23 NİSAN 1920, 23 NİSAN 2017

Senaryosunu Turgut Özakman’ın yazdığı, Ziya Öztan’ın yönettiği Cumhuriyet filminde Yunus Nadi rolünü oynarken orijinal haliyle film setine dönüştürülmüş olan Ankara’daki 1.TBMM binasında geçirdiğim birkaç gün sırasında, yakın tarihimiz ve Cumhuriyet konusunda hayatımın en büyük dersini aldım. 


Eğer Milli Eğitim’in amacı Cumhuriyeti anlatıp benimsetmek olmuş olsaydı bütün öğrencilerin o mekânı ziyaret etmesi sağlanırdı. 
Ama şimdiki Milli Eğitim’in ne öyle bir amacı var ne de o eski kırık dökük yapının, 23 Nisan 1920 günü neden yeryüzündeki bütün mazlum uluslarının kâbesi olarak, tarihin kalbinin attığı yer olduğunu anlatabilecek kadroları. 
97 yıl önce bugün, tarihin kalbinin o eski alçakgönüllü, kırık dökük tahta okul sıralı binasında atmasının nedeni, yalnızca bir ulusal kurtuluş savaşı ile işgale hayır deyip emperyalizme karşı direnen insanların, bu mücadelelerinin, benzeri diğer örneklerde pek rastlanmayan bir şekilde askeri gücün, halkın oylarıyla seçilmiş sivil iradenin emrinde olduğu bir savaş demokrasisi ile yönetilmiş olması değildi.

***

97 yıl önce bugün tarihin kalbinin Ankara’nın ortasındaki o köhne binada atmasının nedeni salt, bir işgalin bir toplumda nice çabanın harekete geçiremediği uluslaşma sürecini ateşlemesi de değildi kuşkusuz. 
“Kuvvacı”ların, karşısında bağımsızlık, özgürlük ve var olma mücadelesi verdikleri güçlerin parlamento binalarıyla karşılaştırıldığında görülen aradaki büyük fark herhangi birinin dudaklarını uçuklatacak kadar büyüktü. 
Ama, tarihin kalbi o kadim, o görkemli binalarda değil, Ankara’da atıyordu. 
Hayır diyerek, teslim olmayı reddetmiş bir toplumun, yurdun dört bir yanında çoban ateşleri gibi parlayan yerel kongrelerden, bölgesele, bölgeselden ulusala tırmanan sürecin sonunda oluşmuş olan Meclis’in Reisi’nin adı, dünyanın dört bir yanında emperyalizmin boyunduruğu altında yaşayan ülkelerde bir umudun ifadesi olarak yeni doğan çocuklara veriliyordu. 
Çünkü o Meclis yalnız yeni oluşmakta olan bir ulusun değil, ama aynı zamanda bütün mazlum ulusların umudu idi. 
Ve o Reis gücünü, büyüklüğünü yalnız askeri zaferlerinden değil, yetkilerini herkese karşı büyük titizlikle savunan Meclis’in temsilcisi olmasından alıyordu. 
O Meclis ile hemen hemen eşzamanlı olarak aynı yıl içinde Bakü’de, Sultan Galiev mazlum uluslar tezini dillendiriyordu.

***

Marksist olmayan Mustafa Kemal de Sultan Galiev gibi mazlum uluslar kavramını çokça işlemiş, 1930’lu yıllarda Kadro dergisi çevresinde toplananlar da bu görüşü temel alarak, Kemalizm ideolojisini oluşturmaya çalışmışlardır. 20. yüzyılın ikinci yarısında boy gösteren bloksuzlar hareketi de mazlum uluslar görüşünden etkilenmiştir.
Mustafa Kemal’in mazlum uluslar görüşü anti – emperyalist olmasına karşın, kendi varlığını koruyup pekiştirmek için düşmanlar yaratmak yerine çağı yakalamayı hedef aldığından, Ankara hiçbir zaman dışlanıp yalnızlaştırılmamıştır. 
23 Nisan 2017’nin, egemeninin BOP’un eşbaşkanı olduğunu ilan ettiği Ankara’sı artık, mazlum ulusların kâbesi olmayıp zaman zaman komşularının istikrarsızlığını emperyalizm çıkarına attırmak amacıyla, terör ihraç eden ülkenin başkenti konumuna düşmüştür. 
23 Nisan 1920’nin Ankara’sının çağını yakalama hedefini bir yana bırakmış olan 23 Nisan 2017 Ankara’sı ise, artık içeride ve dışarıda, her yerde düşmanlar vehmetmekte, olmadı bizzat yaratmaktadır.
Bu politikanın sonucunda 2017 Ankara’sı yalnızlık çukurunda debelenmektedir. 
Bu ortamda tek umut, 23 Nisan 2017 Ankara’sının temelinde de tıpkı 23 Nisan 1920’de olduğu gibi, kendisine dayatılan, bütün güçlüklere ve baskılara karşın “hayır” diyen toplumsal bir cevherin varlığını sürdürmesidir.