KISA BİR AN İÇİNDİ, MUTLULUK…

O gün, her şey tam istediğim gibiydi. Aşkın, sevginin, güzelliğin ve iyiliğin tüm huzur verici tınılarını duyuyordu kulaklarım. Gözlerimin önünden geçen, ufuktaki beyazlı, mavili gemi, insana dair olan tüm saflığı ve masumiyeti taşıyordu, o gün. Esen rüzgâr yanımdan geçerken, samimiyeti ve neşeyi getiriyordu beraberinde…

Ağaçların tatlı hışırtısı, umudun habercisiydi. Minik kelebekler, hiç olmadıkları kadar mutluydular. Karıncalar, daha çok sarılmışlardı birbirlerine. Yeni açan, eflatun begonviller tüm zarafetleriyle hayata karşı gülümsemeyi başarabilmişlerdi.

O gün, güneş hiç olmadığı kadar sıcacıktı…

***

Ben yoktu; herkes vardı.

Bütünlük, işte tam olarak o gün, orada en cesur haliyle yaşamaktaydı… Sahiden de omuz omuzaydık…

Daha da önemlisi, yürek yüreğe vermiştik…

Hepimiz pırıl pırıldık; kirden eser yoktu… Bakışlarımız tertemizdi… Öyle küçük bir çöp için, her yeri yakmak olmazdı. Hayat vermek, esas amaç kılınmıştı. Kırmak, dökmek ya da parçalamak, asla kabul edilemezdi.

Birbirimiz için değerliydik… Bunu, en iyi şekliyle bellemiştik. Sonunda, saygı duymayı öğrenmiştik. Teşekkürü ve özrü ağzımızdan düşürmez olmuştuk, mesela… Sabahları günaydınlarımızı birbirimizden esirgemiyorduk artık…

Kuşlar bu harikuladeliğin içinde, daha da heyecanlı uçuşlar yapar olmuşlardı, sonsuz gökyüzünde… Onların cıvıltısı, bizleri hayata daha da bağlamış, daha da korkusuz kılmıştı tüm engeller karşısında…

Özgürdük bundan böyle!..

Güçlüydük nihayet!..

Baskılar çöreklenmemişti üstümüze… Esaretin boyunduruğundan kurtulabilmiş, korkusuzca şarkılarımızı söylüyorduk, hep bir ağızdan… Coşkumuz sayesinde birbirimize karışıyor, sonrasında da tüm evrenin içine cesur dalışlar yapabiliyorduk… Yarış nedir, bilmiyorduk… Haksız rekabeti, eşitsizliği ve adaletsizliği, bizim sözlükler yazmıyordu…

Nefretten arınmış, sığlığı bir kenara itmiştik… Meraklarımız artmış, sorularımız çoğalmıştı… Cevapları birlikte arıyor, daima da doğruya ulaşabiliyorduk… Geceleri, şaraplarımızı keyiflice yudumlamak, tüm çabalarımızın hediyesi, bir nevi eğlencesi oluyordu… Sohbetlerimizi, manalı hale getirmeyi başarmıştık…

İnançla gülebiliyorduk!..

***

O gün, her şey öylesine şahaneyken, birden, hiç beklenmedik bir şeyler oldu. Köşeye sıkışıp kalmış olan karanlığın gölgesini, tüm kasvetiyle hissetmeye başladım. Yanağımı okşayarak geçen rüzgâr, bir anda en acımasız şiddetine ulaşmış, eflatun begonvilleri savurmaya başlamıştı.

Begonviller ağlıyordu…

Ufuktaki masumiyet gemisi, battı batacaktı… Kelebeklerin rengârenk kanatları kırılmaya başlamıştı… Karıncalar, birlikte değillerdi artık; hepsi uzaklaşmıştı birbirlerinden, sarılamıyorlardı sıkı sıkıya…

Kuşların sevinç dolu cıvıltıları yok olmuştu, tam o esnada…

Esaret başlıyordu!..

Büyük bir hızla kirleniyorduk!..

Korkuyu, yeniden iliklerimize kadar hissetmeye başlamıştık… Güçsüzleşiyor, çareyi boyun eğmekte arıyorduk… Kırmak, dökmek, yakmak, yıkmak kolaylaşmıştı… Saygı, yeniden bir kenara bırakılmış, insana, doğaya ve tüm evrene saldırı söz konusu olmuştu… Nefret, hissedilen duyguların en başında yer alıyordu… Birbirimize düşmanca bakıyor, rekabetlerimizi, olabilecek en adaletsiz düzende devam ettiriyorduk…

Bütünlük kaybediliyordu!..

Çıldırıyorduk!..

***

Bu yaşadıklarımın hepsi normaldi. Bunu anlamam, hiç de fazla zamanımı almadı. Olması gereken buydu. Belki de hayatın mekanizması böyle işliyordu. Ütopyalar olmadan, uğruna mücadele edilen şeylerin bir anlamı olmayacaktı.

Gözlerim açıktı artık…

Hatırladım;

Kısa bir an içindi mutluluk…

Ama ben yine de, gözlerim kapalıyken, hayatın bana yaşattığı tüm tozpembe hayaller için, ona minnettardım…