KEMALYERİ

Anafartalar’da cephe büyük tehlike içindeydi, düşmanın taarruzları sonuç alacak bir noktaya ulaşmıştı.

19’uncu Tümen Komutanı Albay Mustafa Kemal, 34 yaşındaydı.

Conkbayırı’nda gereğinden fazla kuvvetin yığıldığını görüyordu. Bu kuvvetlerin, amaç doğrultusunda yönetilmediğinden, gereğinden fazla zayiat verdiklerini düşünüyordu. Dünya savaş tarihine geçecek sözü, işte bu zamanda söyledi:

« Muharebede kuvvetten çok, kuvveti amaca uygun bir şekilde yöneltmek gereklidir. »

Komutanların sorumluluk almaktan çekindiği bir ortam oluşmuştu.

Mustafa Kemal, « Sorumluluk yükü herşeyden, ölümden bile ağırdır, » diye yazsa da güncesine; vatanın kurtuluşu için risk almaktan, sorumluluk yüklenmekten hiç çekinmeyecekti.

Savaşın gidişatını değiştirecek tarihi telefon görüşmesini günlüğüne şöyle kaydetti:

« Ordu Kurmay Başkanı Kazım Bey, Liman Paşa tarafından telefon başına çağrıldığımı bildirdi. Durumu nasıl gördüğümü ve değerlendirmemi istedi. Conkbayırı’nın kritik duruma geldiğini, bu an da kaybedildiği takdirde bir felaket karşısında kalacağımızın muhtemel olduğunu söyledim.

Anafartalar’a çıkmış ve çıkmakta olan büyük düşman kuvvetlerini dikkate ve ona göre tedbirler alarak sevk ve idareyi birleştirmek gerekir, dedim. Kurmay Başkanının, ‘Çare kalmadı mı?’ sorusuna verdiğim cevap, bütün mevcut kuvvetlerin emir komutama verilmesinden başka çare kalmadığı oldu.

‘Çok gelmez mi?’ dedi.

‘Az gelir’ dedim.

Böylece telefon konuşması kesildi. Ancak gece yarısına doğru, Anafartalar Grubu Komutanlığı’na tayin edildiğime dair emir aldım… »

Çanakkale Cephesi’nin en kanlı, en büyük, en şiddetli taarruzunu yönetecekti.

« Sorumluluk ölümden ağırdır, » yazılı güncesine yeni bir not ekledi: « Sorumluluğu büyük bir iftiharla kabul ettim. »

Mustafa Kemal, son muharebelerde üç gün üç gece düşmanla çarpışmış, tümeniyle birlikte uyumamıştı. Dört aydan beri süren Arıburnu Cephesi’nin kanlı çarpışmalarında o denli yorulmuştu ki… Zayıflamış, hasta denecek kadar bitkin ve yorgun düşmüştü.

Anafartalar’a hareketinden önce birliklerine bir veda mesajı yayımladı: « Bugüne kadar bana gayret ve fedakarlığınızla kazandırdığınız başarıları, yeni aldığım vazifede de, bana olan sevgi ve güveninizle tamamlayacağınıza inanarak size veda ediyorum. »

Yıl 1915. 8 Ağustos, günlerden Pazar, saat 23.30’du.

Atlar hazırlanmıştı. Tümen karargahı ve alay komutanları uğurlamak için yerlerini aldılar. Albay Mustafa Kemal, kısa bir konuşma yaptı, helalleşti, Yarbay Şefik’e tümen komutanlığı görevinde başarılar diledi.

Karanlık gecenin savaş uğultuları ve düşmanın aydınlatma fişeklerinin parıltısı altında atına bindi. Kemalyeri’nden Anafartalar’a doğru yola çıktı.

Karargahı ve alay komutanları, büyük bir saygıyla arkasından baktılar. Önce görüntüsü kayboldu, sonra atların nal
sesleri savaş gürültüsünde duyulmaz oldu.

O gece, Mustafa Kemal’in savaş günlüğüne şöyle kaydedilecekti: « Dört aydan beri ilk kez bir ölçüde saf hava soluyordum. Gerçekte, Arıburnu bölgesinin ateş hattında ve orada karargahlarda yaşayanların soluduğu hava, insan cesetlerinin kokmasıyla niteliğini kaybetmiş bir hava idi. »*

***

Uzun zamandır kitap okurken ağlamamıştım. Ama Naim Babüroğlu’nun yazdığı Kemalyeri’ni okurken gözyaşlarını tutmak mümkün değil…

Emekli Tuğgeneral ve Cumhuriyet Tarihi bilim dalında doktora sahibi olan yazar, anlatısında Çanakkale Savaşı’nın seyrini değiştiren dahi komutan Mustafa Kemal’in sadece düşman ordularına karşı değil; hatalı kararlarıyla Türk ordusunu büyük kayıplara uğratan Liman von Sanders ve kendisini kıskanan Enver Paşa’ya rağmen zafer kazandığını da belgeliyor. Ve onun, günümüzde hiç bir önderin hazır olmadığı ‘hayatını feda pahasına’ cesaretini ortaya koyuyor.

*Alıntı: NAİM BABÜROĞLU/Kemalyeri, Asi Kitap 2017