ATATÜRK’E ÇATMANIN DAYANILMAZ CAZİBESİ

Demokrasinin rafa kaldırılıp, tek adam diktasının anayasal tescilini amaçlayan Anayasa değişikliği görüşmeleri sırasında, Bekir Bozdağ şöyle demiş:

-Bu yeni bir şey değil, Atatürk ve İnönü de partili cumhurbaşkanları idiler.

Atatürk’e çatmanın dayanılmaz cazibesinden bir türlü kendilerini kurtaramayanlar da bunun üzerine hemen eski defterleri ortaya döküp, güya eleştirilerini sundular:

-Doğrudur, ama şimdi siz de aynı şeyi yapıyorsunuz.

El insaf! Amaçları laik cumhuriyeti kurup, pekiştirip,güçlendirmek olanlar ile, onu
yıkıp kalıntılarını süpürmek isteyenler arasında nasıl bir ayniyet olabilir ki?

Tarihsel olayları irdelerken, dönemin koşulları içinde değerlendirmeyip, geçmişe sanki günümüzün koşulları o zaman da mevcutmuş gibi bakarak, yargıya varmak cehalet ile saçmalık arasında kolan vurmak sonucunu doğurur ve “Fatih insan haklarına saygılıydı”gibisinden anakronik safsataların telaffuzuna yol açar.

Fatih zamanında insan hakları diye bir kavram yoktu ki, hükümdar ona saygı göstersindi.

Kuvvetler birliği ilkesinin ürünü olan 1921 Anayasasına göre hareket eden ve kurtuluş savaşını zafere yönelten birinci Meclis döneminde de, Cumhuriyeti ilan eden ikinci Meclis döneminde de, kuvvetler ayrılığı, daha toplumsal yaşamımızda kök salmış bir kavram değildi.

***

Bu gerçeği saptadıktan ve iki dünya savaşı arası dönemde sanki Türkiye’de demokrasinin koşulları olgunlaşmıştı da, Atatürk ve İnönü engellemişlermiş gibi bir yargının insafsızın ötesinde abes olduğunu vurguladıktan sonra, hemen belirtelim:

Aklı başında hiç kimse Atatürk ve İnönü dönemlerinin demokrasi olduğunu ileri sürmez.

Aklı başında hiç kimse, tek parti dönemi yöntemleri ve kurumlarıyla 21. yüzyılın sorunlarına çare bulmaya, dertlerine deva olmaya kalkışmaz.

Bu gerçeğin altını böylece çizerken, başka bir gerçeği de görmezden gelemeyiz:

Tek parti dönemi, o dönemin Cumhurbaşkanı ve tek partisinin de, Genel Başkanı olan İnönü’nün önderliğinde , herhangi bir zorlama ve tehdit olmaksızın, siyasal iktidarın iradesiyle, tersine, yani çok partililiğe dönüşmüştür.

Bu dönüşüm sürecinin en önemli kilometre taşlarından biri de, dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün Hükümet’in baskısından yakınan muhalefet partisi DP’nin lideri Bayar ile Başbakan Recep Peker’i Çankaya’ya çağırıp, dinledikten ve Bayar’a baskı uygulanmasına izin verilmeyeceği konusunda teminat verdikten sonra, gazetelerde 12 temmuz 1947 günü yayınlandığı için 12 temmuz beyannamesi diye anılan, açıklamasında şunları söylüyordu:

-Ben Devlet Reisi olarak, kendimi her iki partiye karşı da müsavi derecede vazifeli
görürüm.

Cumhurbaşkanı İnönü ,18 eylül 1947 de verdiği demeçte ise şunu açıklıyordu:

“müfrit ve mutedil idare amirlerine her iki partiye karşı eşit şekilde vazife yapmak mecburiyetinde oldukları ve memur kaldıkları müddetçe herhangi bir şekilde partizanlık yapamayacakları yönünde kati talimat verdim”

14 mayıs 1950 seçimleri gerçekten bu teminat altında yapıldı ve iktidar el değiştirdi.

***

Sonuçlarına bakıldığında tek partinin öyküsü otoriterlikten demokrasiye dönüşümün, çok partili dönemin öyküsü ise demokrasiden istibdada dönüşün öyküsüdür.

Biri laik cumhuriyeti kurmak pekiştirmek, öbürü yıkmak peşinde olan ve her ikisi de, haklılıklarını bu amaçlarında arayan iki iktidarın arasında herhangi bir ayniyet olamayacağı hususunu da bir kez daha vurguladıktan sonra Atatürk döneminin meşruiyeti konusuna gelelim:

Meşruiyet konusunda çağdaş ölçüt şudur:

Eğer bir iktidar topluma işbaşına geldiğinde var olandan daha fazla, hukuki, sosyal, ekonomik politik hak sağlamışsa, demokratik meşruiyete sahiptir, sağlamamışsa değildir.

Bütün dönemleri bu ölçüye vurun! Kimin ne kadar meşru olup, olmadığını rahatlıkla görürsünüz; tabii eğer izanınız Atatürk’e takmanın dayanılmaz cazibesi tarafından malul kılınmadıysa…