GELECEK BAYRAMLARA

Bir yakın arkadaşımın dedikleriyle irkildim: “ Eğer sana bir şey olursa, Allah korusun, kanser filan, vallahi gidip zararlı her şeyi yapıp, ne yenmez deniyorsa yiyeceğim.“ Bir iltifat mı, bir sitem mi, bir bıkkınlık mı, bir çıkış yolu mu bu sözler, adını siz koyun.

Tanıdıklarla markette karşılaşsam yollarını çeviriyor, ellerindekileri çaktırmadan bırakacak bir boşluk aranıyorlar. Cips paketini gazete arasına sıkıştırmaya çalışıp beceremeyince itiraf edeni de var, otoparkta önümde bagajını boşaltmaktan imtina edeni de…

Herkese direkt müdahale etmeyi bırakalı oldu bir zaman, ama çocukları olanlara karşı hala bir miktar sert ve toleranssız olduğum gerçeğini ben de kabul ediyorum.

Araya giren her yirmi yılda bir, neredeyse bilgisayar hafızası sıfırlanır gibi siliniyor tüm bilgiler. Yirmi yıl önceki beslenme alışkanlıklarıyla şimdikinin tek benzer yanı, aynı komplonun parçası olup, önlenemez ilerleyişi ile pek de hızlı üst evrelere geçmişliklerinden ibaret. Başka tek bir benzerlik kalmasın diye de canhıraş uğraş veriliyor.

Ambalajlı neredeyse tüm gıdalara, son kullanma tarihi makulun misliyle üstünde, raf ömrü insan ömrüne yaklaşmış tüm mamül gıdalara, dışı parafin ve muadilleriyle zaten bezeli, ancak içi de özsuyuna çoktan zerre zerre işlemiş tarım ilaçlarıyla çeşnili tüm meyve ve sebzelere, gözalıcı pırıltısıyla akıllara ziyan bütün bakliyat ve hububatlara, mısır şurubu ve türevlerini besin, besin değeri veren tüm ana maddeleri aroma ve tatlandırıcılara indirgemiş her türlü kolay ulaşılır abur cubura, hatta ve hatta, tükürük bezleri vasıtasıyla hızla tüm vücuda yayılan üç paralık katkılarla renkli, kokulu ve tatlı masumiyet timsali cikletlere varana kadar her şeye karşıyım.

Bunlarla ailesini besleyen, bu beslemeye envai bahaneyi bini bir paraya üretebilen, rahatını, keyfini, öznelliğini tuhaf bir felsefe ile ailesinin sağlığının önüne koyan annelere çok kızgınım.

Annelere bu durumu hak gören ve gösteren yaşam koşullarında destek vermeyen, ya da verdiği desteği markete gidip alışveriş arabasını bahsi geçen ürünlerle doldurup hayatında hünnap, acur, kelek tatmamış babalara da fena kırgınım.

Kışlıklarını hazırlamayan, erzağını sağlıklı kaynaklardan temin etmek için uğraşmayan, kasabını manavını çoktan terketmiş, hızlı akan hayatın tüm vebalini ailesine, ama en çok da bihaber çocuklarına elleriyle yükleyen çağdaş, modern, akıllı, parlak zekası gözlerinden fışkırırken ve bilgisayar ekranlarında gün boyu dağları devirirken, haftasonları yediklerine sahip çıkacak bilgi ve donanıma erişemeyen, ihmalkar, isyankar ve böylelikle aslında tüm gıda endüstrisine itaatkar, çekirdek ailenin tüm reşit bireylerine karşı feci halde kinliyim.

Neyse ki yılgın değilim. Bezgin değilim. Bıkkın değilim. Çok güzel insanların ellerinde, yılmadan, bezmeden, bıkmadan mücadeleyi öğrenmiş olmanın gücüyle, değdiğim her yeri ve herkesi düzeltemeyeceğimi bilsem de, büyük bir çabayla yaşamaya aşığım.

Diğer taraftan razı da değilim. Hastanelerin onkoloji servislerinin dolup taşmasına, buralardaki çare bekleyen, umut etmek için direnen, yeri park, bahçe iken vücutları delik deşik, başları ve bakışları çıplak çocukların varlığına razı değilim. Sadece beslenmenin değil tabii, pek çok çevresel etmenin yol açtığı, bir kısmına ana karnındayken maruz kalınıp sonrasında kendini göstermesiyle pek çok hayatı zehir eden, adı kendinden, kendi binbir derdin toplamından beter bu hastalıkların, çocukluk çağına inmiş olmasına asla ve asla razı değilim.

Diyelim ki yoğun olarak saçta, tırnakta ve yüzde olmak üzere, tüm vücutta kullanılan kimyasal içerikli kozmetiklerden vazgeçebiliyor ya da azaltıyor şuurlu, temkinli, istekli anne adayları. Elektronik cihazlarla arasına mesafe de koyabiliyor belki, bir süre. Alışveriş merkezleri girişlerindeki güvenlik kontrol noktası cihazlarından da geçmedi mi, alınabilecek önlemleri maksimum almış sayıyor kendini. Kahve ile çay tüketimini de asgariye indirip, hadi belki sigaraya da ara verirse, kendini uçta düşünceli bulanlara çok rastladım. Ama gün boyu tükettiği ve hamile olduğu için kimini sakınmadan bolca yediği, diyelim ayıklanmış, doğranmış yeşillikler, soyulmuş paketlenmiş sebzeler, kaçamak hazır atıştırmalıklar, yaz günü belki dondurmalar, serinletici içecekler, iki yıl bozulmadan bekleyebilen paketli kuruyemişler, vitamini kabuğunda diye soymadan yenmenin elzem görüldüğü meyveler, hatta çok üzgünüm ama, gazlı veya gazsız pek çok şişelenmiş kaynak suları, dünyaya sağlıklı bir bebek getirme ihtimalli anneyi ve karnında büyüttüğü mucizeyi değil, gıda endüstrisi üzerinden, sağlık ve ilaç sektörlerini besliyor sadece. Bunlara razı değilim! Razı olmamak ve haykırmak için de, ateşin kendi evime düşmesini bekleyemeyeceğim.

Bir gün benim ya da aile bireylerimin başına, akut ya da kronik ve belki de amansız bir hastalık gelebilecektir. Ben ihtimalleri ne kadar düşürmeye çalışsam da, kaçınamayacağım gerçeklerle yüzleşmek zorunda kaldığımda, yine aynı şekilde mücadele etmek düşecektir payıma. Acaba ve keşke demeyecek, bunların girdabında boğulmayacağım en azından. Boynuma bir tek, elimden gelenin fazlasını ortaya koymuş olmaktan duyduğum gururun vakurluğu vurulabilecek.

Gözüme kestirdiğim her karış toprağa ektiğim ya da diktiğim yeşilin bana hep şifa olmasını beklemiyorum. Ama hep umut olduğunu biliyorum. Şimdi kalkacağım, incir ağacımdan sabah gözüme kestirdiğim bir taneyi koparıp ağzıma atacağım. Dut ağacımın sararan ve dökülen yapraklarına bakıp, ajandama çelikleme tarihini not alacağım. Kuşburnu hala biraz kızaracak, ama bir onbeş güne toplamak ve reçel, marmelat, pekmez artık gözümüz neyi keserse, yapılmak için yine takvimlenecek. Zeytinim genç daha, az meyvesi var üstünde, ama üç tane bile olsa heba edilemeyeceğinden, onu da duruma göre bir iki aya toplayıp kıracağım. Böğürtlenin hala dalları bezeli, toplamaya ne hacet, kızardığını gören atıveriyor ağzına. Ayva yıkılıyor meyveden, keşke dallarını seyreltseymişim vaktiyle, şimdi mecbur toplayacağız. Ayrıca ayvanın kış meyvesi olduğunun ayırdında olmadığından, sürekli koparıp tadı kötü diyerek atanların ellerinden de kurtarmış olacağız. Bir kısmı güzel sararmış, diğerlerini de kağıtlara sarıp bekleteceğiz mecbur. Sebze fideleri çıkmaya başlayacak geçen yıl topladığım tohumlardan, onlar da bir vakit alacak tabii. Kekiği kurutmadım bu sefer, taze taze koparıp ekliyorum günlük yemeklere. Çocuklar acıkmaya başlamış, erişte istediler, üstüne yaz domatesinden kış için hazırladığım püreyle yaparım bu sefer sosu, cevizini onlara kırdırtayım, vakit geçirsinler.

İstanbul’un göbeğinde, günde birkaç saatlik işe gidiş dönüş trafiği içinde bunları nasıl yaptım ya da yapıyorum, söyleyeyim. Tabii ki öncelikle planla, İzmir’deki annemin ta oradan büyük desteğiyle, en aza indirgediğim kişisel vakitlerim sayesinde yarattığım zamanla, ama en çok da sızım sızım sızlayan ve gece boyu zonklayan iki bacağım, ayaklarım ve ellerimle…

Çünkü annelik kutsaldır.

Çünkü tüm evlerden uzak bir amanlı ya da amansız hastalığın kapımızı çalması halinde, mücadele edecek gücü, elimden geleni yapmış olmanın verdiği teslimiyette bulacağım.

Elimden geleni yaparken kazandıklarımı, en kıymetli değerim olarak yeni mücadeleme yatıracağım.

Ana rahmine düştüğümüz ilk andan itibaren verdiğimiz hayatta kalma mücadelesinin, varoluş temelimizde yattığı gerçeğini hatırlayarak yaşayacağımız günlerde buluşmak, paylaşmak, anlamak, anlatmak dileğiyle…