BİZ TÜRKİYE’YİZ!

“Biz milletiz.Türkiye’yi darbeye teröre yedirmeyiz.”

Darbe girişimi sonrasındaki günlerde, İstanbul’un ana caddelerinde ve bilmiyorum belki de sokaklarında ve yine bilmiyorum belki başka şehirlerde de, pek çok alanda bunlar yazıyordu. Alt geçitler, üst geçitler, reklam ve duyuru panoları, özel olarak oluşturulmuş yeni tabelalar… Görmeden, okumadan geçmiş olmanın mümkünü yoktu. Pek çoğu hala durduğuna göre de, hatrı sayılır bir anlamı ve işlevi olmalıydı.

Aslında bir fikri aynı kelimeler ve cümlelerle sık tekrar etmenin belirgin etkisi ve akıllara yer edici özelliği göz önüne alındığında, muhakkak mesaj yerine ulaşmıştır. O mesaj artık her kimedir bilemem, tartışılır. Ama bildiğim o ki, bu şekilde önemsenerek ve sahiplenilerek yapılan her eylem, her deklarasyon, ya da diyelim fikri ifade ediş biçimi, mutlaka hedefine ulaşır.

Bu sloganın şu varyasyonlarını aynı şekilde ısrar ve netlikte sahiplenmiş olsaydık mesela:

“ Biz Türkiye’yiz.
Millete gıda diye zehir yedirmeyiz.”

ya da

“ Biz devletiz,
Türkiye’yi gıda kapitalistlerine yedirmeyiz.”

Bu veya benzerlerini mümkün her alana assaydık, yazılı, işitsel ve görsel medyanın tüm enstrümanlarını kullanarak bangır bangır bağırsaydık, duymayan, görmeyen kalmayana dek haykırsaydık, sağlık sektörünün en ağır kefesine hastaları koyup, gıda diye yedikleri tonlarca zehirin hesabını onlar namına sorsaydık, tarım işçilerine vasıfsız işçi gibi değil, emekçilerin hası olarak baksaydık, çoluğa çocuğa pırıl pırıl su, bereketli toprak, tertemiz gıda için çırpınsaydık, başaramaz mıydık? Yekvücut olup darbeye teröre yedirmediğimiz güzel vatanımızı, tüm dünyayı girdabına sürükleyen zehirlenmiş ve kirlenmiş gıdanın egemenliğine teslim ve tutsak etmekten kurtaramaz mıydık?

Karada tanklarla, havada jetlerle, idari ve mülki amirleri acz içinde bırakıp ülkeyi bir anda sıkıntılar ve kaygılara sürükleyebilen rezil bir darbe girişimine karşı biraraya gelip bütünlük sergileyen, halkını ve ülkesini bu gibi oyunlara teslim etmeyen siyasi kadroları görmek ne kadar umut verici gibi dursa da, aynı kadroların zehir dağıtan ellere karşı neredeyse biat içinde sessiz kalışını anlamak mümkün müdür?

Tabii mümkündür.

Bayer gidip Monsanto’yu satın alıyor. Bir yandan zehirleyip diğer yandan iyileştirme adı altında şeytani bir fasit dairenin içine dünyayı hapsediyor. Cargill gidip Bursa’daki tarım arazisine sanayi tesisi kuruyor, itiraz edilip dava açılıyor, davayı mahkeme reddediyor da danıştay kararı bozuyor. Yıllar böyle geçiyor, hukuk ve siyaset kendi içinde çeşitli akar yollar bulup, dünya devlerini yine de tavında tutmayı başarıyor. Onlar da iki sulama havuzu, bir okul, olmadı bir iki burslu öğrenci ile, günahla sevap arası dönen bir çarkıfeleğin kurgusunu, yiyen herkese yediriyor.

Pek çok başka firma gerek kümes, gerekse küçük ve büyükbaş hayvancılıkta, hatta çiftlik balıkçılığında ve hatta arıcılıkta genetik biliminin dibine vuruyor. Yem dediğiniz artık kokulu sentetik karışımlardan ibaret. Bu karışımlarla doğan ve büyüyen hayvanlarda yaşayacak mecal yok. Bir tür yaşam destek ünitesine bağlı gibi, tabi oldukları yem rasyonları, beslenme ve bakım koşulları, sonra toplu kıyımlar, alın size yoksullar için ucuz protein kaynağı aldatmacasında evrimlenen devrimler. Bu arada bilin ki, balı da artık arı yapmıyor. Gerçek anlamda gün yüzü görmeyen uçuşkanlar, ta damızlıklarından alınıp kapalı alanlarda çoğaltılıp, en basit tarifiyle şekerli ve aromalı leğenden leğene giderek, bir tür ifrazat salgılıyorlar, ki ona da kolay çağrıştırsın diye olsa gerek, nostaljik takma adıyla ‘bal’ deniveriyor.

Köylü bazen direniyor. Çoğunlukla işine geldiğini düşündüğü zamanlarda, bu direnişler anlamlı gibi duruyor. Bazen siyasiler, global büyünün bozulduğu ender anlar yakalayarak ve küçük çatlaklardan sızarak, birkaç doğru sözle anlatmaya çalışıyorlar. Ama yetmiyor, söz yerine hakkıyla ulaşamıyor. Daha çok söylemek gerekiyor. Her yerde, daha sık, daha çok, sürekli, yılmadan aynı cümlelerle tekrarlamak gerekiyor.

“ Biz Türkiye’yiz.
Millete gıda diye zehir yedirmeyiz.”

Mesleki birlikler, odalar, dernekler… Ateş olup cürümleri kadar yer yakmakla meşgulken, devre bir türlü tamamlanmıyor. Yine sağlık için yapılan harcamalar her yıl katlanarak artıyor. Yine onkoloji servisleri dolup taşıyor. Yine tanı koymakta zorlanılan pek çok hastalık sebebiyle insanlar helak oluyor. Yapılan harcamaların büyük bölümünü koruyucu önlemlerin değil, agresif tedavi yöntemlerinin oluşturduğunu ve bunların da çok büyük kısmının akut bir iyileşmenin ya da ömür boyu mahkum olunan ilaç bağımlılıklarının ötesine geçmediğini gözden kaçırmamak gerekiyor.

Yaşamak bir haktır. Doğumla birlikte kazanılan bu hakkı, henüz anne karnındaki fetüse göz dikip zehirleyerek gasp eden vahşi kapitalizmin yarattığı gıda terörünü, hepbirlikte ve her an lanetlememiz lazımdır. Evimize, yanıbaşımıza, çoluğumuza, çocuğumuza usulca sokulmuş bu terörün her bir unsurunu ve uzvunu yok etmemiz, insan neslinin hakkıyla, layıkıyla, aklıyla, ahlakıyla, sağlığıyla yaşayabilmesinin tek yoludur.

Değişen çağlar içinde en tuhafı, ülkemizin içinde bulunduğu betonarme çağı olmalı. Ne yapana, ne alana, ne satana hayrı dokunacak kadar vasfı olmayan bu beton dikitler sonucu, bağı kopan, teması kopan, ilgisi kopan insan için toprak, sadece ölünce gömüleceği kasvetli bir kelimeye indirgendi. Oysa ki toprak tek özgürlüğümüz, toprak tek varlığımız, toprak tek güvencemizdir. Kirleterek, zehirleyerek tüm bereketini bozduğumuz bu topraklardan dileyecek özrümüz ise, bir umman genişliğindedir.

Dağa taşa, ağaca, binaya, köprüye, yola yazacak ve yazdıracak gücümüz yoksa, münferit olarak… O halde hiç değilse kendi göreceğimiz yerlere yazıp asalım derim ben. Her sabah ilk gördüğümüz, her akşam son gördüğümüz böyle bir slogan olsun. En azından hanehalkımızdaki herkes, her gün, evimize gelip gidenler her defasında bu yazıyı okusun. Belki ana babamızın, kardeşimizin yakınımızın da yapmasını sağlayabiliriz. Sadece kötü şeyler, virüsler, mikroplar değil, iyi şeyler de yavaş yavaş çoğalabilirler. Zaman alır ve belki o kadar zamanımız da yoktur. Olsun, başlamaya değer.

Aslında durumun vehameti ve zamanın darlığı, sokaklara dökülmeyi, yeri göğü inletmeyi, yemem de yedirmem de bu cennet vatanı elalemin zehrine diye haykırmayı, bu uğurda icabında kelle koltukta savaşmayı gerektirir. Ama lafla olmuyor. Taa ki, elmasından armuduna, sütünden peynirine, etinden sebzesine, hatta suyuna, havasına, yani toprağına, yani vatanına, yani canına cananına kastedildiğini anlayanlar artana değin, naiv de olsa romantik de, bir harekete başlamak, motoru ateşlemek gereklidir.

O zaman durmayalım, yerimizde oturmayalım, ağzımız açık izlemeyelim…

İki çift laf da biz edelim.

Biz Türkiye’yiz.
Millete gıda diye zehir yedirmeyiz.