KAÇMAK YOK!

Birileri, bizleri cehaletin kölesi yapmaya çalışıyor…

Akıl, mantık ve zekâ geçen her gün, en büyük hakarete uğruyor…

Eğitim sistemine, alenen tecavüz ediliyor…

Okumaktan, yazmaktan, sorgulamaktan uzak, tehlikeli bir nesil yetişiyor…

Kadının kalçasının boyutu, erkeğin de bel atındaki marifeti, toplumun, niteliğini ve başarısını belirliyor…

Birileri, bu durum neticesinde, dişlerini göstererek sırıtıyor…

Nefret salyalarını, en şiddetli haliyle akıtıyor…

Cana susamış…

Ama olsun…

İnadına;

Kaçmak yok!

***

En olmaz denilen şeylerin, olağanlaşmasına tanıklık etmek zorunda kaldı gözlerimiz…

Ufacık bir sineği bile incitmeye korkarken, kanın kokusunu kanıksamaya başladı tüm benliğimiz…

Dünyanın en misafirperver milletleri arasında sayılıyorken, kapı komşumuzu düşman sayar oldu yüreğimiz…

Tarihte, Kurtuluş Savaşı’nın olağanüstü zaferini yaşayabilecek kadar şanslı olmamıza rağmen, şimdi, paramparça oldu her bir yerimiz…

Müziğiyle, şiiriyle insana dokunmayı başarabilmiş bir kültür olduğumuzu unutarak, sıradan bir hayatın, en can sıkıcı sahnesinde, en zevksiz karakterlerinde birleşti ellerimiz…

Birileri, ayaklarını üst üste birleştirmiş…

Sigarasını tüttürüyor…

Zehir zemberek dumanı kirli, kibirli…

Ama olsun…

Yine de;

Kaçmak yok!

***

Umutsuzluğun en derinine inerek, kendi kendimizi boğmaya niyet ettik…

Mutsuz bir geleceğin temelini inşa ederek, hastalık yapan lanet mikrobun, vücudumuza girmesine izin verdik…

Görmemekte direterek, sonuçta, miyoba yakalandık; tedavi için uygun gözlüğü piyasada bulamadık…

Önümüze konulan suyun, kirli olduğunu bile bile içtik…

Yemek zehirliydi; aldırış dahi etmedik… Mideye indiriverdik…

Sancılar şiddetlenmeye başladı…

Kıvranmalarımız felaket…

Birileri, yumruğunu havaya kaldırmış…

Sevinç çığlıkları atmaya epeyce hevesli…

İntikam dolu…

Ama olsun…

Gene de;

Kaçmak yok!

***

Zar atar gibi yaşamaya başladık…

Yönümüzü kaderle, kısmetle belirliyor olduk…

Cini, periyi, hurafeyi yoldaş sayacak kadar gerçeklikten koptuk…

Dünyada yarattığımız cehennemimizle, cenneti düşleyebilecek derecede alçaldık…

Hayata en büyük zorbalığı yaparken, bir yandan da şeytanı taşlayarak, insanlık tarihinin, en büyük riyakârlığına
imzamızı attık…

Huzursuzluk, bu yüzden çok fazla…

Durumumuz, endişe verici boyutu da aştı…

Tam olarak yitmeye az kaldı…

Birileri, bu yok oluşun hayaliyle yatıp kalkıyor…

Hayli sabırsız…

Cehennemin ateşi, iştahını daha da kabartmış vaziyette…

Ama olsun…

Her şeye rağmen;

Kaçmak yok!

***

Topluma egemen olan duygu, korku…

Sindirilen şeylerin başını doğruluk ve bilgi aldı…

İyinin önüne sonsuz engeller yığıldı…

Tutunacak tek bir dalımız kalmasın diye, yepyeni filizler bile koparıldı…

Tüm bunlar yaşanırken;

Bu öykünün sonu nasıl biter?

Bilmiyorum…

Ama bildiğim ve emin olduğum bir şey var:

Birileri, hiçbir zaman tam anlamıyla amacına ulaşamayacak… Akıttığı o nefret salyaları, eninde sonunda boğazına
geri dönüp, nefesini kesecek… Sigarasının o uğursuz dumanının içinde eriyip, gidecek… Havaya kaldırdığı o
yumruk, en acınacak haliyle yere düşecek… Bizlerin, yok oluş hayaliyle daldığı, o sinsi uykularından bir gün uyanamayacak…

Çünkü, kaçmadan, terk etmeden, ihanet etmeden kalan iyiliğin zerresi dahi, gün geldiğinde, tüm kötülüğe galip gelmeye yetecek…

Aksisini düşünmek, doğa yasalarını inkârdır zaten…

İşte, tam da bu yüzden;

İnadına;

Kaçmak yok!