SÖYLEŞİ: ’YEDİ MİLYON İŞSİZ VARKEN, İFTARA GİTMEM!’

1951, Ezine doğumlu sevgili Mustafa Hüsnü Bozkurt.

CHP Konya milletvekili…

Asıl mesleği, tıp doktorluğu… 35 yıl bu meslekte hizmet vermiş…

Atatürkçü Düşünce Derneği ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin kurucu üyelerinden…

Şimdiye kadar olan 66 yıllık hayatında, 68 kuşağından 78 kuşağına kadar Türkiye’deki birçok döneme tanıklık etmiş bir isim…

En son, referandum öncesi katıldığı “Halk Arenası” adlı TV programında, “Denize Dökme” meselesiyle gündeme gelmişti. Programdaki samimi ve coşkulu çıkışı uzun süre konuşulmuştu.

Sayın Bozkurt ile oldukça zevkli ve yararlı olduğuna inandığım bir röportaj gerçekleştirdim. Bu röportajı, büyük bir memnuniyet ve mutlukla sizlerle paylaşıyorum.

***

Sevgili Bozkurt, siz bu ülkedeki birçok şeye tanıklık etmiş birisiniz. Örneğin, 68’lerde 17-18 yaşlarında bir gençtiniz.

O devir, gerek dünyada, gerek Türkiye’de çok büyük izler bıraktı. Ülkemizin geçmişine baktığımızda, o dönem gençliğinin hayallerinin ve ideallerinin güzelliği dikkatimizi çekmekte… Fakat yine ne olduysa oldu ve sonuç itibariyle, o güzelliğin de önü kesildi. Bunun bir benzerini, 78 kuşağı da yaşadı. Bu neden böyle? Bu ülkenin kaderi, niye hep bu yönde çizilmiş ve çizilmekte?

-Evet, o dönem, hem dünyada hem de Türkiye’de büyük yankı uyandıran bir zamandı. Ve en güzeli de, şimdiye kadarki en demokratik anayasamız olan 1961 anayasasının varlığında gerçekleşmiş bir gençlik hareketinin olmasıydı. Lakin dediğin gibi bir şekilde önü kesildi.

Bu durumu ve Türkiye’de şahit olduğumuz kötü gidişatı, İslam reformunun yapılamamış olmasına bağlıyorum.

Aslında bu reformu Mustafa Kemal Atatürk, Anadolu Aydınlanma Devrimi’nde başlatmıştı. Mesela, Kuran’ın Türkçeye çevrilerek, anlaşılabilir kılınması, bu reform hareketinin en büyük örneklerinden biriydi. Ama onun ölümünden hemen sonra, giderek aklın ve bilimin esas alındığı felsefeyi terk ettik ve tüm bunları yaşamak mecburiyetinde kaldık.

Bak, din bir bilim dalı olamaz. Dini bir bilim gibi algılamaya başladığında, bil ki çok büyük tuzaklar seni bekler. Din sadece bir inançtır. İnanırsın, olur biter… Sorgulamaya ve düşünceye yer vermez. İşte bizler, bu tuzağa düşmenin acısını çektik ve çekiyoruz.

“Anadolu Aydınlanma Devrimi”, dediniz. Bu kısmı biraz daha açar mısınız?

-Bu topraklarda 1923 itibari ile bir aydınlanma devrimi olmuştur. Bu devrimin öncüsü de Mustafa Kemal Atatürk’tür.

Bu devrim hareketini, iki önemli faktörle açıklayabiliriz:

Akılla ve kadınla…

Dünyadaki hiçbir toplumsal devrimi, bu iki mühim unsurdan bağımsız düşünemezsin. Unutma ki, erkek egemenliğinin en büyük korkusu, kadındır; tüm yetersizliğini kadın üzerinden gidermek ister. Bu sebeple, kadınsız hiçbir devrim düşünülemez.

Geriye doğru gidip, Kurtuluş Savaşı’ndan çıkmış olan ülkemize baktığında, göreceksinki kadınların okuma-yazma oranı binde dört idi. Bu oran, erkeklerde yüzde yedi civarıydı. Harf inkılâbı sonrası, 1935 yılında bu oranlar yüzde yirmilere yükseldi.

Sadece bu örnekteki değişimi bile göz önüne aldığında, neden “Anadolu Aydınlanma Devrimi” dediğimi anlarsın böylelikle…

Kimi insanlarca, Türkiye’nin yaşadığı bu yenilikler, tepeden inme olarak nitelendirilir. Bu konuda ne dersiniz?

-Toplumların yaşadığı hangi devrim veya yenilenme hareketi tepeden inme değildir? Var mıdır bunun aksisi bir örnek?

Ya da sana canlılar üzerinden örnek vereyim: Dört ayağının üstünden kalkarak, ilk defa yalnızca iki ayağının üstüne basma cesaretini gösteren canlı, bu değişimi diğerlerinden izin alarak mı gerçekleştirmiştir? Böyle bir şeye, tabi ki inanamazsın… İki ayağının üstüne basarak dik durduğunda, diğerlerinden kim bilir ne türlü tepkiler almıştır, bilemezsin…

İşte, Atatürk öncülüğünde Türkiye’nin o dönemde hayata geçirdiği yenilikler de, kimilerince “tepeden inme” olarak betimlenmiştir. Bu insanların takındıkları tavırla, iki ayağının üstünde ilk defa dik durabilmiş canlının, çevresindeki dört ayaklılardan topladığı tepki, aynı mantıktadır. Arada hiçbir fark yoktur.

Dimdik durmaya çalışan her doğruya, mutlaka karşı çıkılmıştır, bu dünyada…

Şimdi ülkemizde yaşanan çocuk istismarlarına değinmek istiyorum. Eğitim Sen’in verilerine göre 5 ayda, 182 çocuk cinsel istismara maruz kalmış. 1923’teki aydınlanma hareketinden bu günlere baktığınızda, bu içler acısı vaziyet için ne söylersiniz?

-Eğer laik sistemden uzaklaşır, dini esas kabul eder ve akılcılıktan süratle uzaklaşırsan, elbette bunlar başına gelir.

Dine göre, 12 yaşındaki kızla evlenmek caizdir diye fetva verirsen, Karaman’da, orda burada çocuklarına tecavüz edilir. Bizler de bu iğrenç haberleri okumak ve seyretmek zorunda kalırız.

Yani, bu noktada da, dönüp dolaşıp yine dine, başarıya kavuşmamış İslam reformuna geliyoruz. Öyle mi?

-Evet, öyle… Bu yaşadıklarımız yine tesadüf değil… Dinin gerekleri diyerek, doğal dürtüler ve duygular baskı altına alınıyor ve bunun sonrasında da 6-7 yaşındaki bir kız çocuğuna tecavüz normal görülüyor.

İslam dünyasındaki çoğu erkeğin, araştırmalara göre erken boşalma ve ereksiyon problemi yaşadığını biliyor muydun?

Peki, sence neden böyle bir gerçek var?

Çünkü, inandığı din sevmeyi, dokunmayı vesaireyi yasaklıyor da ondan. Durum böyle olunca da, bu tip rahatsızlıkların ve yukarda bahsettiğimiz sapkınlıkların da yaşanması, gayet olağan bir hal alıyor…

Pekâlâ, eğer söz ettiğimiz konular, reformlar, devrimler ve yeniliklerse, hak verirsinizki eğitime değinmeden geçemeyiz. Böyle bir durumda Türk eğitim sistemi hakkında ne söylersiniz?

-Yapılan son TEOG sınavında 17000 öğrenci, tüm sorulara doğru cevap vererek tam puan almış. Yani, 17000 adet birincimiz var.

Fakat uluslar arası eğitim değerlendirme (PISA) sonuçlarına göre, matematikte, pozitif bilimlerde ve okuduğunu anlamada dünyada son sıralarda yer alıyoruz. Kısaca, okuduğumuzu anlamıyor ve basit işlemler yapamıyoruz.

Bir lise öğrencisine, bulunduğu bir odayı anlatması istendiğinde, mantıklı cümleler kuramıyorken, aşağıdaki seçeneklerden bu odaya ait olmayanı işaretleyiniz denildiğinde, doğru şıkkı işaretleyebiliyor.

Bunun üstüne, benim ekstra bir değerlendirmede bulunmama pek de gerek kalmıyor, sanırım…

Şimdi de “Denize Dökme” meselesine değinelim. Referandum öncesi “Halk Arenası”nda, coşkulu bir çıkış yapmış, sizi orada canlı izleyenlere “Kalkın, ayağa kalkın!” çağrısı yaparak, onları da yüreklendirmiştiniz. Bu hareket, son derece yankı buldu ve epeyce gündemde yer aldınız. Bu konuda ne demek istersiniz?

-O günkü tüm söylediklerimin yine arkasındayım. Yılmadan, düşüncelerimden dönmeden ve ne dediğimi bilerek gene aynı şeyleri söylüyorum; her ne kadar dile getirdiklerim hükümet tarafınca çarpıtılmış olsa da…

Ben, “Gerekirse yine İzmir’den denize dökeriz!” derken, emperyalist güçleri kastetmiştim. Tepkim, Sevr Antlaşmasına ve Büyük Ortadoğu Projesine hizmet eden, referandumda oyladığımız anayasaya idi.

Dediğim gibi, o günkü söylediklerimin sonuna kadar arkasındayım: Gerekirse yeniden Samsun’dan yola çıkar, Erzurum’da ve Sivas’ta toplanır ve İzmir’den denize dökeriz!

15 Temmuz’u darbe olarak nitelendirmiyorsunuz. Peki, nedir 15 Temmuz?

-15 Temmuz, bir darbe değil, Türkiye Cumhuriyetini ortadan kaldırma girişimidir. Çünkü darbeler mevcut hükümete karşı yapılır. Oysaki 15 Temmuz, Türk ordusuna ve laikliğe karşı yapılmıştır.

Bunun arkasında da, yine emperyalist güçler vardır.

Partiniz olan CHP’ye hiç değinmedik. Bu konuda ne söylemek istersiniz?

-Nasıl ki ülkede birçok sorun varsa, partimizde de birçok sorun var. Ama bu sorunlar genel başkan sorunu falan değil… Var olan problemler, ideolojiyle alakalı…

Bence, CHP yeniden Mustafa Kemal Atatürk’ün CHP’si olmalı. Bu iş, Kürtçüyle Kürtçü olarak, dincinin yanında dinci gibi davranarak olmaz.

Malum, Ramazan ayındayız. Düzenlenecek olan iftar yemeklerine katılacak mısınız?

-Asla… Kendi partim dahi iftar yemeği düzenlese, davete icabet etmem.

Huber Köşkü’nde falan bazen bu tip organizasyonlar yaparak, sanatçıları ve sporcuları topluyorlar. Sofralarında kuş sütü bile eksik olmuyor. Bunu yapacaklarına, gidip fakiri, fukarayı doyursalar ya!

Ülkede yedi milyon işsiz varken, gidip de iftar yemeğine katılmam.

Son olarak ne eklemek istersiniz?

-Olan ve yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen, umudun her daim bizimle olacağını belirtmek isterim. Ne olursa olsun, yılmadan ve umudumuzu kaybetmeden yolumuza devam edeceğiz. Çünkü, en nihayetinde tüm kötü sistemler, yok olmaya mahkûmdurlar…