ÇUBUK KRAKERLER

Umutla…

Özlemle…

Cesaretle…

Olur yaşamak.

İç yenilgi duygusundan uzaklaştıkça yaşar, insan. Umut edebildiği ölçüde vardır. Ne denli iç ve dış engellerle karşılaşırsa karşılaşsın, yüreğindeki cesareti kadardır hayatının değeri.

Mülkiyet güdüyse, bu yukarda sayılan 3 yaşam sırrının önündeki en büyük ve en tehlikeli engeldir. Mutluluğun tek yolunun, birtakım özel mallara sahip olmaktan geçtiğini aşılayan mülkiyetçi zihniyet, bir insanı, bir toplumu ve bir ulusu, doğumundan ölümüne kadar aptallaştırıp, sığlaştıran aldatmacadan başka bir şey değildir.

Işıltılı bir hayattır sunduğu; ama aslında kapkaranlıktır en derininde sakladığı…

Sözde, kalabalıklar ve dostluklar vaat eder; fakat esasen kendisi yapayalnızlığın en acımasız halini sahneler…

Özünde;

Sahteliktir…

Sevgisizliktir…

Budalalığın, en çirkin kalıbıdır…

***

Bir toplumun sürüleşmesi, herkesin aynılaşmaya başladığı anda başlar. Düşünceler, fikirler ve hayaller tek tipe büründüğü zaman, doğal olarak tüm eylem ve hareketler de aynı basmakalıplıkla ilerler. Aynılık, her zaman kolay ve sığ olanı sever. Dolayısıyla, düşünceler, fikirler, hayaller ve tüm davranışlar olabildiğince basit ve ilkeldir.

Kitle, kişilik ve haysiyetin çeşitliliği zorunlu kıldığından, tek biçimliliğin ise ölüm demek olduğundan habersizdir.

Sadece olanı yiyip bitirme güdüsüyle, yaşamaya devam eder. Sahip oldukları ne kadar artsa da, daha da fazlasını ister. Bunun altında yatan sebepse, hiçbir zaman gerçek mutluluğun, tatminkârlığını tadamamış olmasından kaynaklanır.

Bir gün olsun, kendini keşfe koyulmaz…

Hiçbir zaman bir cümleyi, tüm içtenliğiyle okumaz…

Hayatı boyunca öylece konuşur, lakin asla sesinin gerçek tınısını duymaz…

Tüm hislerini daha tanıyamadan, onlara yabancılaşmıştır…

Ruhunu beslediği tek şey, hırsıdır…

Mülk edindikçe, düştüğü esaretin katbekat büyüdüğünden bihaberdir…

Aldıkça, harcadıkça kendi benliğini biraz daha sessizleştirmiştir…

Tüm bunlar, uyuşukluğun, bir diğer ismidir…

***

Uyuşukluk, mecburen uysallığı beraberinde getirir. Yalnızca maddi mallara sahip olmayı, yaşamak sayan bir zihniyet, sonsuz itaati karşılığında, kendisine ödüller verecek bir otorite arzular. Bu otorite, her ne kadar zorbaca ve adaletsiz davransa da önemli değildir. Ne de olsa, mülkiyet hırsıyla gözü dönmüş aynı boy ve aynı tipteki çubuk krakerler, her türlü zulme ve haksızlığa boyun eğeceklerdir.

Bu biat, bilerek ve isteyerek gerçekleşecektir. Ve zamanla toplumun terk edemeyeceği bir alışkanlığa dönüşecektir.

Böylelikle, tüm yeniliklerin önü kesilecek, “daha iyi”nin varolduğuna ilişkin tüm açık kapılar, birer birer kapatılacaktır.

Bundan böyle, zorbalar ve zulme rıza gösterenler diye iki grup oluşacak ve cümleten “yaşamak” unutulacaktır…

***

Sözün özü;

Varolmak, yalnızca kazanmakla bir tutulduğunda, “yok”luğun ta kendisi olmak zorunda kalıyoruz. Her birimiz için değişik ideallerin ve hedeflerin olabileceğini göz ardı ettiğimiz zaman, içten içe mutsuzluğumuzun içinde debelenip, kahroluyoruz.

Çok daha iyinin olabileceğine yönelik umutlarımızı, kendi ellerimizle yok ediyoruz…

Hareketli ve capcanlı bir hayat yerine, solgun ve tatsız bir yaşamın, talihsiz özlemine kapılıyoruz…

Ve en sonunda da;

İncecik, tekdüze ve sığ çubuk krakerler olarak, en orta yerimizden çat diye kırılıveriyoruz…