HAYSİYET, FEDAKARLIK VE ISTIRAP

Eğer niyetimiz ve merakımız, insanı, toplumu veya hayatı açıklamak doğrultusundaysa, yapacağımız çalışmalar, düzgün çalışan ve tatmin edici bir mekanizma üzerine oturmalı. Tıpkı, bilimsel çalışmalarda olduğu gibi, birtakım şeyleri aşama aşama değerlendirmemiz gerek. Her aşama, mantık dâhilinde olmalı ve birbirinin tamamlayıcısı olma niteliğini taşımalıdır. Bunların yanı sıra, gözlemlenebilmeli ve içerisinde çelişkiye yer vermemelidir.

O halde, bilim hayatında da olduğu gibi, öncelikle bir soru ile başlayalım…

“Hayat, anlamlı bir şekilde nasıl var olur?”

***

Şimdi, aklımıza gelen ilk cevapları sıralayalım:

Aşkla…

Sevgiyle…

Yenilen yemeğin eşsiz lezzetiyle…

Solunulan havanın enfesliğiyle…

Tabloda görülen renklerin mükemmel ahengiyle…

Dinlenilen müziğin harika sesiyle…

Ayağa çarpan, köpüklü dalgaların, hissettirdiği o şahane soğuklukla…

Kuşun kanadında dolaşan müthiş özgürlükle…

Evet, bunların hepsiyle, hayat elbette ki güzel ve anlamlı… Fakat, bu cevapların hiçbir tanesi, sorunun tam karşılığı değil. Bunlar, bir merdivenin dördüncü basamağında yer alanlar… Dolayısıyla, aşağıda kalan ve henüz açıklamadığımız, diğer üç basamağı bulmamız gerekmekte…

***

O zaman şimdi, daha dikkatli düşünerek, ilk basamağa doğru yaklaşalım…

Burada bizi “Haysiyet” beklemekte…

Kelime anlamı, saygınlık, itibar, öz saygı… İnsanın, en önce kendine biçtiği değerle ilgili bir mesele… Son basamaktaki güzellikleri tatma yolunun, olmazsa olmazı… Onur, gurur, kişilik ve benlik gibi insani kavramlarla alâkalı bir sözcük…

Sıra, ikinci basamakta…

Bu basamağın adı da “Fedakârlık”…

Eşanlamlısı “özveri” olan bu kelime, bir amaç uğruna veya gerçekleştirilmesi istenen herhangi bir şey için, kişinin
kendi çıkarlarından vazgeçebilmesini anlatmaktadır. Buradan her ne kadar, ortada bir kaybın olduğu anlamı çıkabilecek olsa da, aslında, durum hiç de öyle değildir. Bu sadece bir yanılsamadır… Doğru, fedakârlıkta, “vermek” esastır. Fakat, bu vericiliğin sonunda birey, mutlaka alacağının farkında ve bilincindedir. Yani, fedakârlık, bir nevi, hayatın motivasyon kaynağıdır…

Gelelim üçüncü basamağa…

Bu basamağın üzerinde “Istırap” yazıyor…

Istırap, çilenin felsefedeki terminolojik karşılığı… Üzüntü, sıkıntı demek… Dördüncü basamakta yer alan harikuladeliklere en yakın olan bu çileli engel, insanoğlunu çeşitli sınavlara sokarak, onu bir anlamda testten geçirir.

“Olmak ya da Olmamak”ın cevabı, işte burada verilir. Bu zorlu imtihan sonrası, kişi ya sabredip zafere koşacak, ya da kaypaklık ederek tepetaklak aşağıya yuvarlanacaktır. Istırap basamağı, bu yönüyle gerçekten de, geri dönüşü olmayan bir seçim safhasıdır.

***

Son olarak da, bilimsel bir çalışma yaptığımızı unutmayarak, kendimizi doğrulamak adına, ulaştığımız bu basamaklar arasında mantıklı bir ilişki kuralım…

Yola, hayatını anlamlı kılmak amacıyla çıkmış bir insan, en önce “Haysiyet” sahibi olmalıymış, o vakit. Haysiyetli olmak, kişiye “Fedakâr”lığı kaçınılmaz hale getiriyormuş. Onurlu bir kişi, hayattan çalmak yerine, üretmesinin ve emek vermesinin gereğini anlayarak, özverili olmayı seçiyormuş. Bu seçimin, kendisine getireceği türlü “Istırap”lara da hazırlıklı oluyormuş. Çekeceği çilelerin, kendisini mutlu sona ulaştıracağının sarsılmaz hayaliyle, basamakları teker teker tırmanıyormuş…

***

Görülen o ki, cevaplarımız herhangi bir hata içermemekte… Ortada mantıksızlık ve çelişki de yok. Ayrıca, sistematik bir ilerleyiş söz konusu…

Lâkin, halen şüpheleriniz de varsa, ilk üç basamağı unutmuş, sevgili memleketimizi göz önünde bulundurarak, kafalardaki soru işaretlerini giderelim. Gelin, bu sefer tersten giderek, en sondaki basamağa odaklanalım ve kendimize sorular yöneltelim:

Gerçekten birbirimizi sevdiğimizi söyleyebilir misiniz?..

Aşkın saflığını, en son ne zaman hissedebildik?..

Duvardaki tablonun renkleri bir uyumu mu, yoksa bir karmaşayı mı yansıtmakta?..

Soluduğumuz havanın, her geçen gün ağırlaştığını, kim inkâr edebilir?..

Kuşlar özgür mü, bu ülkede?..

***

Bir şeyler ters gidiyor, uzun zamandan beridir…

Benliğimizi unutalı ve kendimizi yitireli bir hayli oldu…

Baştan aşağıya, yani topyekûn hırsızlığa alıştık; emek etmeden her şeye sahip olmak istiyoruz…

Kolay ve basit bir yaşamın yanıltıcı ihtişamına kapıldık; bu yüzden, giderek anlamsızlaştık ve yozlaştık…

Velhasıl üç şey kalmadı bizde:

Haysiyet…

Fedakârlık…

Istıraplı yola dayanabilecek bir yürek…