« SAHİP OLMAK » MI YA DA « OLMAK » MI?

Tüm yaşadıklarımız, başımıza gelen bütün şeyler, acılarımızı ve sevinçlerimizi yaşama şekillerimiz, kederlerimiz, değişmez ve sarsılmaz bir gerçeğe dayanır: Düşünebilme yetimize… Bu realitenin diğer bir karşılığı, hayata bakış felsefemizdir. Felsefe kelimesinin eş anlamlısı “düşünbilim” olarak biliniyor. Yani, düşünme ediminin bilimsel olarak irdelenmesi, analiz edilmesi manasını taşıyor. Davranışlarımız, kafamızın içinden geçenlerin bir sonucu olarak doğuyor. Bir diğer deyişle, nasıl düşünüyorsak öyle davranıyoruz. Ve elbette ki bu davranışlarımızın neticesinde, ya hayatımızı anlamlı ve coşkulu bir hale getiriyor, ya da nice bedeller ödeyerek yaşamımızı bir cehenneme dönüştürüyoruz.

Olaylar ve durumlar arasında, sağlıklı bir biçimde neden-sonuç ilişkisi kurabilmişsek, hayat tarafından ödüllendirilirken, öte taraftan bu bütünlüğü yakalayamamışsak koca bir ömrü acı çekerek geçiriyoruz.

***

Düşünme yoksunluğu ve beraberinde getirilen fikirsizlik, nesilden nesle aktarıldığında da esas tehlike işte o zaman başlıyor. En basit meseleler hakkında bile doğru düşünemeyen bir kitlenin çocukları, bu talihsiz mirası devralarak, sefaletin ebediyete dek sürmesine yol açıyorlar. Toplum, kuşaktan kuşağa kök salan bu sefilliğin kurtuluşunu, bir şeylere sahip olmaya indirgediği anda da en büyük yanılgıya düşüyor. Ne kadar çok deli gibi tüketirse ve ne kadar çok harcarsa sefaletini bastırabileceğini sanıyor. Bir nevi kendi kendini avutuyor, daha da doğrusu kandırıyor.
Ne yazık ki, elde edilen ne bir başarı, ne bir ün, ne bir şöhret bu kandırmacanın üstesinden gelebiliyor. İnsan sürüsü, bu aldatmacayla kendinden, özünden, benliğinden git gide uzaklaşıyor. Ne olduğunu, nasıl olduğunu bilememekten dolayı ortaya hiçbir güçlü yaratı koyamıyor. Çünkü, insancıklar emek vermenin ve özveriyle yaşamanın ne anlama geldiğini bilmiyorlar.

***

“Emek” ve “fedakârlık” kişinin kendini var etmesiyle ilgili kavramlar… Var olmaya, esas kimliğini keşfe çıkmaya hevesli bireyler, gerçek manada emek vermekten ve fedakârlık yapmaktan çekinmiyorlar. Böylelikle, düşünmeyi öğrenmiş, kendini gerçekleştirme meraklısı olan beyinler neticede, yaptıkları tercihlerle, takındıkları tavırlarla ve ürettikleriyle hem kendilerini, hem de hayatlarını anlamlı kılmayı başarabiliyorlar.

Bu kural, dünyadaki toplumlar ve milletler için de hiç şaşmaz bir şekilde işliyor. “Nasıl?” diyorsanız, felsefeyi, okumayı, sorgulamayı kendilerine ilke edinmiş Batı medeniyetlerine şöyle bir göz atabilirsiniz. Yaptığınız bu kısa gözlem gezintisi sonrasında da, kafanızı düşünme fakiri Ortadoğu memleketlerine çevirerek, aradaki devasa farkları bir kenara not edebilirsiniz. Üretmeyen, akılsızlığı nihayetinde yaşadığı her felaketin ardından Allah’a ve kitaba sığınan yüzü kızarmazların, adeta bir yok oluşu resmetmelerine tanıklık ederken, “Nasıl?” sorusunun cevabına otomatikman ulaşacaksınız.

Elbette, dünyadaki hiçbir medeniyet, hiçbir millet tam anlamıyla mükemmelliği temsil etmiyor. Konuşmaya kalktığımızda, birçok hatayı, bir sürü olmamışlığı ele alacağımızda hiç kuşku yok. Fakat, bu, temeldeki bariz farklılıkları göz ardı edeceğimiz anlamına katiyen gelmiyor, gelemiyor…

Evet, şunu kabul edelim ki, düşünmeyi bilen Batı uygarlıkları hayatı coşkulu bir şekilde yaşarken, fikirsizliğin bataklığında yüzen Ortadoğu halkları ayaklar altında eziliyor. Batı, aydınlanmaya başladığı günden beridir, bıkmadan ve usanmadan üreterek, araştırarak hayata biraz daha sıkı sıkıya tutunmuşken, Ortadoğu karanlığın esaretinde sadece tüketerek, kendini uçurumun kenarına biraz daha yaklaştırıyor.

Öyle ki, yazdığım bu yazının başlığını bana, Alman ruhbilimci ve yazar Erich Fromm’un “Sahip Olmak, ya da Olmak” adlı kitabı attırıyor. Yine Alman filozof Karl Marx’ın “Sahip olduklarınız ne kadar çoksa, o kadar azsınız.” sözünden esinlenerek yazıyorum buradaki birçok cümlemi…

***

O halde, şimdi de ne Batı ne de Doğu olmayı başaramayarak, ortada kalmış ve maalesef kendini kaybeder duruma düşmüş ülkemize bir bakalım. Samimi olarak kendimize, cevabı zaten çok açık olan bazı sorular yöneltelim:

Bu ülkede, para, ün, şöhret vs. mi, yoksa beyinde biriktirilenler mi daha çok prim yapıyor?

Bu topraklarda, neden haklılar acımasızca sürgüne gönderilirlerken, haksızlar baş tacı yapılıyor?

Niçin, iyinin ve kötünün konulacağı kapların yerleri daima karıştırılıyor?

Çocuğunu, doktor, avukat, öğretmen yapmadan evvel, düşünebilen bir canlı yapmaya uğraşan ana-babaların sayıları neden az?

Popülaritenin, magazinsel yaşamın aldatıcı ışıkları o denli kuvvetli miydi de, kendimizi onun esiri yapıp, sığ bir hayatı kendimize reva gördük?

“Emek”in ne olduğunu kavramak çok mu zor geldi de, tembelliği akıllılık sayıp, kısa yoldan köşe dönmeyi en büyük başarı saydık?

Özveriyi, enayilikle bir tutarken, kendimize büyük bir hakarette bulunduğumuzu nasıl oldu da anlayamadık?
Aldıkça, kazandıkça, ismimizin önüne nice sıfatları dizdikçe, ne oldu da dur durak bilmeden azaldık?..

***

Sanırım, hayatımızda “Olmak” kısmını es geçtik… Vaziyet bu olunca, sahip olduklarımız da hiçbir anlam ifade etmedi… Bu yüzden, kalıcı hiçbir şeyin sahibi olamadık…

Öyleyse, durum böyleyken ve giderek hiçliğe doğru adım adım yaklaşmışken, lafı Marx’ın ünlü sözüyle kapatmakta fayda var:

“Sahip olduklarınız ne kadar çoksa, o kadar azsınız.”

Bu yeni yılda, “Sahip Olmak”tan ziyade “Olmak” meraklısı, düşünebilen çocukların dünyaya gelmesi dileğiyle…