PKK, PYD, ABD’YE GEREK YOK!

Türkiye Cumhuriyeti yıllarca Dünyanın iki netameli bölgesi , diktaların, darbelerin, komşu savaşlarının, din ve ırk çatışmalarının. ayaklanmaların, iç savaşların birbirini izlediği ,bataklık olarak nitelenen ortadoğu ile 19. yüzyıl sonundaki durumu ile parçalanmışlığı ifade eden “balkanizasyon” deyiminin doğmasına yol açan Balkanlar arasında görece bir istikrar adası olarak kalmayı başarıp, bu iki ateşin birleşmesini önleyerek, bölge ve dünya barışına değerli katkılarda bulunarak ,her şeyin pamuk ipliğine bağlı olduğu bir diyarda kendi varlığını sorunsuz sürdürebilmiştir.

Son yıllarda, bu durumu tehdit eden unsurlar belirmiştir.

Genişletilmiş Ortadoğu’da sınırların değişmesini öngördüğü bizzat Washington yöneticileri tarafından açıkça ilan edilen BOP’u ile ABD, ülke içinde eylemli bir kalkışmayı yaygınlaştırmayı iki kez denemiş, ama TSK tarafından iki kez de başarının eşiğinden döndürülmüş olan PKK ve şu anda Suriye bataklığında ABD’nin askeri alandaki en gözde müttefiki olup, her türlü silah desteği verdiği PKK uzantısı PYD tehdit unsurlarının başta gelenleridir.

***

BOP’un bir alt ürünü olarak dizayn edilmiş olan , başlangıçta BOP’un eşbaşkanlığına talip olacak ve Türkiye’nin bütünlüğüne karşı olan ABD’ni stratejik ortak sanabilecek kadar aymazlık içinde bulunan ve eninde sonunda Türkiye’yi de olumsuz etkilemesi kaçınılmaz ( nitekim etkilemiştir de) Suriye iç savaşında yangına benzinle koşan AKP iktidarı, sonunda ABD – Fethullah ve ABD – PYD ittifakları karşısında aymış ve bölgede görece sağduyulu bir çizgi izlemeye başlamıştır.

İktidarın çeşitli zigzalardan sonra tehlikeyi farketmesi herkes için sevindirici olurdu, eğer, bu tehditlerden daha tehlikelisini bizzat öz politikaları sonunda AKP’nin kendi yaratmamış olsaydı.

Ama ne yazık ki AKP o noktadan çok uzaktaydı.

AKP iç politikadaki biat etmeyen herkesi ötekileştirici gerginlik politikaları, bir aymazlık eğrisinin ifrat tefrit kutupları arasında gidip gelen Kürt politikası ile, sürekli gerginlik pompalar bir tutum içine girmiş bulunmaktadır.

Ötekileştirici, baskıcı, demokrasinin tüm kurumlarını ayaklar altına alıcı politikalar yolunda 15 temmuz bir dönüm noktası oldu.

Her türlü legal prosedürden azade, yargısal denetimden münezzeh KHKlar egemenliği, yani başka deyişle keyfilik saltanatı demek olan OHAL ile gerginleştirici ve çatıştırıcı politikalar daha da artmıştır.

***

Bu dönemde, devletin yasal ve yegane olması gereken silahlı gücü TSK üzerinde FETÖ’nün başlattığı oyunlar bir ara tavsar gibi görünmesine karşın sürdürülürken SADAT ve benzeri özel silahlı kuvvetler girişimleri endişeleri artırmıştı.

Türkiye’de sivil nüfusun silahlanma oranı da kaygıları yoğunlaştıran bir başka husustu.

Son olarak, yüksek yargıçlarla ilgili kadrolar tahsisinin ve, tutuklu ve hükümlülere tek tip elbise giydirilmesi düzenlemelerinin yanı sıra “15 TEMMUZ VE DEVAMI NİTELİĞİNDEKİ olaylara müdahale eden sivillere dokunulmazlık “getiren KHK çok, ama çok vahim tehlikelere yol açabilecek niteliktedir.

Terör örgütüne üye olmamakla birlikte yardım etmek suçlamasına yargıda sıkça rastlanan, yıllarca süren ötekileştirici gerginlik politikaları sonunda paranoyaklaşmış bir toplumda böyle bir düzenlemenin durumdan vazife çıkaracak olan kimileri tarafından, “elindeki silahları hiç korkmadan biat etmeyenlere karşı kullanabilirsin hadi koçum!” şeklinde algılanması tehlikesi söz konusudur.

Böyle bir gelişme iç savaş demektir.

İç savaşın kazanını yoktur, olamaz da.

İç savaştan, “ben güçlüyüm herkese dediğimi kabul ettiririm” diyerek gidenin de yenilerek çıktığı çok görülmüştür.

Bugün vardığımız noktada Türkiye’nin varlığının ve bekasının iç savaş tehdidi altında olması için, PKK’ya da, PYD’ye de, ABD’ ye de, IŞİD’de de gerek kalmamaktadır.