YÜKSELEN DOLAR, DÜŞEN DEMOKRASİ!

Devlet yönetiminde süreklilik esastır. Söz konusu süreklilik, devlet adına yapılan ya da kabul edilen düzenlemelerin yasama ve yürütmeyi geçici olarak üstlenen insan ve kurumların ömrüyle sınırlı olmadığına işaret eder.

Türkiye, Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’ni 6 Nisan 1949’da onayladı. Dolayısıyla bildirgenin maddelerine uyacağını taahhüt etti.

Evrensel İnsan Hakları’na göre:

Herkes, haklarının vecibelerinin veya kendisine karşı cezai mahiyette herhangi bir isnadın tespitinde, tam bir eşitlikle, davasının BAĞIMSIZ ve TARAFSIZ bir mahkeme tarafından adil bir şekilde ve açık olarak görülmesi hakkına sahiptir.

Hiç kimse keyfi olarak mal ve mülkünden mahrum edilemez.

Her ferdin fikir ve fikirlerini açıklamak hürriyetine hakkı vardır. Bu hak ve fikirlerden ötürü rahatsız edilmemek, memleket sınırları mevzubahis olmaksızın malümat ve fikirleri her vasıta ile aramak, elde etmek veya yaymak hakkını içerir.

Her şahıs saldırısız toplanma ve dernek kurma ve derneğe katılma serbestisine maliktir.
Herkesin menfaatlerinin korunması için sendikalar kurmaya ve bunlara katılmaya hakkı vardır.

Oysa Türkiye’de yukarda sıraladığım hakların hiç biri artık var olmadığı gibi, bazıları bizzat devlet tarafından ya yasaklandı, ya da yok sayıldı.

Zaten yargı da artık bağımsız değil.

***

Türkiye, Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’ni esas alıp ayrıntılandıran Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni 18 Mayıs 1954’te onayladı. 28 Ocak 1987’de AİHM’ye bireysel başvuru hakkını tanıdı. AİHM’nin zorunlu yargı yetkisini de 28 Ocak 1990’da kabul etti.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne göre:

Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal açıdan sabit oluncaya kadar suçsuz sayılır.

Bir suç ile itham edilen herkes, kendisine yöneltilen suçlamanın niteliği ve nedeninden kısa zamanda, anladığı dilde ve ayrıntılı olarak haberdar edilmek hakkına sahiptir.

Kendi kendini savunmak veya seçeceği bir avukatın yardımından yararlanmak; iddia tanıklarını sorguya çekmek veya çektirmek, savunma tanıklarının da iddia tanıklarıyla aynı koşullar altında çağrılmasının ve dinlenmesinin sağlanmasını istemek hakkına sahiptir.

Türkiye, OHAL gerekçesiyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne uyma taahhüdünü
askıya aldı.

Soruşturma açılan kişiler yargı kararı beklenmeden işten atılıyor, maaş ve emekli maaşları kesiliyor; şirketlerin banka hesaplarına tedbir kararı yerine düpedüz el konuluyor…

***

Bir suç ile itham edilen kimileri, bazen günler, bazen haftalarca nerede oldukları, neyle suçlandıkları bilinmeden sorgulanıyor. Cumhuriyet’in tutuklu gazetecileri iki ayı aşkındır isnat edilen suçlara dair iddianame bekliyor; herhangi bir sanığın seçtiği avukatı hapisane yönetiminin gözü tutmazsa, başka avukat atanıyor, vb.vb…

OHAL gerekçesiyle Fransa ve Ukrayna da AİHS sözleşmesini askıya aldılar. Ukrayna’yı bilmem, ama Fransa’da soruşturma sürecinde kimse işten atılmadı, gelirine ve hesaplarına el konulmadı, özgür basın engellenmedi, gazeteciler tutuklanmadı, toplumda insan haklarının ihlaline ilişkin bir algı oluşmadı, insanlar korkudan susmadı… Neden?

Çünkü kriz, savaş ve ulusun varlığını tehdit eden tehlike zamanları askıya alınabilen AİHS’nin her koşulda uyulması zorunlu 4 maddesi var.

Bu maddelerden bence en önemlisi, « Hiç kimse işlendiği zaman ulusal ve uluslarası hukuka göre suç oluşturmayan bir eylem ya da ihmalden dolayı suçlu bulunamaz, » kuralı.

Ama Türkiye’de en çok rastlanan insan hakkı ve hukuk ihlali de AİHS’nin askıya alınamayan bu kuralına uymayarak yapılıyor.

***

İnsanlar, en veciz örneği tüm suçu Cumhurbaşkanına ‘çay vermem’ demek olup sekiz gün hapis yatan Cumhuriyet gazetesi kantin işletmecisi Şenol Buran vakasında görüldüğü gibi; salt Cumhurbaşkanını ya da hükümeti eleştirdikleri, hatta geçerli Anayasa’nın « değişmez » maddesi laikliği savundukları için tutuklanıyorlar…

Ve sonra dolar niye yükseliyor, niçin Türk parası hızla değer yitiriyor, diye şaşılıyor.

Gelsin dış mihraklar, uluslararası faiz lobisi, gaz lobisi, saz lobisi, işkembeden komplo teorileri ortaya atılıyor.

Kapital, demokrasi sever. Demokrasiye yaklaştığınız ölçüde gelir, uzaklaştığınız ölçüde gider.

Eğer demokrasi OLMAMAK lüksünüz varsa, Rusya gibi, İran gibi arkanızın sağlam, yeraltı zenginliklerinizin bol, enerji kaynaklarınızın mebzul ve ülkenin en azından Çin gibi, TARIMDA kendine yeter olması gerekir.

Oysa bizim ülkemiz artık hiç bir alanda kendine yeterli değil ve her yaşamsal ihtiyaç için ithalat yapmak zorunda!

Ben demiyorum ki Türkiye ile uğraşmıyorlar…

Kuşkusuz uğraşıyorlar. Ama başardıklarına göre, demek ki zayıf bir duvar, bir gedik var ki sızabiliyorlar.

O gedik, « fiili» başkanlık rejiminde açıldı.

Şimdi « edebi » zemine kavuşunca mı onarılacak?