JOKO’NUN DOĞUM GÜNÜ!

Roland Topor’un adını ve sanatını ilk kez, 1989 yılında Marquis de Sade’ın hapisane güncesi gibi hayal ettiği « Le Marquis » çizgi filmiyle keşfettim.

Sevgili Serra Yılmaz’la sözleşip, çocuklarımıza Fransız Devrimi’nin 200. Yıl kutlamalarını göstermek için Paris’te buluşmuştuk. Kutlama programında yer alan «Le Marquis »nin gösterimine de zaten çizgi filmdir, o yıllarda ilkokul öğrencisi Ayşe ile Gökçe eğlenir, diye girdik…

Çocuklar eğlendiler miydi, doğrusu anımsamıyorum. Ama Serra ile ben, filmden vurgun yemiş gibi çıktık!

O günden öteye hayran olduğum, yayımlanan tüm eserlerini okuduğum sanatçıyla 1994 yılında bir kış gecesi, yine Paris’te tanıştım. Masasında Komet, Yüksel Arslan, Selçuk Demirel ve… Daniel Colagrossi vardı.

Türkiye’yi ve Türkleri çok seven Roland, geceleri yaşardı. Ona sabaha kadar eşlik edebilen uykusuzluğa dayanıklı dostlarından en yakını, elbette Daniel’di.

Ben de Roland’ın yakın çevresine Daniel kontenjanından girdim. Güneşin doğuşuna kadar uzayan geceler boyu, Paris’i Roland’ın yanında, onun rehberliğinde yaşadım. 1997 yılında ansızın ölüp biz sevenlerini öksüz bırakana kadar da peşinden hiç ayrılmadım.

***

Zekası, birikimi ve yaratıcılığı alışılmışın çok üstünde, tiyatrodan sinemaya, resimden romana geniş bir yelpazede eser veren; sınırlanmayı ve sınırlamayı reddeden bir sanatçıydı. Elinin değdiği her iş, trajik bir komedi ya da komik bir trajediye dönüşüyordu.

1996 yılı, Roland Topor için zorluklarla dolu bir yıldı. Dostuma bir jest yapmak istedim.

Bütün oyunlarını okumuş ve seyretmiş, en çok da Joko’nun Doğum Günü’nü beğeniyordum. Etkisinde kaldığım için heyecanla ve kısa zamanda çevirdiğim oyun, aynı yıl Mitos Yayınları tarafından basıldı.

Türk Lirası’nın altı sıfırlı, Fransız Frankı’nın da esamesinin okunmadığı zamanlardı.

Yayınevinden aldığım mütevazi telif ücretinin tamamını Amerikan dolarına çevirip Paris’e dönüşümde yine bir kahvede buluştuğumuz Roland’a verdim.

Çok duygulandı, "Uzun süredir dolar görmemiştim!" diye bir kahkaha atıp boynuma sarıldı. Dostumu az bir süre için de olsa rahatlattığımı düşünüyordum. Ne gezer! Roland Topor, bütün telif ücretini o gece hepimize ziyafet çekerek harcadı…

***

Roland Topor’un yazdığı en çarpıcı oyunun Türkiye’de sahnelendiğini görmesini, çok sevdiği ülkemize gelip Joko’nun Doğum Günü’nü Türkçe seyretmesini çok isterdim. Ama kısmet olmadı. Roland Topor genç ve dinç öldü; teknik anlamda sahnelenmesi çok zor bir oyun olan Joko’yu ülkemiz tiyatrolarında görmek için tam yirmi yıl beklemek gerekti.

1996’dan beri kitaplığımdaki incecik bir kitapçıkta saklanan Joko’nun Doğum Günü, sonunda bu yıl bir değil iki tiyatro sahnesinde görücüye çıktı.

İstanbul’da Yolcu Tiyatro ile Ankara’da Devlet Tiyatrosu tarafından sahneye konuldu ve oynanıyor.

Ülkenin en köklü sanat kurumlarından Ankara Devlet Tiyatrosu ile özel ve genç bir kuruluş olan Yolcu Tiyatro’nun mizansenleri birbirinden kuşkusuz çok farklı. Her ikisinde de daha yeni oynanmaya başladı oyun, aktörler ısınmadalar henüz…

Yolcu Tiyatro’nun yorumunu ilk kez Aralık sonunda, Ankara Devlet Tiyatrosu’nun yorumunu ilk kez Ocak başında göreceğim. Ve çok heyecanlıyım. Aynı zamanda korkuyorum da!

***

İnsanların, kolay paraya teslim olduktan öteye kimliklerini nasıl yitirdiklerini, nasıl insanlıktan çıktıklarını hayal edilebilecek en çarpıcı metaforlarla gözler önüne seren Joko’nun Doğum Günü, olağanüstü güçlü bir oyun olduğu kadar; aktörlerin sıradışı fiziki performans göstermesi gereken çok güç bir oyun.

Oyuncular aşırı yorulabilir, havlu atabilir ve tiyatrolardan biri de oyunu repertuardan çıkarabilir. Daha önce oldu bu, yaşadım.

Dolayısıyla kalp çarpıntılarıyla bekliyorum: Ankara Devlet Tiyatrosu mu daha dayanıklı çıkacak Joko’ya, yoksa İstanbul’daki Yolcu Tiyatro mu? Ya da hangisi önce yorulacak?

Sömürücüleri çok para veriyorlar diye sırtında taşırken sonunda üstüne yapışan ve onlara yem olan Joko’nun doğum gününü nasıl kutladığını görmek isterseniz, bence acele edin. Oyun Ankara ya da İstanbul’da, hatta her iki yerde de sahneden kaldırılabilir.

Hani çok istenen kız bazen evde kalırmış ya, öyle bir ihtimalden korkuyorum…

Gerek Ankara, gerekse İstanbul’da birer kez dünya gözüyle görsem, gam yemeyeceğim!