HAYALLER SATILIK, GERÇEKLER BEDAVA!

Paris’te bir ‘bal’ dükkanı.

1921’den beri arıcılıkla uğraşan bir aile, doğanın belki de en yararlı ve çalışkan canlısı bu minik kanatlıların dünyaya tatlı armağanı balı değerlendiriyor.

Değerlendiriyor diyorum, çünkü yaptıkları iş balı kovandan alıp satmak değil. Türkiye’de hayal bile edilemeyecek incelikte bir zanaat: çiçeğinden kovanına tüm altyapısı organik bir ortamda 40’tan fazla bal çeşidinin yanısıra ballı iksirler, ev ilaçları, kozmetik üretiliyor. Dünyanın en kaliteli arı sütü, propolis ve poleni elde ediliyor.

Sanayileşmeyi kesinlikle reddeden orta ölçekli işletmenin merkezi, Ortaçağ şatolarıyla ünlü Loire vadisinde 18.Yüzyıldan beri var olan bir değirmen. Arıların bal topladığı vadi, zaten kimyasına dokunanın yandığı sit alanı.

İşletmenin AB’nin çevreci ‘bio’ patentine sahip laboratuarı, doğaya dönük yeni teknolojilerin bir tapınağı.

Bizler, Türkiye’de en fazla altı, bilemedin yedi çeşit bal tanırız: Çiçek, çam, kestane, kekik, Karakovan. Bir de devletlilerin ulaşıp halkın avucunu yaladığı Anzar ile kah bulunup, kah bulunamayan Deli Bal.

***

Ülkemizde ucuza satılan bal, bol katkılıdır. Katkı maddesi keşke şeker olsa daha az zarar verirdi; ama hayır, glikoz denilen çok zararlı mısır şurubu vardır içinde. Pahalı ve katıksız olduğu varsayılan bal da zaten ev bütçesini yakar…

Oysa başka Avrupa ülkelerine göre aslında pahalı bir yer olan Fransa’da, ortalama bal fiyatı Türkiye’dekinin yarısı.

Hem de katkısız! Paris’teki özel dükkanda ise en iyi balı, bizim ülkemizdeki vasat bal fiyatına alabiliyorsunuz. Biricik zorluk; akasya, lavanta, portakal, mandalina, limon, badem, kestane, Jura çamı, süpürge otu falan derken her kavanozu açtığınızda buram buram çiçek özü kokan ballar arasında bir seçim yapmak…

İnsan üzülüyor.

Fransa’nın bir buçuk katı yüzölçüme sahip Türkiye; doğanın harikalar diyarı, yeryüzü cennetiydi bir zamanlar.

Topraklarında yetişen herşeyin kalitesi bırakın Fransa’yı, tüm Akdeniz ülkelerindekinden üstündü.

Bugün ise tam tersi.

***

Yurtdışı muhabiri olduğum yıllarda karpuzun hasını, portakalın özünü, şeftalinin kadifesini yiyebilmek için dört gözle sılaya dönmeyi beklerdim. Şimdi tüm meyvelerin, sebzelerin en kötüsü Türkiye’de yetişiyor. « En iyisi » bizde diyebileceğim ne eti kaldı, ne sütü, ne unu, ne de herhangi bir ürünü…

Tereyağ tereyağ kokmuyor artık, kuşkusuz siz de farkındasınız.

Nasıl bu hale geldik?

Kim tarümar etti bu ülkenin milli servetlerini, kim sattı tarımını, hayvancılığını çokuluslu sözde gıda, özde kimya ve ilaç şirketlerine; çocuklarımızın kanserli doğmasına bile yol açan zehir lobilerine, kim yasakladı yerel tohumların satışını, kim, kim?

Bu cinnet ülkede, gerçekler bedava, hayaller satılık.

Satılık hayallerle avutuluyoruz, uyutuluyoruz; boşuna çobanlık yarıştırmıyor devleti yönetenler, koyun gibi güdülüyoruz.

Satılık hayallerde, şarkılarla türkülerle tarlalardan (tarım ilaçlı) çaylar topluyoruz. Sonra marketten poşet çay alıp, folklor takımı tarladan eliyle topladı diye içiyoruz.

Satılık hayallerde, sanayi bisküvi ve pastalarının (kimyasal aromalı) kokusundan anne eli değmişmiş de, çocukluğunun tadıymışmış da gibi abuk sabuk anılar üretiyoruz.

***

Satılık hayallerdeki abur cubur reklamlarını, asla bir Arap sabunu gibi temizlemeyen, ama suları kirleten deterjan yarıştırmalarını, evleri zehirleyen kimyasal kokuları göre göre, reklam sektöründen nefret eder oldum.

Biz ne zaman mutluluğun doğal ve vücudumuzun yaşayan bir doğa harikası olduğunu unuttuk?

Ne zaman birbirinin aynısı bir daire, bir araba, bir de AVM’ye ayarladık sevinç dozumuzu?

Bedava gerçeklere gelince…

Bir millet silahlanıyor. İstanbul’un en daireli, en arabalı, en AVM’li semtlerinde geceleri takır takır silah sesleri duyuluyor. Kaşının altında gözün var diyen dövülüyor, gözünün üstünde kaşın var diyen vuruluyor. İşsizlik, dağlar gibi. Ülkede işlenen tecavüz, cinayet, yaralama, hırsızlık, dolandırıcılık suç tutanaklarını üst üste koysanız, kutupları kaplar. Nasıl kaplamasın? En doğru sözdür: İmam geğirirse, cemaat kusar. Elbet suç kusuyor bu ülke, suç!

***

Ya biz suçsuzlar, silahlanmayanlar, mutluluk arayanlar ne yapıyoruz?

Hayallerimizi süsleyen beton yığınının içindeki beton kutularda oturuyor, üstüne titrediğimiz arabanın içinde trafiğin açılmasını ve AVM’ye gitme gününün gelmesini bekliyoruz.

Ama hepimizin içinde, bedava gerçeklerin en gerçeği olarak, müthiş bir endişe var. Bu endişenin eskisine « ne olacak bu memleketin hali » denirdi, yenisine « yarın ne olacağız » deniyor. Çünkü vakit geldi, yumurta kapıya dayandı…

Kuzey Kore mi olacağız, Suudi Arabistan mı, Mısır mı, Pakistan mı?

Ülke nereye kadar batarsa batsın birilerinin çıkıp kurtarmasına alışık bir halk, yine birilerinin çıkıp dairesini, arabasını, AVM’sini, kısacası mutluluğunu kurtarmasını bekliyor.

Ama kimse çıkmıyor. İş başa düştü bu kez, ama nasıl?

Ne değiştirecek bilmiyorum ama, tam da bu yüzden, HAYIR!

Mutluluğu betona, arabaya, AVM’ye indirgediği; tarımı sattığı, hayvancılığı tarümar ettiği, doğayı yağmaladığı, sağlığı
rant kapısı yaptığı, konuşmayı, gülmeyi, yazmayı engellediği, tehditle susturduğu ve susmayanı ya işinden edip ya da hapse attığı için HAYIR!