CUMHURİYET MAL DEĞİL, İLKEDİR!

Düşünce yapımı büyük ölçüde belirleyen Cumhuriyet’e ilk kez 1979 yılında Tan Oral aracılığıyla Ciddiyet kapısından girdim.

Ciddiyet, fazlasıyla ciddi bu gazetenin olağanüstü güzellikteki mizah sayfasıydı. Haftada bir yayımlanıyor, yönetici ve yazarların konuşlandığı üst katta, Turhan Selçuk’un odasında hazırlanıyordu. Dolayısıyla gazetedeki ilk dostlarım çizerler oldu. Ardından Turhan Selçuk’un kapı komşuları Nadir Nadi, İlhan Selçuk, Ali Sirmen, Sami Karaören, Orhan Erinç ve zaman zaman Ankara’dan gelen Uğur Mumcu ile tanışmak onuruna eriştim. O yıllarda erkeklerin tekelindeki mizah dalına tüneyen ilk kadın olmak kolay değildi. Ama başta mizahçılar, Cumhuriyet’in « ağır abileri » beni büyük bir zerafet ve incelikle desteklediler.

İlhan Selçuk, « Sen Doğan Nadi gibi, kısa fıkra yazarı olacaksın! » diye yüreklendirirdi. Ne var ki Ciddiyet’e haftada bir Mine Gökçe imzasıyla yazdığım kısacık metinlerle hayatımı kazanamıyordum. Zaten sürekli mizah üretemeyeceğimi de çabuk anladım. Ayrıldım. Adım Mine G.Saulnier oldu; eş, iş, hatta ülke değiştirdim.

1985 yılında Cumhuriyet’e Bilbao’dan gönderdiğim ilk ciddi haber, Mine Soley imzasıyla çıktı, iyi mi? Yeni adım, haberi dizen arkadaşın Yeşilçam hatıratını canlandırmıştı kuşkusuz…

***

1990 yılının sonunda Cumhuriyet’in Paris temsilciliğine atandım. Gelirim oldukça mütevazi, ancak ilk kez parça başı değil, aylık diye seviniyordum. Ne yazık ki sevincim, birkaç ay sürdü. Gazete « birinci » ve « ikinci » cumhuriyetçiler arasında çekişmenin odağı olmuş, krize girmişti; ücretler ödenemiyordu. 6 ay ücretsiz çalıştıktan sonra, İlhan Selçuk’un rızası ve can dostum Zeynep Oral’ın aracılığıyla Milliyet’e geçtim.

Sonrasını biliyorsunuz. 2010’dan beri yeniden, buradayım.

Ve Cumhuriyet yine krizde. Hem de çifte krizde.

Bir yanda dört yıl önceki vakıf seçimleri sürecinde başlayıp eski ve yeni yöneticiler arasında mahkemeye taşınan anlaşmazlık; öte yanda iki yıldır tırmanan hükümet baskısı, hapis zulmüyle süren davalar, yeni tutuklamalar…

Cumhuriyet gazetesinin tarihi, hükümet baskıları, hapis, işkence zulmü ve hatta karanlık suikastlere kurban verilen onurlu yazarların kanıyla sulanmıştır.

Cumhuriyet, fikirsel bir belkemiği olan ilke gazetesidir ve öyle kalmalıdır. Çalışanları, Cumhuriyet’in ilkelerini paylaştıkları için tüm zorluklara, bazen ölüm tehditlerine göğüs gererler ve beklentileri, gazete yönetiminin de aynı ilkeleri koruması, savunmasıdır.

***

28 Mayıs 2017 tarihli Cumhuriyet’te, Orhan Bursalı’nın «Bunca yıllık gazete, babamın malı mı? » başlıklı bir yazı yayımlandı. Ali Sirmen ağabeyimiz de 30 Mayıs 2017 tarihli « Cumhuriyet ve mensupları » başlıklı köşe yazısında, sevgili Orhan’ın düşüncelerini tümüyle paylaştığını açıkladı.

Ben de onlara katılıyorum. Cesur ve değerli Cumhuriyet’çi Orhan Bursalı’nın, aynı kanıda olmadığım tek bir saptaması var. Orhan, basın tarihine not düşen yazısında: «Cumhuriyet gazetesi, Cumhuriyet Vakfı’nın malıdır. Vakfa sahip olan, gazeteyi de istediği gibi yönetir, » tümcesini kuruyor.

Hayır, vakfa sahip olan da Cumhuriyet’i malıymış gibi, keyfince yönetemez.

Çünkü Cumhuriyet Vakfı’nın kurucu metninin Başlangıç bölümünde, «Cumhuriyet, amaçlarına ancak Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı ve bütünlüğü kapsamında ulaşılacağını temel ilke sayar, » diye yazar. « Kimliği, ilkeleri ve amaçları, uzun tarihi içinde belirlenip toplumda kök salan Cumhuriyet’i aynı yörüngede yaşatmak, Cumhuriyet Türkiye’sine, topluma ve Cumhuriyet okurlarına karşı bir ödev niteliğine dönüşmüştür. Cumhuriyet Vakfı, bu amacı yerine getirmek için kurulmuştur,» tümcesiyle de son bulur.

Başka bir deyişle, hiç bir Vakıf yönetiminin bu temel ilkeye aykırı karar almak ve uygulamak yetkisi yoktur!

***

Halen gazetenin eski ve yeni vakıf yönetimi arasındaki çatışmayı, 1991’de yaşanan « birinci » ve « ikinci » Cumhuriyetçiler arasındaki hesaplaşmanın bir rövanşı olarak algılamak mümkün.

Cumhuriyet’in ilkelerine sadık çalışanları bizler, sorumlu olmadığımız bu hesaplaşmanın gazeteye zarar verdiğini görüyor; derin endişe ve üzüntü duyuyoruz.

Cumhuriyet’in iç sorunu vakıf seçimlerine ilişkin dava, hükümetle sorununu oluşturan ve haksız yere hapsedilen arkadaşlarımıza açılan davalardan iki yıl önce başlamıştır. Birileri iki davayı aynı göstermeye çalışsa da, bu davaların nedeni de ve amacı da çok farklıdır.

Akın Atalay nasıl FETÖ darbecisi değilse, Alev Coşkun da Saray darbecisi değildir.

Vurgulamak istedim.

Y.N. Kadıköy Belediyesi’nin düzenlediği 9.Kitap Günleri’nde bugün, saat 14.30’da ‘Referandumdan sonra nasıl bir Türkiye’de yaşayacağız’ konulu söyleşim var. Katılmak isteyen okurlarımı, Haydarpaşa Garı’nın B peronunda beklerim…