ÖLÜMSÜZ PARİS

Hepimizin bir Paris’i vardır. Hem çoğuldur, hem tekildir Paris. Dolaş dolaşabildiğin kadar, sev sevebildiğince. Bitmez.

Sinemacıların Paris’i vardır: Renoir’ın, Truffaut’nun, Godard’ın, Carne’nin, Chabrol’un, Bertolucci’nin, Woody Allen’in.

Yazarların Paris’i dersek romantizmin devi Victor Hugo, acımasız gerçekçi Emile Zola’nın…Ressamların Paris’i; Cezanne’in, Monet’nin, Manet’nin ve herkesten fazla Toulouse Lautrec’in.

Sonra biz ölümlülerin Paris’i vardır. Pont Neuf Köprüsü’nde aşık olur, Saint Germain kahvelerinde ayrılırız.

Bugünkü gibi bir Noel gecesini sevdiğimizle birlikte yağmur, kar ya da soğuğa karşın Paris sokaklarında geçirmeyi hayal ederiz. Gelecek yılbaşı mutlaka Paris’e gitmeyi kurarız. Ağustos ayı bile olabilir, razıyızdır.

Bazen gerçekleşir bu düşler, çoğu kez suya düşer, kırılırlar.

Ya sevdiğimizle birlikte Paris sokaklarında yürüyen olamayız, ya sokaklarında birlikte yürüdüğümüz insan o sevgili değildir.

Ya da sevgili ile birlikte ak düşer saçlarımıza, ama bir türlü gidilemez o Paris’e.

Ama Paris hep orada, gönlümüzdedir. içimizi ısıtır onun düşünü kurmak. Belki düşler daha sıcaktır Paris’ten, kimbilir?

***

Yaşayan bilir.

İçini doldurup çevresini kuşatan on iki milyon insanın acılarına, sevinçlerine; açlığına tokluğuna ilgisiz, yaşamını sürdürmektedir Paris.

Kimi kez bu kenti, elimde olmadan, tanrılara adanan ve yüzyıllara, binyıllara meydan okumak üzere kurulan koca bir taş tapınak gibi algılılarım: Küçücük ölümlü insanlar, karıncalar gibi koşuştururlar basamaklarında. Mermerlerini, heykellerini onarır, kubbelerini altın varakla kaplar, meydanlarını temizler, sokaklarını süpürürler. Metrolar yapar, yollar açar, saatlerini kurarlar. Katedrallerini aydınlatır, havai fişekler atar, köprülerini paket gibi sarmalayıp sergiler, eski müzelerine lifting yaparlar. Makyajını tazeleyip kaşını gözünü, dudaklarını boyarlar.

Krallığını kutlarlar. Devrimini kutsarlar. İmparatorluğuyla övünürler. Cumhuriyetini selamlarlar. Sokak savaşlarını, barikatlarını anarlar. Kuşatmasını düşününce ağlayıp, kurtuluş gününün yıldönümlerinde çiçek tarhları donatır, ateşli aşk nutukları atarlar.

Ona taparlar.

***

İnsan eliyle yaratılan, geçmişten geleceğe aktarılan bir kutsal anıttır Paris. Sokaklarındaki köpek pisliklerine aldanmayın. İçinde yaşanan, yaşamla içiçe geçen tapınaklarda görülür bu. Ve dokunulmayan, erişilmez yüksekliklerdeki tapınaklardan daha kutsaldır böylesi.

Ama her zaman böyle değildi.

Paris kenti, İsa’dan önce 3.üncü Yüzyıl’da kuruldu. "Parisii" diyorlardı oturanlarına ve tüm kent, Seine nehrinin ortasındaki küçük adacığa sığıyordu. Şimdilerde « Ile de la Cité" adını taşıyan bu adanın üstünde, görkemli Notre Dame Katedrali var. "Parisii"lerin kentlerini Paris olarak adlandırmaları epeyce zaman aldı. Lutece ya da Lutetia deniyordu bu minik kente.

Uzun yüzyıllar boyu bir kıyı kenti olarak tüm ulaşımını Seine nehri yoluyla yapan Paris kentinin simgesi, bugün de bir Latin yelkenlisi. Armanın altında dünyaca ünlenen Latince bir söz yazıyor: "Fluctuat nec mergitur ». Sallanır, ama batmaz.

Nice fırtınalar atlatmıştır Paris ve kuşkusuz daha nicelerini atlatacaktır. Devrimler, kuşatmalar, işgaller yaşamıştır.

Ama Paris’i yerle bir etmeye kimsenin gönlü el vermez, ya da gücü yetmez.

***

Çünkü Paris’in bir taşını oynatmak ya da üstüne bir taş koymak, milimetrik ve « değişmesi teklif dahi edilemez » kurallara bağlıdır. Parayı bastıran istediğini yapamaz!

Paris’ten çok daha görkemli bir coğrafyada, içinden deniz geçen biricik dünya şehrini çıfıt çarşısına çevirenler elbette ki böyle güzelliklere yabancıdır!