SONUN BAŞLANGICI OLARAK, CUMHURİYET

Sevgili ve aziz dostum,

Sizinle aynı fikirdeyim: Beklemek gerek. Şimdilik. Ama ne kadar zaman, nereye kadar, bilmiyorum.

Dünyanın uyuşukluğu 1914’te olduğundan çok daha büyük. İnsan, hemcinsi yaralanıp öldürüldüğünde siniyor, kıpırdamıyor. 1914’teki canavarlığı, her açıdan insani dayanak ve gerekçelerle açıklamaya çalışıyorduk.

Oysa şimdiki canavarlık, canavarca davranıştan çok daha beter olan canavarca açıklamalarla yüceltiliyor.

Ve dünya öylece durup bakıyor. Tabii düşünen ve yazan dünyadan söz ediyorum.

Şunu iyi kavramanız gerek: Goering türünde hasta bir canavarı, vahşiliği insani çerçevede kalan II.Wilhelm’den ayıran fark, 1933’ü 1914’ten ayıran farktır.

Aptalların aptallık, canavarların canavarlık, delilerin delilik yapması olağandır.

Ama bu gidişat intihar ve canavarlar kadar hasta, kafası karışık bir toplumun; aptallığı, canavarlığı, deliliği ne zaman idrak edeceği meçhul!

Sorun tam da bu ve ben, hasta çeperi sözlerle tanımlamak ve toplumun tamamını çürütmeden sağlam gövdeden ayırmak için zaman kaldı mı, bilmiyorum…

Çok geç olmasından korkuyorum.

Mümkün olduğunca kısa bir savaş arzulayacak hale gelmekten korkuyorum.

Ruh soyluluğu, bir noktadan sonra yapılması gereken görevi üstlenmemizi engelliyor ve hiç bir işe yaramıyor. Çünkü karşımızdakiler gerçek canavar ve onlar için biz, ne olursak olalım, tehlikeli Yahudilerden ibaretiz.

Oysa siz Yahudi olarak Birinci Dünya Savaşı’na karşı çıktınız, bense katıldım. Ama her ikimiz de savunduğumuz cephenin gerisine çekilmedik.

İnsanlığın meydan muharebesinde cephe gerisinde kalan Yahudiler de var.

Onlar gibi olmamak gerek.

Yahudi tragedyasını asla abartmadım, özellikle düzgün bir insan olmanın bile trajik hale geldiği şimdi, böyle bir abartı mümkün değil.

Asker ve subay olarak Yahudi değildim. Günümüz koşullarında bile Alman yazar olarak da Yahudi değilim.

Bizim Voltaire’e, Herder’e, Goethe’ye, Nietzsche’ye olan borcumuz, Musa’ya olan borcumuz kadar.

Böyle bir borç bazı sorumluluklar gerektiriyor:

Gerçek canavarlar tarafından tehdit altında olan canı ve yazını kurtarmak. Kadere teslim olmamak. Ve zamanı gelince, savaşmak.

Sanırım o zaman, çok yaklaştı.

Sadakat ve dostlukla,

JOSEPH ROTH

***

Okuduğunuz satırlar, 26 Mart 1933 tarihli uzun bir mektuptan alıntılar olup Stefan Zweig’a yazılmıştır.

Avusturyalı gazeteci ve yazar Joseph Roth, hayatının tehlikede olduğu Viyana’dan kaçıp Paris’e sığınmıştır. Yurttaşı Stefan Zweig ise aynı nedenle ertesi yıl Londra’ya gidecektir.

Her ikisinin eserleri de bu mektup yazıldıktan birkaç ay sonra, 10 mayıs 1933’te Berlin’de yakılan birinci otodafe, yani « inanç ateşi»ne atılmıştır…

Hitler ve emrindeki etkin azınlığın Alman devletini sivil bir darbeyle ele geçirip, Alman halkının ezici çoğunluğunu Nazizm denilen canavarlığa rızasıyla ortak ettiği süreçte; muhalif Almanların ruh halini, neler hissettiğini düşünürüm, zaman zaman.

Joseph Roth’un düşüncelerinde hem sorularımın yanıtını buldum, hem de kendi çaresizliğimi…

« Amok »un yazarı Zweig ve « Radetzky Marsch »ın yazarı Roth, Yahudilikleri ne düşünce, ne de eserlerinde terleyen aydınlardı. Elbette ki Stefan Zweig, Roth’tan çok daha büyük çapta, edebiyat tarihine damgasını vuran bir yazardı.

Ama her ikisi de yaşadıkları dönemi en doğru saptayan, hatta geleceği bire bir öngören düşünürlerdi. Naziler onları Yahudi oldukları gerekçesiyle, ama aslında Nazizm’e en doğru teşhisle direndikleri için yok etmek istiyordu.

Üniformalı ya da üniformasız zorbalık; dün de düşünen, yazan ve konuşan insanlığın düşmanıydı, bugün de.

Çünkü sulta rejiminin sorgulamadan biat ve itaat edecek bendelere, düşünmeden vuracak canavarlara ihtiyacı var.

***

Cumhuriyet gazetesi, bir kez daha, bir mutlak iktidarın daha hedefi.

Niçin tüm mutlakiyetçiler, devleti, hukuku, yasamayı, yürütmeyi, yani iktidarı mutlak yapan tüm güçleri ya bertaraf edip ya da ele geçirdikten ve hatta medyanın neredeyse tamamını dize getirdikten sonra yine de Cumhuriyet’e dikerler gözlerini?

Oysa Cumhuriyet adı büyük, olanakları küçük, hatta çoğumuzun özveriyle çalıştığı bir gazetedir…

Neden tahammül edemezler, küçücük varlığımıza?

Çünkü Cumhuriyet, onların çok korktuğu özgür düşünce ve söylemdir. Topuktaki dikendir. Cürmünden büyük yer
yakar.

Ve Cumhuriyet’i hedef almak, öyle ya da böyle daima bir sonun başlangıç haberidir.