BİR ÇALIŞAN KADIN GERÇEĞİ

Lise mezunu ama temizlik işinde çalışıyor. Zor şartlarda okumuş. Muş Varto’nun bir köyünden. İlkokulu köyde bitirmiş, Muş’ta yatılı bölge okulunda ortaokulu okumuş. Sınavlarda İstanbul’da bir kız meslek lisesini kazanmış.

Ailesini ikna etmiş, gelmiş ve yatılı okuyarak bitirmiş. Ne okudun, diye sordum: “Triko” dedi ve ekledi: “Ama hiçbir şey vermedi bu bölüm bana. Çocuk gelişimi bölümünü çok istiyordum. Hatta okul müdürü ile de konuşmuştum.

Ama ‘doldu’ deyip almadılar. Stajda bir tekstil fabrikasına verdiler, hiç olmazsa bir makine kullanmayı öğreneyim diye çabaladım ama orada da iş aksar diye öğretmediler”… 
Anlayacağınız hiçbir şey öğrenmeden eline diplomayı almış.

“Zaten öğrenmiş olsam bile işe yaramayacaktı çünkü uzun süre iş aradım ama bulamadım” diye anlatıyor. 
11 yaşından beri tek başına, evden, köyden, ana babadan uzakta verilen bir yaşam savaşı Hülya’nın ki… Sonunda bir fabrikaya işçi olarak girmiş. Bir sabun fabrikasında sabun artıklarını toplama işinde çalışmış 4 yıl kadar. Ardından evlilik, doğan bir kız çocuğu… Ne işyerinde ne oturduğu mahallede kreş olduğu için mecburen bırakmış çalışmayı.

Kızı ilkokul 4. sınıfa geçince yeniden başlamış çalışmaya. “Okuldan eve kendi döner, kapıyı arkasından anahtarla kilitler, yemeğini ısıtır ve bizi beklerdi.. Böyle büyüdü…” diyor. 8 yıldır bir temizlik firmasında. Eline beyaz tek kullanımlık eldivenlerini takıyor, bir şirketin temizliğini yapıyor, toz alıyor, tuvaletleri temizliyor. İyi ki çalışıyorum diyor, yoksa kızımızı okutamazdık. Hülya’nın kızı bir özel üniversitenin meslek yüksek okulunu yüzde 50 burslu kazanmış.

Fizyoterapi okuyor. Hülya’nın aldığı asgari ücret sadece kızının okuluna ve masraflarına gidiyor… Eşininki evin geçimine… 
Bunları niye anlatıyorum? Çünkü Hülya Türkiye’nin kadın gerçeğinin bir parçası. Üstelik o gerçeğin hayli şanslı sayılabilecek bir kesiminden…
Neden mi? 


  • En azından bir yere kadar okuyabilmiş. İlkokuldan sonra “Buraya kadar otur oturduğun yerde” dememiş ailesi. Köyden uzağa yollamış. 

     24 yaşında evlenmiş. Yani çocuk gelin olmamış.
     Eşinden şiddet görmemiş. Ev işlerinde ve çocuk bakımında hiç yardımını göremese bile en azından engel çıkarmamış. 

     İkinci çocuğa hiç yanaşmamış. “Çünkü maddi açıdan bakamayacağım bir çocuğu doğurmak istemedim” diyebilmiş.
     Hayalim hemşire olmaktı, temizlik görevlisi oldum ama en azından bir işim var ve kızımı okutabiliyorum, diyor. 
 Günde 10 saat çalışıyor, izin günlerinde evinin işleri ile uğraşıyor.
     Hiç tatile gitmemiş. 

     8 yılı kalmış, emekliliğini bekliyor… 

     Yakınmıyor, çalışıyor ve gülümsüyor. Üstelik öyle güzel, öyle içten gülümsüyor ki… 


Yolların engellerle dolu olduğu, birini aşsa ötekine takıldığı, tökezleyip doğrularak tekrar düşerek ilerlenen bir yaşam kadınların yaşamı…


Hülya, istediği alanda nispeten kaliteli bir meslek eğitimi alabilmiş ve mesleğinde bir iş bulabilmiş olsa belki yol değişecekti ama bu kez yine büyük olasılıkla kreş engeline takılacaktı… Hülya gibi böyle on binlerce, yüz binlerce kadın var. Ve karşılarında onların engellerini azaltmak yerine maniaları artıran bir siyasi iktidar mantığı. 


15 yıllık bir iktidar istese ülkeyi çalışan kadınlar için kreşlerle donatamaz mıydı? İstese kaliteli bir meslek eğitiminin taşlarını döşeyemez miydi? İstese ev işi ve çocuk bakımının çalışan kadın ve erkeğin ortak görevi olduğu vurgusunu yapıp bu algıyı topluma benimsetmekte biraz olsun yol alamaz mıydı? Emin olun hepsi olurdu? Ama istenmedi. 


Onun yerine Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, “Çalışıyorum diye annelikten imtina eden bir kadın, aslında kadınlığını inkâr ediyor demektir. Anneliği reddeden, evini çevirmekten imtina eden bir kadın, iş hayatında ne kadar başarılı olursa olsun eksiktir, yarımdır” demeyi seçti. Şimdi bunu ısrarla söyleyen kişi, 16 Nisan’daki referandumda “evet” çıkarsa başkan olacak. “Evet” çıkarsa, oyların yarısını da kadınlardan almış olacak. Kendilerini evin içine tıkmaya çalışan adamın ağzından çıkacak sözlere kendilerini bilerek mahkûm etmiş olacaklar. Peki, o zaman Hülya’lara ne olacak?