SORBONNE’DAKİ TÜRKİYE

Hayatın bilançosu, çocuklardır.

Evlat, ödül ya da cezadır.

Evlatsızlık ise cezadan olduğu kadar, ödülden de feragat.

Bu da bir seçim, bazen bir zorunluluktur. Elbette çocuksuz da iyi, doğru, hatta mutlu yaşanır, ama sınavsız olduğundan daha heyecansız ve bilançosu çıkarılamayan bir hayattır.

Oysa evladın sınavı bir ömrün, kavgaların, beynin ve vicdanın son toplamda doğruya mı, yoksa yanlışa mı harcandığının göstergesidir.

Eğer evlat ya da evlatlarınıza baktığınızda övünç ve sevinçle doluyorsa yüreğiniz, hayatınızı da başardınız demektir.

Tersi ise, tersi…

Evlat vardır, herşeyin en iyisi, hatta fazlası verilmiştir, ama adam olamamıştır. Ömür boyu ya hata yapacak, ya suç işleyecek, kurtarılsa bile eninde sonunda ziyan olacaktır. Çünkü kendisini yetiştirenler adam değildir, evladın hatası onların yanlışlığı ve sonuçta da cezasıdır.

Bir de evlat vardır, meşaleyi ebeveynin düşürdüğü yerden alır ve onurla taşımakla kalmaz, boynuz kulağı geçer misali, daha yükseğe, daha parlağa ulaştırır.

Paris’te böyle bir evlat tanıdım: Muratcan Sabuncu.

Adından anlaşıldığı gibi mahpus genel yayın yönetmenimiz Murat Sabuncu’nun oğlu. O kadar benziyor ki zaten babasına, adeta Murat’ın gençliği duruyor karşınızda…

***

Muratcan, Sorbonne Üniversitesi’nde uluslararası hukuk alanında yüksek lisans yapıyor. 30’dan fazla Türk öğrencinin öğrenim gördüğü bu dünyaca saygın eğitim mabedinde, ilk sosyal başarısını üniversitenin İnsan Hakları
Derneği başkanı seçilerek göstermiş.

Muratcan ve arkadaşları, Sorbonne İnsan Hakları Derneği çerçevesinde geçen hafta Cumhuriyet gazetesi ve Türkiye’de basın özgürlüğü konulu bir Agora düzenlediler. Sevgili Zeynep Oral’dan Paris’te olduğumu öğrenmişler, konuşmacıların arasına beni de kattılar.

Üniversitenin tarihi Turgot amfisinin dolu olmasına şaşmadım. Ama Agora’yı izlemeye gelen üniversite hocalarının çokluğuna şaşırdım.

Hepsi birbirinden pırıltılı, zeka ve birikimleri gençliğe değer veren erişkinlerin gözlerini yaşartacak kadar üstün öğrencilerin sadece birkaç günde hazırladıkları Agora’da; IFRI’de Türkiye masasından sorumlu Dorothee Schmid, Amnesty International’de Camille Blanc, Fransız PEN Club başkanı Philippe Pujas, Sınır Tanımayan Muhabirler genel sekreteri Christophe Deloire, Sorbonne hocaları François Xavier Lucas, David Soldini, Joan Divol, Valerie Robert gibi isimler söz aldı.

Muratcan’ın açılışını yaptığı Agora’da, onun gibi hukuk öğrencisi İdil Uzay Uzun ve Su Tuğcu konuşurken, boğazıma sevinçle hüzün karışımı bir hıçkırık düğümlendi. Fırsat verilen kızlarımız neler başarıyor…

***

Gecenin geç saatlerine kadar süren Agora’nın Rodriguez imzalı afişi, güzel ve anlamlıydı.

Konuşmaların içeriğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Ben de mahpus meslektaşlarımı tanıttım, dinleyicilere.

1986’da Cumhuriyet’in kapısında karşılaştığımızdan beri aziz arkadaşım, pek çok davada avukatlığımı üstlenen Mustafa Kemal Güngör’ü, aynı yıllardan öteye ayrılmadığımız ‘kitapların efendisi’ Turhan Günay’ı, 1990’lardan beri dostluğumuzun hiç eskimediği Murat Sabuncu ve Kadri Gürsel’i, yazılarını çok özlediğim Güray Öz ve Hakan Kara’yı, çizgilerini aradığım Musa Kart’ı, kişisel yakınlığım olmasa da tutuklanmalarına isyan ettiğim Önder Çelik, Akın Atalay ve Bülent Utku’ya yöneltilen haksız suçlamaları anlattım…

Ama Sorbonne’un görkemli kapısından çıkarken, kafamda yalnız Muratcan Sabuncu’nun içimde baharın bir gün geleceği umudunu yeşerten sözleri çınlıyordu: ‘Bizi gömmeye çalıştılar, bilmiyorlardı ki zaten tohumuz biz… Ve bir gün kocaman ağaçlardan bir orman olacağız. Yapraklarımız yüz bin yürek gibi çarpacak. Dallarımız tüm dünyayı kucaklayacak. Susuzluktan çatlamış çöllerde beyaz güller gibi açacağız ve dikenlerimizle gökleri deleceğiz…’

Ben bu gençliğe inanıyorum. Dediğini yapar.

Yolunuz açık olsun, evlatlar!