nefret hiçbir vakit, çözüm getirmedi…

Kindarlık asla ve asla, başarı sağlamadı…

Parçalanmışlık katiyen, ömre ömür katmadı…

Art niyet şimdiye kadar, yüzleri neşeyle donatmadı…

Korkaklık hiç de, insanı güçlü kılmadı…

Sahtekârlıkla bugüne değin, alnı pak hiçbir kazanım elde edilemedi…

***

Tüm bunların aksine inananlara, hayat en büyük cezayı kesti. Yaşadıklarını zannederlerken, onları her gün biraz daha öldürerek, resmen, haklı yere dalgasını geçti.

Yerden yere savruldu böyleleri…

Ne zaman “kazandım” dedilerse, işte o zaman en büyük yenilgiydi kaderleri…

Evlerinin duvarlarına, en büyük kederi döşedi, kendi elleri…

Hiçbir şey tesadüf değildi;

Ne de olsa, yaşamaya ve yaşatmaya dair ne varsa unutmuştu böyleleri…

***

Unutulmuştu bir kere… Sevmek unutulmuştu… Doğruya aldırış edilmeyeli epeyce olmuştu… Birbirine bakmak yoktu artık… Gönüller birbirine dokunmak nedir, bilmiyordu… Her yere hâkim olan, hissizliğin dondurucu iklimiydi…

Hayal kuramıyordu gençler… Önünü göremez olmuştu analar-babalar…

Ölüyordu çocuklar… Çoğu zaman açlıktan… Kimi zaman deniz kıyısında can vererek…

İnsanoğlu, merhamete sünger çekiyor, zalimliğe her gün onay veriyordu neticede…

İyiliği aşağılıyor, kötülüğü yüceltiyordu…

Paslanıyordu beyinler…

Yosun tutuyordu zihinler…

Kuruyordu ağaçlar…

Çalkalanıyordu deniz…

Susuz kalmıştı zavallı karınca…

Nefes alamıyordu biçare kelebek…

Günahların yazıldığı defter bile kendinden utanıyordu artık…

İnsanlık, adeta dökülüyordu…

***

Anlamıyordu işte… Doğduğu andan itibaren, sorumluluğun ne denli büyük olduğunu anlayamıyordu bir türlü…
Belleyememişti yeryüzündeki önemini… Çabalamıyordu daha iyisini yapmak için… Aksine, var olanı
berbatlaştırarak, mahvediyordu günbegün…

Amaçsızlaşmıştı… Bundan dolayı olacak ki, her türlü sömürüyü marifet sanıyordu…

Üretmeden, yorulmadan, tek damla ter akıtmadan daha iyisini, daha güzelini, en pahalısını, en cakalısını istiyordu…

Yedikçe yiyor, tükettikçe tüketiyordu… Elinden gelse tüm dünyayı yutuverecekti…

Canavarlaşmış hali ürkütüyordu…

Kendinden bile sıkılmışlığı, tehlikeli sonuçlar doğurma aşamasına çoktan gelmişti…

***

Fakat, tüm bunlara rağmen yine de öğrenecekti doğruyu; ya kendisi, ya da torunu… Er geç farkına varacaktı ne yapıp ne ettiğinin… Anlamak zorundaydı, sebep olduğu tüm kıyımları… Bilmek zorundaydı havaya, suya, toprağa ettiği zulmü… Kavraması gerekti, dala konmuş kuşa çektirdiklerini…

O canavar, şöyle ya da böyle, o günah defterinin son sayfasını tamamlayamayacaktı…

Öylece ölüp gitmek yoktu…

Hayat ile hesaplaşacağı vakit, bir gün mutlaka gelecekti…

Yeniden doğacak, ruhunun tüm çirkinliğini temizleme uğrunda yola koyulacaktı…

Artık yaralayan değil, iyileştiren olacaktı…

Nefret etmeyecek, tüm benliğiyle sevecekti…

Kötü niyeti değil, saflığı ve masumiyeti besleyecekti…

Asla parçalamayacak, daima bir araya gelecek, getirecekti…

Korkmadan yaşamayı ilke edinecekti…

İnsanlık, eninde sonunda;

“Yaşamak ve yaşatmak” zorunda olduğunu hatırlayacaktı.