DEMOKRASİ DEMOKRASİYE KARŞI

Avrupa’dan zaten iki yüzyıl ilerde olan muasır medeniyet abidesi ülkemizin eşref saatini Mekke’ye ayarlayıp aradaki farkı iki saate çıkarmasının iyi yanı da var. Öğleden sonra bindiğim uçaktan, İstanbul’dan Paris’e bir saatte varmış gibi öğleden sonra indim.

Geçen çarşambaydı.

Kent merkezine doğru yol aldığım taksinin Mağripli şoförü, 1980’lerin sosyalist sloganı “Burada ve Şimdi” adlı radyoyu dinliyordu. Radyoya bağlanan Mağripli Fransız ya da göçmen dinleyiciler, Donald Trump’ın ABD başkanı seçilmesini yorumluyorlardı.

Hâlâ hayretler içerisindeyim, hemen hepsi Trump’ı alkışlıyor, üslubunu, samimiyetini göklere çıkarıyor, yendiği “establishment” yani seçkinlerin oluşturduğu nüfuzlular sınıfını temsil eden Hillary Clinton’ı yerden yere vuruyordu.

Hatta Fas kökenli bir göçmen: “Tamam biz Müslümanlardan nefret ediyor, zaten sevmek zorunda da değil, hiç olmazsa açık açık söylüyor. Keşke Fransa’yı yönetenler de aynı samimiyeti gösterse. Arkadaşlar, ekonomi çiçekler açarken size ihtiyaç vardı, çağırdık geldiniz. Artık herkese yeterince ekmek yok, kalanı kendi insanlarımıza paylaştırmak zorundayız. Siz yurtlarınıza dönün, işler iyiye gittiğinde yine çağırırız, gelirsiniz deseler, anlarız…” diye konuştuğunda, mikrofon tutan radyo muhabirinden “Vay!” diye bir ses çıktı. Bense dilimi yutamazdım!

***

Başkan Trump’ın ABD’ye binlerce km uzaklıktaki Fransa’nın Müslüman göçmenleri arasında sempati ve hatta empati uyandıracağı, doğrusu aklımdan geçmezdi…

Oysa günlerdir izliyorum, durum bu.

Aşırı sağdaki Fransa’yı temsil eden Ulusal Cephe’nin kadın lideri Marine Le Pen’in Trump kazandı diye bayram edişine ve 2017 Mayıs’taki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Trump’vari bir zafer kazanacağı iddiasına bakılırsa, dünya trendi de bu: Fabrikaları Çin’e, Hindistan’a vb. taşınınca işsiz kalıp yoksullaşan insanların küresel ekonomiye duydukları tepki, ilkel milliyetçilik duygularını ve ekmeğini kaptırdığı yabancı düşmanlığını körüklüyor.

Ne yazık ki tabanda gelişen bu gerçeği, halkın mikro dertlerinden çok makro ekonomiyle ilgilenen ve zaten büyük şirketlerin kuklası olmuş klasik politikacılar değil; halkın zorda kalınca komşusunu tanımayan genetik belleğine hitap eden popülist politikacılar gördü.

Küresel ekonomi büyük şirketleri semirtti, zenginlerin kazancını katladı ve nüfusun ezici çoğunluğunu oluşturan yoksulları makus kaderlerine terk etti.

Oysa demokrasi, halkın temsilcilerinin halkın yararını gözetmesi demekti.

O temsilciler, büyük şirketlerin borsa performansına halkın yararından daha çok önem verince; demokratik seçimler çoğunluk oylarıyla demokrasi karşıtı politikalar ve hatta faşizan rejimler üretir oldu.

***

Fransa’da uzun yıllar aşırı sağcı, ırkçı diye tanıtılan ve zaten lideri Marine Le Pen’in iktidara gelirse sığınmacıları, göçmen işçileri kapı dışarı edeceğini açık açık söylediği Ulusal Cephe’ye binlerce Müslüman Arap ve Asya kökenli Fransız yurttaşının üye olduğunu biliyor musunuz?

Kasabın bıçağına kellesini uzatmaya benzeyen bu tutumu incelediğinizde karşınıza çıkan gerçek hem ilginç, hem ürkünç.

Niçin Ulusal Cephe’yi destekledikleri sorulduğunda, bu göçmenler yeni göçmenlerin daha ucuza çalışıp ekmeklerini ellerinden almasından korkuyorlar. “Gelmesinler, artık başkasına yer yok!” diyorlar. Keza sığınmacılar, zar zor vardıkları yeri yeni gelenlerle paylaşmak istemiyor. Aşırı yığılma olursa, kendilerine yönelik tahammülsüzlüğün de artacağını düşünüyorlar.

Velhasılı dünya hasta ve adeta, uluslararası bir çatışmanın temelleri atılıyor.

Özellikle din ve etnik kimlik üzerine düşmanlık inşa ediliyor.

Küresel ekonominin kuklası politikacılar ve borsaya endeksli politikalar sayesinde bu noktaya gelindi.

Yunanistan’da SYRİZA, İspanya’da Podemos’nun izinde, popülizme düşmeden yeni bir demokrasi biçemi aramak gerekiyor. Çok geç olmadan bulmayı umarak.