DEMOKRASİ BÖYLE Mİ ANLATILIR?

“Demokrasi nedir? ‘Demokrasi’ kelimesinin kaynağı ‘demos’ (halk) ve ‘kratos’ (egemenlik) kelimeleridir; yani ‘Demokrasi’, halkın egemenliği demektir.”

Çocuklarımız, kitaplarda böyle tanımlanan demokrasi konusunda ne düşüneceklerdir?

Demokrasiyi kendilerine göre evirip çevirenlerin, keyiflerine göre tanımlayanların çok oldukları bir devirde işin gerçeğini nasıl algılayacaklardır? Bu yetmezmiş gibi birçok ülkede demokrasinin tam tersini yaşatmışların nasıl yüceltildiğini gördüklerinde bu tanımlamalar onlara ne ifade edecektir?

Mesela Romanya’da Çavuşesku’yu anlatan şu şiiri nasıl yorumlarlar?

“Bizi aydınlatan ışığın kaynağı ötelerden gelmiyor / Başkentimiz Bükreş’ten yükselmekte olan kendi Güneş’imiz var / Bu güneş, Komünist Partisi’ne ve ülkeye şeref veren Çavuşesku’nun kendisidir.”

Avusturya Hitler Gençliği Hareketinin Türküsü’nü dinleseler ne derler? “Führer’imiz / Sizi kutsayan çok kimse var / sizi sessizce kutsayan / sizle ömründe karşılaşmamış / ne kadar çok kimsenin / kurtarıcısısınız!”

Arnavutluğun diktatörü Enver Hoca için yazılmış olanlar onları nasıl etkiler?

“Sen dünya durdukça yaşayasın… / Sen zamanlarımızın gerçeğisin / Kartala kanatlarını veren sensin / Seni emziren annen yani Arnavutluk sana uzun ömür dilesin.”

Biz neyin ne olduğunu biliyoruz ama çocuklarımıza bunu doğru anlatamazsak daha kaç kuşak böyle harcanır gider.

Onlara acaba önemli kimselerin bu konuda anlattıklarını mı dinletsek?

Mesela Myanmar’dan Saharov Ödülü’ne, NobelSulh Ödülü’ne, Nehru Ödülü’ne, daha birçok uluslararası ödüle layık görülmüş olan Bayan Aung San Suu Kyi!

Myanmar’da 1990’da başında olduğu parti seçimleri kazandığı halde ordu, sonuçları kabul etmemiş, onu ev hapsine mahkûm etmişti. Evinden 15 yıl çıkamamış olan Kyi’nin partisi 2015’te seçimleri büyük bir çoğunlukla kazanınca bu sefer başbakanlığa eşdeğer bir rütbe ile yönetime katılabildi.

Aung San Suu Kyi, demokrasiyi, onun tam tersi olan diktatörlüğü tanımlayarak anlatmış:

“Temel insan haklarının varlığını kabul etmeyen bir sistemde korku günlük düzeni oluşturur. Hapsedilme, işkenceye tabi tutulma, öldürülme, arkadaşlarını, aileni, varını yoğunu yitirme korkusu.. Korkuların en kötüsü, insanların saygınlıklarını sürdürmelerine katkıda bulunabilecek en küçük bir cesaret belirtisini bile ‘aptalca’ ya da ‘gereksiz’ olarak damgalamak şeklinde kendini gösteren ödlekliktir… Buna rağmen en baskıcı rejimde de cesaret yükselir durur, çünkü korku uygar insan için doğal bir durum değildir.”

Galiba insanlar demokrasinin değerini diktatörlüğü gördüklerinde anlıyorlar; diktatörlüğü bir sonraki kuşaklara gereğince anlatabilmek için de bunu bizzat yaşamak gerekiyor.

Değil mi?