DİBE DAHA ÇOK MU VAR?

Custeau’nun belgesel filmlerde ufak bir denizaltı ile okyanuslara daldığında oğluna sorduğu bu soru, son zamanlarda buralarda her nedense pek sık sorulur oldu.

Geçen yıl haftada birkaç kez duymaya başladığımızda irkilmiştik; şimdi günde beş-on kez sorulunca bu işte bir sıra dışılık sezmeye başladık.

Biz ne vakit dibe vuracağız?

Telefonla arayanların seslerinden, kendi gelip, yolda çevirip soranların yüzlerinden o “dip” denen şeyin bir an önce kavuşulmak istenen bir yer olduğunu sezer gibi oluyoruz; orası herhalde Nabukadnezar’ın asma bahçeleri ya da Nef’i’nin Bahar Kasidesi’nde “Âlem behişt, ender behişt..” şeklinde anlattığı bağlar gibi bir yer olmalı diye düşünüyoruz.

Acaba gerçekten cennet gibi bir yer midir, yoksa cennet gibi bir yere kat kat beton yığıp burasını bize “Her yerinden deniz görebileceğimiz, tenis kortlarında kuşların öttüğü, yapay derelerinde Japon balıklarının dolaştığı peşinatsız, bilmem kaç ay vadeli villalar” diyerek satmaya çalışan o müteahhitlerden biri mi yine kandırıyor bizi?

Bu bitmez tükenmez düşüşün sonunda varacağımız yer neresidir, neye benzer? Ancak dibe vurursak mı yeniden yükselip gün görür, insanca yaşayabileceğimiz bir ortama kavuşuruz?

Bu acele nedendir?

Galiba gidilecek yere kavuşmanın bu kadar çok istenmesi, oranın güzelliğinden çok buralarda şu anda önemli bir şeyin, mesela solunan oksijenin yetmezliğinden kaynaklanıyor.

Birine, “Buraların havası biliyoruz pek saf değil, karışık maddeler içeriyor ama bak biz pekâlâ idare ediyoruz” diyecek oldum; kızdı, “Tek derdimiz o değil. Havasından da kirli şeyler var bizi tedirgin eden” dedi.

Ondan mı kaçıyorsunuz?

“Biz kaçmıyoruz” dedi, “çocuklarımızın bu kirlilik içinde büyümelerini istemediğimizden çıktık bu yola.”

Musul’da, DAEŞ’ten kaçanlar gibiydiler, çoluk çocuk yokuş aşağı gidiyorlardı. Yüzleri süzgündü, yorgundular, sırtlarına çok ağır bir yük vurulmuş gibi iki büklüm olmuşlardı.

Aralarına karıştım ve ancak onlara yakın olduğumda, onlarla beraber koştuğumda gördüm ki, anladım ki onları batıran, bu kirli ve vıcık ortamda dibe doğru götüren sırtlarında taşıdıkları gereksiz bir yüktür. Böyle bir eyleme girişmeden bu öğrenilmiyor. Yol, bize, belimizi büken o yükten sıyrıldığımızda dibe vurmayacağımızı, yüzeye döneceğimizi öğretiyor. Bunu kimimiz şu kadar gün, kimimiz bu kadar hafta sonra anlıyor.

Böylece kıvama varıp yüzeye döndüğümüzde ne mi olacak? Dipte cennetlerin bulunduğuna inanmayan, dibi özlemeyen kuşaklar yetiştireceğiz!