AŞIRI SARIŞIN

Dikta rejiminin birincil tanımı, yargı bağımsızlığı ve basın özgürlüğünün yokluğudur.

Çünkü demokrasi sacayağının iki dayanağı yasama ve yürütme, kuvvetler ayrılığı kuralını ihlal edip ortaya bir diktatör çıkarmak amacıyla bütünleştiğinde; sacayağının üçüncü dayanağı bağımsız yargı ve özgür bir basın, demokrasiye kurulan komployu bozabilir.

Türkiye’de yıllarca tam demokrasi yok, diye sızlandık.

Ben kendimi bildim bileli, kuşak kuşak demokrat, yarım yamalak bir demokrasiyi tamamlamak, eksiklerini gidermek, eğrilerini düzeltmek için çabaladı bu ülkede.

Ama AKP iktidarının 15.inci yılında geldiğimiz noktada o eğri büğrü demokrasiyi; tıpkı şehirlerimizin, ormanlarımızın, denizlerimizin, dağlarımızın, hatta meyve ve sebzelerimizin eski lezzetini, sütümüzün tadını, artık kokmayan çiçeklerimizin rayihasını özlediğimiz gibi arar olduk.

Meğer ne kadar özgürce konuşur, güler, yazarmışız; meğer bağımsız bir yargımız, babacan yargıçlarımız varmış, meğer eksik olsa da demokrasi varmış ülkemizde, diye hayıflanıyoruz artık…

Alay ettiğimiz Yeşilçam filmlerindeki Türkiye’ye çoktandır razıyız.

***

Ancak yitirdikten sonra değerini daha iyi anladığımız anamızı, babamızı anar gibi, hasretle anıyoruz o yarım yamalak demokrasimizi…

Bu yıl, Türkiye’nin hangi oranda demokrat olduğunu sistemsel anlamda belirleyecek anayasa değişikliği referandumu ile Fransa’daki cumhurbaşkanlığı seçimlerinin birinci turu, Nisan ayına denk geldi.

Fransa Cumhuriyeti, Türkiye Cumhuriyeti’ne artık nostalji objemiz, çünkü o mumla aradığımız yarım yamalak demokrasiyi sağlayan « laiklik » erdemini esinleyen ülke…

Raslantıya bakın ki, her iki ülke de sonuçları çok vahim olacak koşullarda, kaderlerini değiştirecek birer seçime gidiyorlar.

Türkiye’de OHAL var, ama kuvvetler ayrılığı kalmadı, yargı bağımsız, basın da özgür değil ve cumhurbaşkanı henüz tam başkan değil, başbakan da henüz kendi makamını lağvetmemişken hasıl olan bu durum; 16 Nisan’da anayasal bir zemine kavuşmak ya da kavuşamamak üzere oylanıyor.

***

Fransa’da da OHAL var, hatta yarı başkanlık rejimi var, ama kuvvetler ayrılığı ve en önemlisi, yargı bağımsızlığı ile özgür basın da var.

23 Nisan’da yapılacak birinci turda en yüksek oy alacak Fransız aday, zaten yıllardır değişmiyor: Her cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turunda, aşırı sağ diye tanımlanan Ulusal Cephe adayı önde geliyor. Ama seçimler iki turlu olduğu için, Fransa’nın demokratik güçleri iki tur arasında tek aday üzerinde anlaşıyor ve oylarını ona yönelterek seçilmesini sağlıyor, böylece Ulusal Cephe’nin adayını engelliyorlardı.

Ama o bağımsız yargıyla, özgür basın var ya?

Öyle bir darmaduman ettiler ki seçimleri, Fransa tarihinde ilk kez Ulusal Cephe’nin adayı Marine Le Pen, oyların %50’sinden bir fazlasını alarak daha ilk turda cumhurbaşkanı seçilmek hayalini kurabiliyor. Düşük bile olsa, evet, böyle bir ihtimal var.

Seçimlerin en güçlü ve merkez sağ Cumhuriyetçiler partisinin adayı François Fillon, özgür basının ortaya çıkarıp bağımsız yargının kovuşturma açtığı « hayali maaşlar » yüzünden kamuoyu yoklamalarında çok gerilere düştü.

***

Sosyalist Parti’li olmamasına rağmen sosyalist hükümette bir ara maliye bakanlığı yapan ve şimdi « partisiz » cumhurbaşkanı adayı olan Emmanuel Macron; sosyalistlerin birbirini yediği, Cumhuriyetçilerin adaylarını yitirdikleri bir ortamda, deneyimsizliğine rağmen Marine Le Pen’in karşısındaki tek aday olarak görünüyor.

Ama finans dünyasının desteklediği, siyasal geçmişi olmayan, bankacılık sektöründen gelen Macron’un genç ve karizmatik kişiliği, Fransızları ikna etmeye yetecek mi? Meçhul.
Pek karşısındaki Marine Le Pen kim?

Lideri kadın ve kadın hakları savunucusu, en yakın kurmayı eşcinsel, üyeleri arasında Yahudilerin ve Arapların olduğu Ulusal Cephe, gerçekten aşırı sağcı, ırkçı bir parti midir?
Türkiye’nin kaderini yeniden çizecek referandumdan sonra, Marine Le Pen başka bir yazının konusu olabilir.