OHAL bu Hal

Bu aralar tarlalara uğramak gerekiyor. Kışlık erzak hazırlıklarına hız vermek gerekiyor. Biliyorum, artık her şey yılın hemen hergünü büyük marketlerde var. O büyük marketler de zaten adımbaşı. Ama işte, bana yaranamıyorlar.

Onun yerine köylere gidiyorum. Bazen tanımadan, tarifle buluyor, bazense tanıdık aracılığıyla, referansla ulaşıyorum.

Sıcakta çekilmiyor, doğru. Yapış yapış, tozlu, çamurlu, yer yer yoğun kokulu. Çarçabuk alıp çıkarken bile ancak dayanılıyorsa, düşünmeden edemiyor insan sabahın köründen gecenin karanlığına, nasıl ekilir, çapalanır, temizlenir, sulanır, biçilir, toplanır bunlar diye…

Yıllar önce yazlığımızın bahçesinde, bir şekilde savrulmuş bir çekirdekle güllerin ve palmiyenin dibinden doğru yürüyüp bir karpuz çıkmıştı. Aralıklı gidiş gelişlerinde rahmetli babam gözü gibi bakmış, sonra bakanlara da sıkı sıkı tembihlemişti. Yaz güze dönüp artık bir sonraki yıla kadar kapatılacak olduğunda ev, tüm hanehalkının katılımıyla karpuz törenle koparıldı. Açıkçası öyle pek bir lezzeti de rengi de yok gibiydi, ama tabii neredeyse kabuğuna kadar yedik. O zaman dedi ki babam: “Şimdi biz bu karpuzu afiyetle yedik ya, satacak olsaydım 100 milyon hatta 200 milyon liranın altına vermezdim. Bir karpuz olsun diye ne çok uğraş verdik. Toprağın ve gıdanın kıymetini bilmek zorundayız. Bu aynı zamanda suyun kıymetini bilmekten geçer. Bugüne kadarki tüm savaşlar gibi, bugünden sonraki tüm savaşlar da gıda için toprak ve temiz su kaynakları için olacaktır. Başka şeyler gibi göründüğüne de hiç aldanmamak lazım.”

Bu konuşmasının üzerinden en az yirmi, ölümünün üzerinden ise onyedi yıl geçti. Bana kalan en büyük miras şu üç öğretiden geçer:

Emeğe paha biçilemez.

Toprak ve su korunması gereken en önemli iki şeydir.

Çocuklarınızla daima konuşun. Değerler eğitimi evde atılan temel üzerine yükselebilir.

Dolayısıyla…

Bu aralar tarlalara uğramak gerekiyor.

Salçalık domatesler…

Kurutmalık biberler, patlıcanlar…

Turşuluk fasulyeler, salatalıklar…

Reçellik, marmelatlık zevke göre rengarenk meyvalar…

Tabii ki ve mutlaka tarhanalar, erişteler…

Yapabildiklerinizi yapın. Yapamadıklarınızı köylerde yapan analar, bacılar, yengeler var. Onlardan alın.

Biraz çıkın marketlerden, çıkın AVM’lerden, üzgünüm ama çıkın artık ufak çaplı işleme merkezlerine dönmüş, hallerden mal sevkeden semt pazarlarından.

En büyük şehrin bile yakınlarında var köyler. Uzanın bir boy. Onlara el verin, onlar size el versin.

Paranın akış yönünün ve hızının mutlaka değişmesi gerekiyor. Bunun için işte, bireysel çaba bir şey ifade etmez, toplu hareket etmek lazım diyenlere hadi oradan diyesim geliyor. Tümdengelim kadar tümevarım da bir yöntemdir ve bazen özel bir iletişim çabası gerektirmeden de organize olunur. Halay çeker gibi hayal edebilirsiniz mesela…

Argümanların da pek mesnetsiz olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.

“Köylü de uyanık, üretmediğini ürettim diye satıyor “.

Çünkü marketlerdeki tüm malları bizzat o firma elleriyle öpe koklaya büyüttü değil mi?

“Temiz ürettim hepsi organik diye yalan söylüyorlar.”

Çünkü siz tüm kallavi markaların yaptıkları reklamlardaki içeriklerin eli kalbinde sülalesi üzerine yemin ederek hazırladıklarını düşünüyorsunuz değil mi?

Çünkü fürtursuzca eve aldığınız misal süt, peynir, yoğurt, tereyağı, ayran, dondurma, yalama çubuğu, sütlü kurabiye vb süt girdili ürünlerin üretimine yetecek kadar hayvan varlığımız olduğuna da yürekten inanıyorsunuz değil mi?

Dolayısıyla yediden yetmişe bunları tüketerek, al yanaklı, kıvrak zekalı, kasına kuvvet, nefesine minnet, damarlarında kan yerine sağlık dolaşan bireyler olmak kaçınılmaz değil mi?

Bu kadar safdillik akıllara ziyan. E ama benim güzel yurdumun caanım insanları da bilerek bu tuzağa düşüyor olamaz. O halde bu işteki terslik nerede?

Tarımda üretim maliyetleri çok yüksek, karlılık çok düşük, risk çok fazla. Her alanda öyle nolmuş demeyin. Hala emek yoğun bir üretim alanı olan tarım sektöründe çalışan sayısı gittikçe düşüyor. Çiftçi artık bırakın bağ-kur pirimini ödeyip yaşlılığında aç kalmamayı sağlamayı, gününü kurtarmayı bile neredeyse başaramıyor. Çoluğunu çocuğunu borç harç okutup evlendirebilirse ne mutlu. Ama sonra napar o evlenen çocuk, hiç bilemiyor. Cep delik cepken delik, karın aç, borç harç, koca koca firmalara tek tek veriyorlar atadan dededen kalma topraklarını. Ya da onlar için çalışıyorlar. Adı Monsanto oluyor, adı Cargill oluyor, adı Dupont Pioneer oluyor. Olan bizim çiftçimize, olan bizim topraklarımıza oluyor.

Şimdi yapacağınız şu: Derhal haritayı açıp gidebileceğiniz mesafeyi ölçüyorsunuz. Mümkün en uzağı belirlemenizde fayda var. Ama imkanınıza göre 50 km ötesi de olabilir, 300 km daha ilerisi de. Tarımsal alanlar bellidir, ekili dikili yerleri göreceksiniz şüphesiz. Girin bir köye. İsterseniz gidin köy muhtarına, yardım isteyin. Sonra da ne var ne yok ihtiyacınız, arabanıza yükleyip gelin. Gitmeden evvel konu komşudan ihtiyaçlarını öğrenip onlara da getirebileceğiniz gibi, yol parasını bölüşüp birlikte de gidebilirsiniz. Oralarda da temiz üretim kalmamıştır, değmez demeyin. Zaten burada yediğiniz de onlar, en kötü ihtimalle aynısını almış olursunuz. Ama para direkt olarak köylüye gider. Bu ne kadar çok yapılabilirse, köylü de o firmalara karşı o kadar dik, o kadar kuvvetli o kadar eyvallahsız olur. Arada sağlam üçkağıtçılara da denk gelinecek şüphesiz. Tıpkı hergün yaşadığımız yerlerde alalarına denk gelindiği gibi.

Şehirlerde her gün çokça kazıklanıyoruz, unutmayın.

İçeriğinde yazan şeylerin uzağından bile geçmeyen ambalajlı ürünleri tüketmeyin.

Tükettiğiniz ürünlerden çıkan atıkları mutlaka ama mutlaka ayrıştırın. Çöp çöp değildir, hatırlayın.

Saksıda, bahçede, balkonda, cam önünde, sahanlıkta artık nerede denk gelirse, bir şeyler yetiştirin.

Topraktan geldik toprağa gideceğiz madem, o arada toprakla bağınızı koparmak sizi ölümden kurtarmaz, unutmayın.

Bir grubun bu sözlerime burun kıvıracağını, global mlobal laflarıyla kendilerine inşa ettikleri sırça köşklerinde, bir minik toza tahammül edemedikleri gerçeğini bir kenara koyup, burunlarını düşen yerden alamayacaklarını biliyorum.

Ama bir grubun da, göle maya çalan Nasrettin Hoca’nın da bu topraklardan çıkma olan genlerine teslim olarak, yapacağını biliyorum. Üç çocuğum ve onlar nezdinde yurdumun tüm çocukları adına sizlere şükranlarımı sunuyor, iki cihanda aziz olmanızı diliyorum.

Şimdi, Ege’den bahsedeyim mesela. Domates tarlada 40 kuruş. Ona bile tamamını satamayacak gibiler.

Pazaralarında en iyisi 1 lira. Yalnız en iyisi dediğim de, kokusu rüyalarınıza kadar girecek cinsten. Fasulye, barbunya pazarda 6 lira, tarlada 2 liraya verdiler, içim yandı. Börülce pazarda 10 lira ama, koca bir torbayı 5 liraya tutuşturdular elime tarlada, iki kiloya yakındı. Topan patlıcan pazarda 1.5 lira idi, tarlada 5 liraya 8-9 kilo tepeleme verdiler, napacaksın o kadarını diye hiç sormayın. Kaç gece yarım yamalak uykuyla dolaplar, buzluklar, raflar kavonozlandı hiç bilmiyorum.

Bildiğim şu ki, kim ne derse desin, ne yaparsa yapsın, ben bu vatan için elimden geleni hiç ardıma koymadım.

Benim yetiştirdiğim üç çocuk, bu vatanın ne malına mülküne, ne onuruna gururuna en ufak bir halel gelmesine izin vermeyecektir. Benim neslimden gelen ve benim elimden geçen hiçbir kimse nerede ve nasıl olursa olsun insan hak ve hürriyetlerini es geçmeyecek, emeği daima baş üstünde tutacaktır. Kim ne derse desin, ben biliyorum ki, o
Bandırma vapuru ve içindekiler, geriden benim ve benim gibilerin geleceğine duyduğu inançla yol almıştır. Bu inancı boşa çıkarmak hakkını ve lüksünü kendimde görmediğimden asıl, bana her yer Bandırma, bana her yer Samsun, bana her yer Çanakkale, bana her yer yurtta sulh cihanda sulh olacaktır.

Kahraman Sensin!

“Sen hiç muşmula ile oruç tuttun mu evlat?” diye sorardı dedem damadı olan babama.

“Biz tuttuk” derdi. Konu genelde orada kapanırdı.

Küçüktüm, ne muşmulayı ne de orucu anlardım.

Önce dedem göçtü, sonra babam. Muşmulayla tutulan orucun anlamını bulmam ise bugünlere denk düştü.

Amaca ulaşmak için kullandığın araçlara bahane bulma. Amacını unutma.

Arkeologlar dünyadaki en eski insan fosillerini Afrika’da buluyorlar. Kesin bir gerçeklik olmasa bile bilimin ışık tutabildiği kadarıyla en eski atalarımız Afrika’da yaşamış. O günün koşullarını bilebilmemiz, idrak edebilmemiz, empati kurabilmemiz mümkün değil. Ama içlerinden birileri yaşamış ki insan soyu tükenmeden bugünü etmişiz. Hala devam eden bir evrilmemiz var. Bundan çok değil 200 sene önceki insanlardan bile belirgin farklarımız var. Daha geriye gittiğimizde ise diş sayısından tutun da, omurga şekline kadar, yüz ovalinden, göz görüş keskinliğine kadar.

Yaşam süreleri de uzuyor. Ortalama insan ömrü sürekli artıyor. Çünkü yenidoğan ölümleri minimize edilebiliyor, kronik hastalıklarla boğuşanlar sürünerek de olsa yaşatılabiliyor, erken tanı var, tıbbi cihazlar var, organ nakilleri var, kan alımı, kan verimi, pek çok çeşit protezler, yapay organlar, yapay damarlar, baskılayıcı ilaçlar, iyileştirici ilaçlar, aşılar, görüntüleme yöntemleri vs derken… Belki de ölümsüzlüğü bulacak insanoğlu! Geriye dönüp ölmüşlerimize yanacağız. Basit bir kalp durmasıyla kaybettik merhumlarımızı deyip ağıt yakacağız.

Aslında yine de öleceğiz. Çünkü o muhteşem tıp teknolojisini bilen, bulan, yapan, yaptırtan insanoğlu insan, koy doğaya, iki gün hayatta kalabilecek bilgiye sahip değil artık. Hayatında buğdayı başağında, pamuğu dalında, kabağı çiçeğinde, üzümü bağında, karpuzu bostanında görmemiş bir nesil geliyor gümbür gümbür. Muzun, ayvanın, portakalın, biberin ve de çileğin mevsimi olduğuna imkanı yok inandıramayacağımız bir nesil.

Diyelim bir nükleer patlama oldu, kalanlar kaçıştı öteye beriye, dünyada ciddi ölçekte bir bölgede etkilenmiş olsun misal. O kaçışanlar açlıktan birbirini yiyebilir ama doğada hayatta nasıl kalınır bilemez. Çünkü hani o hücrelerindeki hayatta kalma yönündeki özbilgiye, herhangi bir akıllı telefon ve mazallah internet olmadan mümkünü yok erişemez.

Temiz su kaynakları tabir yerindeyse suyunu çekiyor. Şu ana dek yoğun olarak kullanılmış enerji kaynakları ona keza. Kömür, petrol, doğalgaz rezervlerinin sonsuz olmadığı gün gibi ortada da olsa ihtiyatlı kullanmaya yönelik en ufak bir gerçek girişim yok. Güneş, rüzgar, jeotermal gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı devede kulak bile sayılmaz. Uzaya, Ay’a filan gidildi, uydularla tepeden pek çok şey izlenebiliyor, dijital mühendislik altın çağında duruyor ya, geçiniz efendim.

Dünya nüfusu olmuş 7.6 milyar kişi…

Afrika depar atmış, Avrupa düşüşe geçmiş…

Hepsi hava cıva.

Bazı şeyler odağından çıktı, benmerkezcilik meziyet, empati ve sempati yüzyılın keşfedilmiş en az hakkı verilen ama en çok telafuz edilen kelimeleri oldu.

Gelin görün ki olmuyor. Boşa koyuyoruz dolmuyor, doluya koyuyoruz almıyor.

Her yeni keşifte adımların uzunluğu ve alınan yol artıyor. Ancak böylelikle insanlık daha çok unutuyor. Daha az yerinden kalkıyor. Hareketlerinin kısıtlandığından ve buna çanak tutanın kendisi olduğundan bihaber değil tabii ki.

İşine geliyor. Tembellik, işine geliyor. Yakamayacağı kadar çok yemek, yiyemeyeceği kadar çok almak, alamayacağı kadar çok istemek, isteyemeyeceği kadar çok arz. Her şey çok. Demek ki mücadelemiz çoklarla olmalı.

Hayatımızdan bazı çokları çıkarmanın yolları olmalı. Bunun sadece bize özel reçeteleri olmalı.

Şayet çoklara karşı bu düşkünlüğümüz gerçekse, o halde çok sağlıklı olmaya çalışmak niye yok aralarında? Gerçi buna karşı da önlem almış modern çağ kapitalizmi. Diyor ki, gel bu kapsüllerden kullan, bol bol kullan. Omega üçler, altılar havada uçuşsun, gençlik iksirleri Qenzimlermiş, B, C, D, E, A vitaminleriymiş… Kardeşim bunların kaynakları ne diye soran yok mu? Var. Ama seslerini bastırabilecek kadar çok reklam, o reklamlarda boy gösteren aklı bize bin basan hekimler, bilimadamları dururken kendine güvenen insan az. Ben niye domates yiyince aynı şey olmuyor diye sorana, o kadar domates yiyemezsin bunlar özü, binlerce domatesten süzüldü diyorlar. Ne gerek var balık yağı kapsülüne, balık yesem olmaz mı diyene, balıklar kültür üretimi, sağlıksız, diğerlerinde de ağır metal var diyorlar.

Peki sen nereden elde ettin deyince, uçsuz bucaksız okyanuslardan sizin için en özel yöntemlerle elle beslenip, katletmeden öldürülüp, soğuk sıkımla şifa niyetine yapıldı, fiyatı da bir alana bir bedava üç on para diyorlar. Peki bu uydurmaları yiyor muyuz? Yemiyoruz demek isterdik de, adamların ciroları ortada. Demek ki neymiş? Balık tutmak yerine balıkyağı verilmesini pek de güzel yeğlermişiz. Vah vah vah…

Siz de bir şey yapmak isteyenlerdenseniz, biraz geriye, hatta olabildiğince geriye giderek, öncelikle mevsimsel beslenmeyle ilgili bilgilenerek ve kendi çocuğunuza hatta civarda gördüğünüz çocuklara bunları anlatarak başlayabilirsiniz. Varsa evinizin, apartmanınızın bahçesinde, yoksa saksıda birkaç girişimde bulunabilir, o çok hızlı akan ve hiçbir yavaşlamaya tahammülü olmayan hayatınıza küçük ve kısa nefeslenmeler katabilirsiniz.

Hep tespit hep tespit, bize somut önerilerle gel diyenlere şunu önerebilirim: Haftada bir aldığınız herhangi bir ambalajlı ürünü hayatınızdan çıkarabilirsiniz. Yılda toplam elliiki adet tükettiğiniz bu ürünü almadığınızda hiçbir şey değişmez diye düşünüyorsunuz ama kesinlikle yanılıyorsunuz. O elliiki adet için kırk takla attıklarının farkına vardığınızda gücün sizde olduğunu da göreceksiniz.

Bir de hangi sıfatla ahkam kesiyorsun, eğitimin bu alanda mı ki diyenler var ki, onlara çok gülüyorum. Hekim, ziraat mühendisi ya da gıda mühendisi değilim. Hayata gelmiş bir ölümlüyüm. Bana tanınmış bu akıllara durgunluk veren muazzamlıkta işleyen bedenime, kaç yıl olduğunu bilmediğim ömrümde iyi bakmak ve sağlıkla yaşamakla mükellefim. Altı yedi yıl tıp eğitimi almış, belki üzerine uzmanlık yapmış, hatta akademik kariyer yapmış hekimlerimize, dört yıl zirrat mühendisliğinin çeşitli dallarında eğitim görmüş, belki daha ileri eğitimlerle kendini pekiştirmiş ziraat mühendislerimize, yine dört yıl eğitim, hadi diyelim üst eğitim vs ile bayağı bilgilenmiş gıda mühendislerimize gayet tabii ki saygı duyuyorum. Ancak hiçbirinin söylediğini de bir kutsal kitap metni gibi kayıtsız şartsız kabul edilebilir görmüyorum. Ama daha da önemlisi, bana bahşedilmiş, bana emanet edilmiş, benim kullanımıma sunulmuş değerli bedenim ve hayatım için, asıl bilginin bizzat bende yer aldığını biliyor, çaba sarfediyor, hissederek ve farkına vararak yaşamayı her şeyin önünde tutuyorum.

Bırakınız küresel güçler canhıraş bir şekilde hayatlarınıza sızmaya çalışsın. Tüm besin maddeleriyle, içme ve kullanma sularıyla, ambalajlarla, toprağa, havaya, bedeninize yani hayatınıza hükmetmeye çalışsın. Dünya nüfusunun nasıl, nerede, hangi hastalıklarla, hangi sağlık mecburiyetleriyle yaşayacağına karar versin, bunun için oluk oluk para akıtsın. Dünyaya hükmettiğini, gücü tekellediğini, tek ve son sözü daima kendinin söyleyeceğine inansın.

Varsın sizi köşeye sıkıştırsın.

O köşeden gözlerinin içine bakıp yüzlerine tükürerek, bu hayat benim ve ben karar veririm dediğiniz anda, karanlıkların efendisi bu vahşi kapitalist canavarları, birer hayalete dönüştürebilirsiniz.

Aslında hem size bahşedilen hem de sizin vesile olduğunuz hayatların kahramanı olabilirsiniz.

Aslında aldığınız her nefesin, kaç tane olduğuna bakmaksızın, hakkını verip, adınızla değil, yaptıklarınızın hürmetiyle anılarak ebediyen yaşabilirsiniz.

Bu hayat sizin.

Gıda ve su da sizin hakkınız.

Hakkınızı kimselere teslim etmeyiniz.

Gerekirse muşmula ile de oruç tutulabilir, biliniz.

Adalet Bir Erdemdir

Konuştuklarımız boş.

Söz uçar yazı kalır diyoruz ama bu yazdıklarımız da boş.
Dolayısıyla sizin okuduklarınız boş.

Zeytinler kesilsin mi kesilmesin mi? Soruya bakın. Kesilsin gitsin belki de. Tabii ya. Zeytin değil mi sonuçta.

Gerçekten kaç kişinin umurunda?

Dokunulmazlıklarına dokunulanlar için adalet yürüyüşü gerçek mi mesela? Adalet her zaman herkese lazım denirken ciddi mi söyleyenler? Ciddiyet gerçeğe dönüşsün diye türkülü, halaylı, umutlu, dilekli yürüyüşlerin işe yarayacağını düşünenler, ‘yürümekle yollar aşınmaz’ fikrinin zikrinden başka karşılıklar bekliyorlar, öyle mi?

Zeytinin meyvesini yersin, yağını yersin/içersin, yaprağını çay yaparsın, gölgesinde oturursun, asırlık ağaç cinsidir, dolayısıyla canın isterse dertleşir akıl da alırsın… Yağ dediğimiz üstelik vücuda girip de insanı sağlıklı ve kafası çalışır yapan en önemli maddedir. Dolayısıyla zeytin, sadece zeytin olduğu için değil, menfaatlerimiz için de değerli ya, o zaman hemen sesimizi yükseltip kesilmesini engelleyelim. Yurt genelindeki binlerce ağacın ve insanın akıbeti bizim etkileşimde olduğumuz sosyal ağlarda yaratacağımız yaygaraya bağlı. Ancak tabii işlerin bu raddeye varması için, dokunulmazlıkları gereği kimseye de dokunmamış olanlara dokunulması gerekecekti. Zeytin için yürünecek değildi elbet.

Diğer taraftan, zeytin bu, ot değil ya! Kuru ot, yani saman ithal edilir, ama zeytin asla! Buğday, nohut, mercimek, kurufasulye beslenmemizde demirbaşlar olsa da ithal edilebilir gayet normal. Tohumları ise mutlaka ithal edilmelidir, ama zeytin asla! Zeytin kutsaldır, yaban ellere değmiş olursa haram olur bize. Ama diğerleri neredeyse olmasa da olur. Fakirlik sınırında yaşayan koca bir toplumun sofrasının başköşesinde ekmek, pirinç, bulgur, mercimek misal, olmasa da olur, zaten gluten son derece zararlı, yerine lıkır lıkır zeytinyağı içer beynimizi çalıştırırız olur biter. Zeytine dokunmayın aman, geri kalan her şey sizin olsa olur yani…

Sadece İstanbul inşaat faciasına kurban gitmedi. Türkiye’nin dört yanı harala gürele düğüne çeyiz yetiştirir gibi inşaat molozuyla bezeli. Çeviriveriyorlar site alanını metal inşaat bariyerleriyle, içinde kestikleri çamlar, meşeler, çınarlar, daha da evnavi ağaçlar çatır çatır bir gecede yerle bir oluyor. Mesela İstanbul’da ‘Burası yeni İstanbul’ posterleriyle kaplı reklam panolarında gösterilen yerler eskiden çorak Mars toprağı mıydı diye sormak lazım değil mi? Aynı adalet işlesin o zaman, zeytini kurtarırken o sessizce kesilip pişkince üzerinde gülümsenen ağaçların da hesabı soruluversin.

Uzatmayalım bu sefer, yekden soralım bakalım, zeytinime dokunmacılar da cevap versin.

Bu ülkede kaç hektar alanda yerel tohum ile ekim dikim yapılabilmektedir?

Hadi ülkeye GDO’lu ürün giremiyor kabul edelim, hibrit tohumlar ve bunlara ait kimyasalların yıllardır zehirlediği toprakların bir gün temizlenmesi mümkün olacak mıdır?

Anadolu’da kaybolan endemik bitki sayısı kaçtır?

Anadolu’da önümüzdeki on yıl içinde kaybolması kesin olan endemik bitkiler hangileridir?

Çiftçi Kayıt Sistemi dahilinde belirttiği ürünlerin ekim dikimini yapabilen çiftçi kalmış mıdır?

Karadeniz incisi fındık ve çayın akıbeti nedir?

Elli yılı aşkın süredir havadan, karadan ve sudan zirai ilaçlamaya maruz kalan 783.562 kilometrekarelik topraklarda temiz ürün verebilecek, bu zehirlerin hiç bulaşmamış olduğu yerler var mıdır?

Büyük tonajlarla hayvan yemi olarak ithal edildiği söylenen mısır, soya, buğday ve benzerlerinin hangi bölgede hangi hayvanların beslenmesinde kullanıldığının envanteri tutulmuş mudur? Yoksa insan da bir sosyal hayvan mıdır?

Sadece son bir yıl içinde o, bu, şu sebeple, yerine dikildiği! söylenenlere bakılmaksızın, toplam kaç/ hangi cins ağaç kesildiğinin dökümü var mıdır?

Bütünşehir Yasası ile 51 il bütünşehir statüsüne geçirilir,1.023 belde belediyesinin ve 16.082 köyün tüzel kişilikleri de ortadan kaldırılır, köylü nüfus yok edilirken, bu siyasi ve ticari zemin hazırlama işine, yani toprağın, suyun ve gıdanın metalaştırılmasına, nasıl göz yumulmuştur?

Kanun Hükmünde Kararnameler ile14.6 milyon hektarlık Türkiye meralarının imara açılması, yani amaç dışı kullanılabilmesi, yani otel, motel, ev bark yapılabilmesi mümkün hale geldiğine göre, hayvancılıkta endüstriyel dışı seçenek kalmış mıdır?

Ben size bir şey söyleyeyim mi? Tüm bunların cevapları için kılınızı kıpırdatmadıysanız, yaygara koparmadıysanız, yürüyüş yapmadıysanız, o zeytinler bile size hakkını helal etmeyecektir.

Bu bir çifte standart olup neredeyse genetiğimize işlemiştir.Samimiyetsizlik gereği kimine aval aval bakıp kimine celallenmek yolun doğasından olsa gerektir.

Altı aylık kızım var. Bir şey için tutturduğunda, hoop azıcık ses tonumuzu değiştirip başka bir yöne çeviriyoruz, hemen unutuyor tutturuğunu. Dokuz yaşında bir oğlum var. Tablette oyun oynamak için ısrar ettiğinde, hooop hadi basketbola diyoruz, unutuyor ısrarını. Onbir yaşında bir oğlum daha var, çikolata yemek için yalvardığında, hooop bir film izlemeyi olmadı sinemaya gitmeyi öneriyoruz, çikolatayı anmıyor geri. Hatta küçük cins bir köpeğimiz var evde, bebeğin oyuncaklarına musallat olduğunda çıkarıyoruz ortaya çıngıraklı topunu, gözüne görünmüyor artık bebeğin oyuncakları…

Yani hanımefendiler ve beyefendiler, bir aldatan varsa aldananın olması son derece olağan. Neyle aldatıldığımız ise bir dram. Geçici hoopların kısa süre sonra ‘hoppalaya!’ dönüşmesi ise sıradan.

Yani benim anladığım bu hayattan, ot da lazım ağaç da, arı da lazım ayı da, domates de lazım bamya da. Yoksunluk, tüketmişlik, kaybetmişlik çarkın dönüşünü toptan keser. Sonra o keser döner, sapı da döner, gün gelir hesap da döner.

Zeytinim de zeytinim diye tutturma. Zeytin asırlık da çam, meşe, kayın, çınar, köknar, hatta nar, hatta fıstık, hatta fındık akşamdan sabaha mı büyüyor? Ayıptır, yazıktır, günahtır. Birini diğerinden ayırma.

Zeytinim deme, ağacım de, toprağım de, tohumum de, ekinim de, vatanım de!

Zeytin için susmayacaksan, incir için de konuş, çay için de, pamuk için de konuş buğday için de.

Ki ben de sana inanayım.

Ki ben de adalet diyen dillere kurban olayım.

Yardımlaşma, Dayanış!

Türkiye büyük bir ülkedir.

Türkiye büyük zenginlikleri olan, büyük bir ülkedir.

Türkiye büyük bir önderin dehasının mirasıyla nefes alan özgür bir ülkedir.

Türkiye en büyük zenginliği güzel, merhametli, vatanperver, misafirperver insanları olan, doğası, yeraltı ve yerüstü kaynaklarıyla, şanlı bir tarihe sahip çok büyük bir ülkedir.

Bana sürekli bunları söyleyen, ben doğduğumda emekli olmuş emniyet mensubu bir polisti dedem. Daha büyüğü yok mu, en büyük Türkiye mi? diye sorardım.

Kıyaslamayacaksın derdi. Herkes kendine büyük. Ama bil ki, bütün dünyanın gözü ülkemizdedir, hem hayranlık hem düşmanlık besler pek çok millet. İşte bu yüzden Atana, vatanına, diline, değerlerine, zenginliklerine ve mutlaka milletine sahip çıkacaksın. Bu vatanı sana hazır bırakanları her zaman büyük bir minnetle anacak, sen de evlatlarına öyle bırakacaksın.

Yaşlıydı. Bilge öğütlerini uzun uzadıya dinleyemedim. Ama zaten dinlediğim özüymüş. Son görev gibi, bana okumayı yazmayı öğretti, bir kalemi, bir kitabı, gülen gözlerini ve dünyayı rahat birkaç tur dönebilen geniş yüreğinin sevgisini bırakıp gitti. Ne yapacağımı bilemediğim her zaman, o günleri hatırlarım.

Türkiye büyük bir ülkedir.

Türkiye büyük zenginlikleri olan, büyük bir ülkedir.

Türkiye büyük bir önderin dehasının mirasıyla nefes alan özgür bir ülkedir.

Türkiye en büyük zenginliği güzel, merhametli, vatanperver, misafirperver insanları olan, doğası, yeraltı ve yerüstü kaynaklarıyla, şanlı bir tarihe sahip çok büyük bir ülkedir.

***

Dün resmi bir işlem için çocukları okuldan alıp Avrupa yakasına geçtik. Uzun sıralar, eksik dokümanlar vs derken yarım gün koşturmacada yemek de yiyemedik. Akşam saatlerinde feci de trafiğe yakalanınca bir sağlıklı yemek noktasına ulaşamayı bekleyemeyecek hale gelen çocuklar için eşim ilk gördüğü pizzacıda durdu. Bir paket küçük boy karışık pizza ile arabaya dönüp açlığı bastırsın diye açıkladığı anda yüzüm seyirmeye başladı desem yalan olmayacaktır. Kucağımda uyuyan bebeğim sebebiyle coşkulu bir tepki veremesem de, çöp yiyorsunuz çöp yiyorsunuz çöp yiyorsunuz deDikçe oğullarım lokmaları yutamaz eşim de daha fazla dayanamaz hale geldi. Camı açtığı anda otoyolda dilenen iki çocuk pizza diye bağırarak arabaya doğru koşmaya başladılar, bir hamlede camdan içeri uzanıp kutuyu kaptılar. Nasıl olduğunu anlamadan bir kadın ve yaklaşık on çocuk daha belirdi. Kadın aldığı gibi pizzayı, tek lokmada ağzına attı. Kalan çocuklardan biri arabanın önünü kesti, diğerleri kapalı camlara vurmaya başladı. ‘Çekil’ işaretlerimiz fayda etmediği gibi, camı ya da kapıyı açıp müdahale etmeye çekinir duruma gelmiştik. Öndekinin bir an uzaklaşmasını fırsat bilip yavaş da olsa akan trafikte ilerlemeye başladık ancak yanımızda koşan ve cama vuran kız çocuğunu epeyce ikna edemedik. Neden sonra eşim kızarak söylenince çocuk durdu ve biz hızlanmaya çalışarak uzaklaştık.

O kadar zor bir şey ki açlık. O kadar zor bir şey ki sokaklarda dilenen aç çocukların varlığını bilmek… O kadar zor bir şey ki o çocukları unutmaya çalışmak, unutamamak, bir şeyler yapmak istemek, yapamamak… O kadar zor ki bir anneler gününde, yavrularıma sarılıp öperken, kokularını içimden geri vermek istemediğimden nefesimi uzun uzun tutarken, köpeğimizi bile kendim doğurmuşum gibi hisseder ve sarıp sarmalarken, o çocukların sönmüş göz ferlerini zihnimden silmek… O kadar zor ki, benim büyük ve güzel Türkiyem’in her köşesinde bu manzaraların artan oranlarda artarak artık kanıksandığını bilmek…

Yıl boyu gerek sosyal medya üzerinden gerekse özel iletişim gruplarından çeşitli iletiler ulaşıyor. Çoğu doğuda, o hiç gitmediğimiz görmediğimiz uzak köylerde, okul çağı çocuklarının eğitimleri sırasında ihtiyaç duydukları materyaller ve hatta yaşamsal düzeyde gerek duydukları mont, kaban, ayakkabı, atkı, bere gibi eşyalar için yardım isteniyor. Şimdi söyleyeceğim şeye tepki vermeden önce bir kez daha etraflıca düşünmenizi rica edeceğim. Ben bu yardımlara olabildiğince katılmıyor ve mümkün olduğunca karşısında duruyorum. Çünkü bunun hiçbir zaman anlık bir faydadan öteye gidemediğini ve bir vicdan rahatlamasına yardım adı verildiğini düşünüyorum.

Bazı zorunlu haller dışında, sözgelimi beklenmedik doğal afetlerden sonra ani olarak zora düşüldüğüde, elbetteki elde avuçta ne varsa, alarak ya da mevcudu paylaşarak destek olmak lazım. Ancak günlük hayatın döngüsüne bu yapay müdahalenin herhangibir düğümü çözeceğine, derde deva olacağına ve kalıcı bir mana içereceğine inanmıyorum.

Peki bu şekilde yardımlaşmayan bir toplum ne yapabilir? Dayanışabilir. Çünkü dayanışma, yardımlaşmanın dikey hiyerarşisinin aksine, son derece yatay bir hiyerarşi olarak bizzat yapılmak istenenin faal öznesidir.

Sivil toplum örgütlenmesinin son derece zayıf, anlaşılamamış, dönem dönem yasaklanmış, sindirilmiş, sildirilmiş, kötülenmiş, korkutulmuş, yaftalanmış varlığı dolayısıyla yokluğunda, toplumun bu çıkış yollarında kendini bulmuş olmasına şaşırmamak ve hatta belki bir miktar organizmayı canlı tutmuş olmasına şükretmek gerekir. Ancak artık sivil toplum örgütleri/kuruluşları/insiyatifleri/yaklaşımları mutlak suretle ete kemiğe bürünmeli, toplumdaki istisnasız her bireyin hayat görüşüne ya da uzmanlık alanına bağlı olarak seçtiği birinin içinde yer almasının elzem olduğu gerçeğiyle hareket edilmelidir.

Ben ne yapıyorum? Öncelikle kendim ve ailem için tüketim kalemlerimi belirliyorum. Bunların özellikle ve mutlaka gıda olanlarını ayırıp her biri için yöresinde bir üretici buluyorum. Mümkün olduğunca en kırsalda yer alan bu üreticinin ürünlerini kargo ile teslim edeceği şekilde tedarik ediyorum. Doğrusu bu bana daha fazla iş doğuruyor.

Markete gidip bir seferde televizyonundan tenceresine, maydonozundan salçasına kadar her şeyi almaya benzemiyor. Kimi ezik, kimi bozuk geliyor ilk başta. Ama Edirne’den Ardahan’a kadar her yerden bir şeyler sipariş vermek artık hayatımın bir parçası.

Siparişlerin geldiği saatte evde birilerinin olması, gelenlerin kontrolü, bunların hem saklanabilir hem de depolanabilir şekilde tasniflenmesi hep ilave bir iş yükü. Ambalajlı olmadıkları, koruyucu içermedikleri için kolay bozulacaklarını bilmek ve ona göre kullanım sırasında tutmak da bazen notlar almayı gerektiriyor. Olsun, okuma yazmamız var çok şükür, hepsinin altından kalkmak için birkaç saat fazladan emek harcamaya değiyor.

Elde edilen tüm ürünler çok sağlıklı olmayabiliyor. Bilgisizlikten reçellerin içine bolca limontuzu, salçalara kaynağı belirsiz market tuzu katılmış olabiliyor mesela. Ancak marketten alınanlarda da durumun farklı olmadığını bilmek yetiyor rahatlamaya. En büyük mutluluksa, banka ya da postane aracılığıyla para öderken yaşadığımdır. Bir köylü, bir üretici, kırsalda bir kadın, bir yenge, bir abla, çapa yapan bir kardeş, kaşık oyan bir dede, yemeni işleyen bir bacı emeğinin paraya döndüğünü görüyor. Benim gönderdiğim montu giymiyor çocuğu, onun yerine kendi gidiyor, PTT’den gönderdiğim parayı çekiyor, çocuğunu alıp çarşıya çıkıyor, onun istediği kabanı alıp üstüne bir de çikolata yedirip evine dönüyor. O çocuk anne babasının emeğiyle para kazandığını görerek büyüyor, emeğin değer gördüğünü biliyor, köyünde ya da kasabasında da iyi bir hayat olabileceğini anlıyor. Okuluna giderken tüm ihtiyaçlarının uzakta biryerdeki bir yardımseverin fakir ailesine el uzatarak değil, mutfağında bir tencere kaynaması için onlara ihtiyaç duyan bir büyükşehirlinin satın aldığı ürünlerin parasıyla karşılandığını görerek büyüyor. Bir nesil böyle büyüdüğünde, parasını hakkıyla kazanıp her ihtiyacını görebildiğini bildiğinde, ağır şartlarıyla sürüneceği, yersiz yurtsuz kalacağını düşüneceği bir büyükşehire göçmüyor olacaktır. Herkes aynı göğün altında kendi yöresinin mis gibi kokusu ve ev dediği güvenin varlığıyla, dimdik yaşayacaktır.

Şimdiki iletişim yolları her şeyi kolaylaştırıyor. Siz de tüketim listenizi çıkarın. Dayanıklı tüketim mallarını yazmayın tabii. Diğer tüm ürünler için açın haritayı, hangi bölgeye ait, ayırın. Sonra internetten bölgelerin illerinin, ilçelerinin tarım müdürlüklerine, ya da muhtarlıklarına ulaşın. Bir üretici telefonu alın. Arayın. İlk seferlerde parayı önceden gönderin. Haklı olarak güvenemeyeceklerdir. Ardından ürünleriniz gelsin. İlk sefer geç, eksik ve bozuk gelecektir. Ancak üç beş taneden sonra hiç istemediğiniz bir bağ kekik, bir yemeni ya da bir pişirimlik tarhana da eklenmiş olduğunu göreceksiniz. Sizi sevecekler. Siz de onları seveceksiniz. Çok seveceksiniz. Bir yolunuz düşerse de mutlaka uğramak isteyeceksiniz. Sonra bir gün okul kazanan çocuğunu getirecek bulunduğunuz şehire. Duyunca görmek isteyeceksiniz. Yıllarca ellerinden çıkan ürünlerle beslediğiniz çocuklarınıza gururla bakacaksınız. Bir de okutmak üzere getirdiği çocuğuyla sizi gördüğünde nasıl vakur elinizi sıktığına şahit olacaksınız.

Ben oldum.

Ve bilin ki, bu duyguyu anlatmamın başka hiçbir yolu yok.

Türkiye büyük bir ülkedir.

Türkiye büyük zenginlikleri olan, büyük bir ülkedir.

Türkiye büyük bir önderin dehasının mirasıyla nefes alan özgür bir ülkedir.

Türkiye en büyük zenginliği güzel, merhametli, vatanperver, misafirperver insanları olan, doğası, yeraltı ve yerüstü kaynaklarıyla, şanlı bir tarihe sahip çok büyük bir ülkedir.

İnsan mısın? İnsan Gibi mi?

Referandum oylaması sonrası, tercihi ‘hayır’ olanlar için başka bir çokseslilik hali başladı. Özellikle tercihini evet yönünde kullandığını, başkanlık sistemi ve rejim değişikliğine dek götürebilecek yeni anayasa düzenlemesini desteklediğini söyleyen firmalara, boykot uygulamak üzere çağrılarda bulunan söylemler duyulmaya başlandı.

Tüketici, her türlü düzende, her üretim şekli ve her pazar yapılanmasında en önemli faktör ve aktördür. Bu sebeple ortaya çıkmış ve gelişmiş reklam sektörü, diğer başka iletişimi kuvvetlendiren mecralar ve kollarla beraber, tüketicinin nabzını tutabilmek ve onların kanına girebilmek için çırpınır durur. Kimi çok doğru olan işlerin ve ürünlerin duyurulması ve güçlenmesi için hayati önem taşımakla birlikte, çok etik olmayan, hadi biraz dilimizin kemiğini bükelim, son derece zararlı olan ürün ve üretim şekillerini de allayıp pullayabilir. Tüketici bu yaklaşımlara inanabilir. Ciddi satış rakamlarına ulaşılabilir. Toplum zehire bulanıp yarınlarını yitirebilir.

Bu ihtimal ve bittabi içerdiği riske karşı durmak üzere kurulmuş bazı kamu kurum ve kuruluşları elbette ki vardır. Ancak onlar da ağırlıklı olarak rekabeti korumaya yönelik tutum sergilerler. Onun dışında ve belki de haliyle, ürünün sağlık açısından olumlu/olumsuz terkibi, mevzuları dışıdır. Zira bununla ilgilenmiş olması gereken başka bir kamu kurumu olarak tarım bakanlığı ve ilgili alt yapılanmaları vardır.

Ancak… Burası hikayenin tıkandığı bir başka noktadır.

Geçmiş zamanda oldukça deneyimli üst düzey bir gıda mühendisi bana şöyle demişti: Gıda mühendisliği, esasında beslenmeyle ilgilenmez. Bizim için önemli olan gıdaların işlenmeleri esnasında uygulanan yöntem ve formüllerin insan canına kastetmiyor olmasıdır. Yani, birisi filanca yoğudu yiyip ölmemelidir, bir başkası filanca peyniri yiyip septik şoka girmemelidir, ya da şu reçeli yiyen yüz kişi şiddetli ishalden hastanelik olmamalıdır, hatta bu makarnadan tüketmiş bir aile toptan acile kaldırılmamalıdır gibi. Herhangi bir sebzenin, misal ıspanağın şüphesiz topraktan söküldüğü ilk anda tüketilmesi, besin değerinden maksimum oranda faydalanılmayı sağlar. Ama bu mümkün değildir. Ispanak toplanır, yıkanır, kurutulur, doğranır, eh bu kadar çabaya biraz dayanması lazımdır, gerekli işlem uygulanır, ambalajlanır, depolanır, sevkedilir, yine depolanır, satılır, nihai tüketicinin buzdolabına girer, belki birkaç gün de öyle bekler, sonra ambalajdan çıkarılır, tekrar yıkanır, ocakta ya da fırında pişirilir. Yenir!

Bunca müdahaleden sonra bu ıspanaktan hangi toplam faydanın elde edileceğini saptamaya çalışırken, toplam zararı da bir kenara atmamak lazım. Yetiştirilmesi esnasında kullanılan tohum, ekilen toprak, sulama suyu, uygulanan tarım ilaçları derken… İşte bunlar da başka kontrol mekanizmalarına tabi. Bizim son derece haklı gerekçelerle reddettiğimiz, tohumundan hasadına geçen süredeki sağlığı tehdit eden maruziyetlere, konvansiyonel anlamda olur veriliyor olması sebebiyle, müdahale edilmiyor. Dolayısıyla bir ziraat mühendisi için de, yiyeni öldürmeyecek dozda zirai ilaç kullanılmış olması, görevini hakkıyla ifa ettiğini gösteriyor. Vücutta çeşitli zamanlar içinde alınıp, atılamadığı için akümüle olmuş tüm bu zirai ilaç artığı zehirlerin hesabını, kimselere sormak mümkün olmuyor.

İşin bu evresinden sonrası tababetin içine düşmeyle son buluyor. Beslenme bilmeyen, eğitiminde beslenme yer almayan hekim, geriye dönük olarak bu zincirin halkalarından da bihaberken, tedaviye yönelik elemanları bulmakta her zaman doğru bir yol izleyemiyor. Toplumun en uzun süre mürekkep yalamış, en kitabi ve okullu eğitimli hekimleri, denizi geçip derede boğuldukları bir düzenin parçası olup, hastalıkların sebebinin kökenini araştıracak vakte sahip olamayarak, kendilerine tanınan kısa sürelerde muayenelerini tamamlayabilmek için, uygun en iyi ilaç terkibinden bir şifa yolu belirlemeye çalışıyor.

Referandumdan çıkıp buraya vardıktan sonra bu yazı bitmez gibi gelse de… Bağlamaya çalıştığım yer aslında şudur: Siz ve sağlığınız, kimsenin çok da umurunda değil!

Şayet umurlarında olsaydı, ne tohum yasaları çıkardı, ne de GDO’sundan hibritine her tür ithal girdiye mecbur bir tarım ekonomisi oluşturulurdu.

Farklı fiyat aralıkları ve kullanım şekilleri ile geniş bir yelpaze içindeki, her keseye uygun tarım ilaçları ithalatı, dış ticaret açığını şişirip durmazdı.

Umurlarında olsaydı, gelişen tıp teknolojisiyle övünüp erken teşhiste fersah fersah yol katettiklerini söylemek yerine, bu kadar çok erken teşhis edilmek zorunda kalan hastanın sebebini araştırmadan duramazlardı.
En ufak umurlarında olsaydı, öldürmez de oldurmaz da ürünler yaratmak ve o esnada dünya kaynaklarını hunharca harcamak yerine, bir ürünün orjinaline en yakın haliyle bir tüketiciye ulaşması için tüm bilgiyi seferber etmeden duramazlardı.

Ah bir umurlarında olsaydı, henüz küçücük ilkokul çağı çocuklarının ergenliğin tam göbeğine düşüp, nasıl başedeceğini bilmediği bedensel değişimleriyle boğuşmalarına razı olunmazdı.

Birilerinin, umduğunuz gibi umurlarında olabilmiş olsaydınız efendim, kime nasıl yeteceği meçhul olan bir asgari ücretle baz düzeyde de olsa insana yaraşır besinlere ulaşamadığınıza dövünmek zorunda kalmazdınız.

Toprağımız ölüyor.

Suyumuz ölüyor.

Havamız ölüyor.

Siz yaşayacağınızı mı sanıyorsunuz?

Şimdi… Diyorum ki! Sizin de doğumla birlikte sahip olduğunuz bu doğal kaynaklardan yararlanma hakkınızı elinizden alan kocaman firmalara, küçücük bir karış boyunuzla yapabileceğiniz kocaman bir şey var. O tek atımlık kurşununuzu ister havaya sıkarsınız, ister beynine, ister kalbine hedef alırsınız. Canınıza kastedildiğini düşünüyorsanız üstelik, o hedefi de kaçırmazsınız.

Bir firmayı boykot mu etmeyi düşünüyorsunuz? Edin. Ama tüh, yerine alacağım ürün o markette kalmamış, bir kereceik alayım bari deyip kararınızı çiğnemeyin. Bir prensip kararı alarak boykotunuzu o firmanın tüm ticari alanına yayın. Ama dikkat edin. Sol cepten alıp sağ cebe koyuyor olabilirsiniz. Bu büyük firmaların, büyük firma dostları olur. Dolayısıyla, su akar yolunu bulur misali, sizin üç günlük ya da otuz günlük boykotunuz neredeyse yaprak bile kıpırdatmayabilir.

Ama…

Ya bir firmanın tüm mallarını boykot ederken, bir başka büyük firmanın ürünlerini tüketmeye başlamak yerine, küçük ve lokal üreticilere geçerseniz, ne olur?

O büyük üreticiler üç kuruş parayla ürünlerinin tamamını topluyor diye, tüm cefayı çekmesine rağmen ses çıkaramayan üreticilerin eline biraz para değse, onunla çoluğunun çocuğunun hayatını idame ettirse, palazlansa, daha iyi üretim koşulları için talep edeceklerimizi yerine getirmez mi? Biz insan gibi besinlere ulaşırken, o da insan gibi bir düzene kavuşmaz mı?

Bakınız, bu insan gibi tabiri aslında çok ağırdır. Ne var ki, halihazırda kullanıldığı yere cuk oturuyor. Oysa o anamızın karnında, ‘gibi’ halinden çok uzak, bizzat insan olmak için beklemiş, gelişmiş, büyümüş ve dünyaya gelmiştik. Geldiğimiz o anda, rant uğruna, daha fazla kazanç uğruna, güç uğruna, türlü hırslara bürünmüş kişilerin gaileleri uğruna, kaybedeceğimiz bunca şey olacağını hiç de tahmin edemezdik.

İnsan tek ve hür doğduğu dünyanın, tek ve hür ferdi olarak kalabilmek için bir savaş verecekse şayet, bunun için en erdemli yolu seçmeli, kendisine dayatılanlara razı gelmek bir yana, haklarının gaspına ağır tepki vermeli, düzenin arkasından söylenmek ve sövmek yerine, önüne geçip dur demelidir.

Bana göre tek çözüm, ‘Ben olmazsam, tüketici olarak, sen her akşam önüne koyup ürettiklerini kendin yersin efendi’ diyerek, bir an bile arkaya bakmadan uzaklaşmak gereklidir.

Tüm alışveriş pompalamalarına karşı korunaklı bir miğfer olarak hakkaniyet erdemini giymeli, yanımızda yöremizde kim varsa üreten ona yönelmeliyiz. İyi kötü aramadan, önce onun yaşayabileceği hava sahasının oluşumuna katkı vermeli, ardından taleplerimizle şekillendirmeliyiz.

Mümkün en az işlenmiş ürünleri alıp, bunları evimizde basit işlemlere tabi tutup, içimizi dışımızı, aklımızı ruhumuzu, kalbimizi vicdanımızı tertemiz beslemeliyiz.

Kopan ya da kesilen parmağın yerine yenisi çıkmıyor arkadaş. İnsansak hala, ‘insan gibi’ için nelerin feda olacağını görmezden gelemeyiz.

Peynir Gemileri

Kış aniden bastırmıştı bu yıl. Şimdi bahar gelmeye çalışıyor. Kimi ürünleri don vurdu, kimileri erken çiçeğe durdu. Ama iyi kötü rekoltenin ne olacağı belli. Modern tarımın baskın enstrümanlarına direnmenin anlamsızlığı çiftçiye allı pullu olarak etraflıca anlatıldığından beri, kontrollü tarım altın çağına girdi. Zaten iklim dönümleri neredeyse kalmadı. Ancak ne toprak, ne hava, ne de su hazırlıklı bu oldu bittiye. Dolayısıyla gümbürtüye gidiyor tüm beklentiler. Misal, Arabistan çöllerine kar yağdığını yazdı bu kış gazeteler.

Dünyanın bir tarafında, zika virüsüne karşı yapılan aşıların yarardan çok zarar verdiğini ve pek çok sağlıklı gebe ile bebeği ölüme sürüklediğini söyleyenler ayaklanıyor. Dünyanın diğer bir tarafında devletlerince onaylanan ve uygulanan aşı takvimlerinin otizme sebep olduğu bulgularındaki gerçeklik payına dikkat çekmek için çırpınanlar var. Dünyanın başka bir tarafında, helal gıda tüketmeyenlerin cinler tarafından alıkonulduğuna ya da vesveseye sürüklendiğine inananların paylaştığı dualar ve muskalar var. Dünyanın bambaşka bir yerinde ise gıda takviyeleri kullanmadan mümkünü yok sağlıklı yaşanamayacağına kalben inanan bir güruh var. Dünya kaç bucak bu durumda, buyurun siz karar verin.

Modern tıp ya da batı tıbbı olarak tariflenen katı bilimsel gerçekliklere ve deneylenebilir sonuçlara dayalı alana dair duyulan güven sarsılmış durumda. Her geçen gün daha çok insanın akut ve/veya kronik ciddi hayati tehdit yaratan hastalıklara yakalanıyor olması bu güvensizliği pekiştiriyor olsa da, yaşamsal ve çevresel etmenlerin bu denli gözardı edilerek kanaate varılması büyük hatalara sürüklüyor. Modern tıptan soğuyan insan evladı çareyi sülük, hacamat, seksen çeşit baharat, ot, bitki, su, maden, vitamin ve benzerlerinde ararken, bunların menşeileri ile ilgili sorgu ve bilgiyi tümden yok sayıyor.

Ortada türlü türlü üçkağıtçı peydahlanırken, mevcut sistemin defansif yaklaşım sergilemeye iterek köşeye sıkıştırdığı hekimler, kendini ifade edemediği, saygı ve sevgisinin tüketildiği, horlandığı, yaftalandığı acımasız bir döngünün içine düşürülüyor. Duruma eleştirel bakış açısını şimdilik bir kenara bırakıp, olayları sentetize etmeyi yeğlemek lazım.

Cumhurbaşkanımızın geçtiğimiz aylardaki “Enflasyonun domates biber fiyatıyla açıklanması ağırıma gidiyor.” şeklindeki ifadesinin ardından şaşkınlığımı üzerimden atamamışken, başbakanımızın “Mazotun yarısını biz ödeyeceğiz” şeklindeki konuşması umut ve hayal dünyasına bir hareket getirmişti. Sonra anlaşıldı ki, ancak ithal tohum kullanılırsa yararlanılacak bu desteğin gerek ve yeter şartları vardı. Yerli tohumun üretim ve ticareti zaten epeydir yasaktı, ancak çiftçilerin kendi kullanımları için bir miktar ayırma hakları vardı. Peki ya destek alan çiftçi ile almayanın, ürün maliyeti açısından ortaya çıkacak farkını fiyata yansıtma zorunluluğu aşmasına da yardımcı olunacak mıydı? Nihayetinde yerli tohum korunmuş, ıslah tohum tercihinde olmayanların, daha büyük bir emekle daha az miktarda sağ salim ortaya çıkardığı ürünleriyle bu topraklara ait endemik yapı kaybolmamış olacaktı. Pekala bu çaba, desteği ve ilgiyi hiç mi haketmeyecekti?

Bana öyle geliyor ki, iletişim yolları ve çeşitleri arttıkça, ortalık iyice çorba oluyor. Herkes her fırsatta bir yerlerde açıklamalar yapıyor. Hangisi doğru, hangi koşullarda geçerli, kulaktan kulağa oynar gibi değişip dönüşerek bambaşka bir halde en sondan çıkıyor. Dişe dokunur çözümlere ise hiç yaklaşılamıyor. Tam iyi bir şey denmiş diyeceğiz, arkasından uygulama evresinde karşımıza tamamen zıttında kararlar çıkarılıyor. Onlarca, yüzlerce, binlerce Hatice, suretten surete, değişen kılıklar sayesinde başkaymışcasına ortaya sürülse de, neticeler hiç de iç açıcı olmuyor.

Gıda artık temiz değil. Gıda artık ucuz değil. Gıda artık besin değil. Gıda artık gıda değil.

Ulaşılan bu noktaya tabii ki bir günde gelinmedi. Dünya genetik biliminin rüzgarına kapılırken, ahlakının çoğu da savruldu gitti. Kolay söylenebilen yalanın yerini hiçbir şey tutmaz, reklam ve pazarlama için her şey mübah diğer yollar çıkmaz oldu. Daralttığımızda vatan, genişlettiğimizde insanlık, o bilimin ve buluşların şaaşasını ilerleme kabul ederek, nice emek yoğun işi basitleştirilmiş yol ve yöntemlerle peynir gemilerine yüklediğinde, sağlığının elden gidip kendini de ayaklara düşüreceğini gerçekten göremeyecek kadar körleşmiş miydi? Yoksa tamamen duygusal sebepler, bize mi kalacak bu dünya yaklaşımına elbirlik kurban mı edilmişti?

Tüm insanların bilgiye ulaşıp sorgulamış olması gerekirken, hayat gailesi denen yabanıl kisvede, pek çok farklı işkolunda uzmanlaşıp kendine amatörleşen insanoğlu, azıcık ağzı laf yapabilenden ya da eli kalem tutabilenden medet umuyor. Bana da çok soruyorlar, neler yediğimi ve nereden temin ettiğimi merak ediyorlar. Tüm bunlara “Ne bulursam” diye yanıt verince çok şaşırıyor, yakıştıramıyorlar. Oysa demek istediğim şu: Arıyor, tarıyor, yeri geliyor gidiyor, görüyor, üreticisiyle tanışıyor, bazen de analiz ettiriyorum. Tüm bunların neticesinde artık ne bulmuşsam onu yiyor ve aileme yediriyorum. Hiç bir firma ya da üretici adı paylaşmamaya gayret ediyorum. Kendime saklamıyor, ben emek verdim, herkes versin gitsin bulsun demek istemiyorum. Sadece ve ne yazık ki, bulduğum ve harikuladeden, idare eder ya da kötünün iyisine kadar segmente ettiğim üreticilerin ürünlerinin, aynı özelliklerde ne kadar devam edeceğini bilmiyor olmak beni öneride bulunmaktan alıkoyuyor. Kim şeytana ne zaman uyar, ya da bu savaşta ne zaman nasıl mağlup olur, bilmek ne yazık ki çok zor.

Tam da bu noktada sosyal medyaya karşı son derece dikkatli olmanız konusunda sizi defaten uyarmak isterim. Ya uzmanlıkları gereği ya da fenomen tabir edilen noktalara geldikleri ve binlerce takipçileri olduğu için kanaat önderliği yapabileceğini düşünen kişilerce parsellenmiş durumda ne yazık ki. İşin içine girince, dedikodusu bol yurdum toprağı boş durmuyor, kimin ne kadar paraya ya da ne kadar ‘hediye’ye ne kadar süreyle tanıtım yapmaya razı olduğu bir bir anlatılıveriyor size. İşte o zaman insana dair duyduğunuz umudun erozyonuyla daha da çok eksiliyorsunuz. Yani mirim, o falanca organikler, bu falanca çiftlikler, ilk elden anne işi sebzeler meyveler, yetmez ama, tarhanalar, erişteler bir bir yalan oluyor gözünüzün önünde.

Öğretmen olabilirsiniz. Muhasebeci, avukat, doktor, mühendis olabilirsiniz. Gazeteci, mimar, inşaat işçisi, türlü iş kollarında teknisyen, sekreter, şoför ya da bürokrat da olabilirsiniz. Hiçbiri sizi kendiniz için çabalamaktan alıkoymamalı. Sağlığınızı hunharca üretilmiş besinlere sorgusuzca teslim edebileceğiniz bir ünvan yoktur. Ve bir nefes sıhhat gibi devlet de olmayacaktır. Siz de arayacaksınız. Her türlü hileye hurdaya karşı gözü açık olacaksınız. Endüstriyel mamul mallarda da, ilk elden alacağınız tarımsal ürünlerde de, hep uyanık olacaksınız. Eğer bu yola ilk kez çıkıyorsanız, kuvvetle muhtemel birincide aldatılacaksınız, ikincide kandırılacaksınız, üçüncüde oyuna getirileceksiniz, dördüncüde fena dolandırılacaksınız, beşincide cin olmadan adam çarpanlara, altıncıda insafsızlara denk geleceksiniz. Ama en kötüden yedincide anlayacaksınız, sekizincide öğreneceksiniz, dokuzuncuda artık kül yutmayacak, onuncuda neredeyse bilirkişi olacaksınız.

Sadece dinleyin. Diğer tüm sesleri kısıp içinizi ve dışınızı, yani kendinizi dinleyin. Dört bir yan aynı anda konuşurken kendi sesinizi duyamadığınız o kahvehaneye dönmesin yaşamınız. Sizi hayatta tutmaya yarayacak tüm bilgiye aslında sahipsiniz.

Yola çıkıyorsanız eğer, bir başlangıç önerisi verebilirim. Gidip bir tohum alın. Herhangi bir şeye ait olabilir. Yeşillik olur mesela, maydonoz, dereotu, tere, roka… Ya da domates, salatalık… Hatta kabak, patlıcan. Olmadı evden bir avuç nohut ya da kurufasulye kullanın. Bir saksıya, ya da boş bir kaba ekin tohumlarınızı. Toprağı bir bahçeden, yol kenarından, tercihen biraz şehrin dışından, üst tabakasını sıyırıp alt tabakasından alın bir miktar. Işık/ güneş göreceği bir yere yerleştirip gün gün sulayın. Yeşermesini izleyin, boylanmasını… Seçtiğiniz tohuma göre belki yersizin de, misal yeşilliklerden salata, olmaz mı?

Bu kadarcık emek ve ürün sizi doyurmaya elbet yetmeyecektir. Ama eğer biraz samimiyseniz kendinizle, uyanmanıza yetecektir.

Temiz filizlenmemiş, temiz sulanmamış, temiz üretilmemiş, temiz derlenmemiş, temiz niyetlenmemiş yenilebilir mamul mallara ve bunlara gıda denip besin olarak önünüze konmasına razı gelmeyiniz.

Aldatılmanıza izin vermeyiniz.

Alttan alttan, ‘Benden sonra tufan’ diyenleri iyi farkedip, asla itibar etmeyiniz.

Bir siz var sizden içeri, ona kulak veriniz.

Hala tercih hakkınız varken, ses ve söz veriniz.

Yarınlara borçlu olarak, bu diyardan göçmeyiniz.

Etliye, Sütlüye ve Tatlıya Karışmak

Bırakabilirsin diyor Yeşilay.

Sigara kullanımına karşı yürüttüğü çalışmaların birine ait sloganı ‘ Bırakabilirsin’. Ekranlarda dönen yayınlanması zorunlu kamu spotunu ise son derece çarpıcı ve dolayısıyla başarılı buluyorum. Ancak, bu dönemde sağlık açısından en büyük tehlikenin sigara kullanımı ya da tiryakiliği olmadığını düşünüyorum.

Hiç sigara kullanmadığım ve kullanılan evlerde büyümediğim, nihayetinde sigara kullanmayan biriyle evlenerek kendi evimi de dumansız hava sahası olarak kurduğum için bilmediğim bir tiryakilik türüdür sigara. Hiç özenmedim, hiç merak etmedim, hiç sempati duymadım. Sağlık ile ilgili veri ve istatistiklere göz attığımda, ciddi rakamlara ulaşmış kullanım oranlarında, resmi verilere göre başlama yaşının dokuzun altına düşmüş olduğunu görmek içimi acıtıyor.

Ancak…

Başka bir bağımlılık türü var ki, bana göre sigaradan misliyle daha büyük bir tehlike olarak yanıbaşımızda duruyor. Şeker!

Basit şeker diye adlandırılan sakkaroz, glukoz ve fruktoz kullanılarak üretilmiş gıda maddeleri gün boyu pek çok formda karşımıza çıkıyor, sofralarımıza geliyor. Hazır gıdalarda yoğun olarak kullanılan şekerin temin edildiği şeker pancarının dışında, nişasta bazlı şekerin ( yüksek fruktozlu mısır şurubu gibi) çok ucuz bir girdi olarak maliyetleri düşürmesi sebebiyle tamamen tercih edilir olması ve ambalajlı mamul mallar ile pastane/fırın ürünlerinin tümünde çeşitli tür ve miktarlarda yer alması ise çok eskilere dayanmıyor. Ancak dünyanın her yerinde ucuz gıdaya gösterilen rağbetin, açlıkla mücadelede önemli rol oynadığı düşünülen düşürülmüş maliyetlerle raks etmesi, bizleri, çoluk çocuk, kadın erkek toplumdaki her bir ferdi direkt olarak etkiliyor, büyük bir sağlık tehdidi oluşturuyor. Zira basit şeker girdili yenilebilir ürünler, vücudun insülin salgısındaki ve kan şeker seviyesindeki dalgalanmayla, kişiyi yedikçe acıktıran bir fasit dairenin içine sokuyor.

Yabana atılamayacak ve bence reklamlar ve etik dışı pazarlama faaliyetleri sebebiyle neredeyse pandemi olarak kabul edilebilecek, hayati tehlike içeren ya da hayati tehlikeye dosdoğru bir yoldan götüren şekerin, masumiyet karinesinin ortadan kalkması için, acaba ne gibi belirtilerin görülmesi bekleniyor?

Çocukluk çağından başlayarak farklı organlara sirayet eden ve son derece yaygın görünen kanser türlerinin, karaciğerdeki ve yanısıra kandaki yağlanmanın ve bunu takip eden kalp damar rahatsızlıklarının, regüle çalışmayan iç organların yanısıra, pek çok sapkın davranışın, türlü tacizlerin, cinnete varan asabiyetlerin, şiddet eğilimlerinin, tutarsızlıkların, psikosomatik hastalıkların ve toplumu kaosa sürükleyen bilinçsiz ve argümansız taraftarlıkların altında pekala o sabah yediğiniz reçelli ekmek yatıyor olabilir. Zira bir gece önce çayın yanında paketi bir liralık keklerle, hatta işyerinde tüm gün iki şekerli içtiğiniz en az beş bardak çayla ve öğlen yemekhanede tabildota konmuş üç adet tulumba tatlısıyla olumsuz etkileri birleşerek katlanmış olabilir. Haftasonu da hazır çorba kaynatıvermiştiniz ya evde, yöresel bir çeşidiydi gerçi ama. Sonra soslu makarna da vardı, sosu hazır çorba ile hediye gelmişti. Kasanın yanında farkettiğiniz beşli paketli gofretleri de ev yolunda yuvarlayıvermiştiniz ya hani midenize… Dev ambalajlı cipsler de indirimde olunca, yanına iki litrelik gazlı içecek, buyrun beş lira tutmadı hepsi, vay canına… Beş lira tutmadı ama, sizin can beş paralık oldu, sizin o damarlarınızdaki asil kanınız yapış yapış akmaz oldu, sizin muhteşem yapıdaki akıl sır ermez beyniniz beş liranın hesabını bilmez, kalbiniz beş parayla atmayı beceremez, ciğeriniz beş para etmez oldu.

Bir asgari ücretlinin, ki bu yıl zamlı hali 1404TL’dir, öyle etli sütlü değil, baz seviyede bile temiz beslenebilme ihtimali zinhar yoktur. Evli iki asgari ücretlinin de böyle bir ihtimali yoktur. Eve üç asgari ücret giren 4-5 nüfuslu bir evde de böyle bir ihtimal, biliniz ki yoktur. Gerçi bütün bu beş paralık yiyecekleri almasa acından ölecek gibi olan asgari ücretli dar gelirli, bunları yediğinde de ölecektir ama… Fark sadece ölüm şekli ve süresindedir, yani seçim de ucuza gelmiştir.

Nasıl yaparız? Kendimizi ve çocuklarımızı nasıl koruruz? Şeker tüketiminin yol açacağı akut ya da kronik hastalıklardan nasıl korunuruz? Şekerin besleyeceği kötü ve hasta hücrelerden nasıl kurtulur ya da nasıl korunuruz? Bizzat şeker hastalığını nasıl bertaraf ederiz? Şeker yüzünden deforme olan hücre yapılarımızı nasıl toparlarız? Şekere bağlı kilodan, dolayısıyla obeziteye doğru giden yoldan nasıl kurtuluruz? Beynimiz dahil hayati tüm organlarımızı, gözümüzü, kulağımızı, dişlerimizi, eklemlerimizi şekerin vereceği tahribattan nasıl sakınırız? Basit bir viral enfeksiyonda bile günlük diyetten şekeri çıkarmak iyileşmeyi hızlandırıyorken, henüz sinyallerini almadığımız ya da farketmediğimiz, adlandıramadığımız hastalıkların olası varlığına karşı nasıl önlem alırız?

Yanıt basit ve kati…

Şeker tüketmeyerek.

Memlekette pancar şekeri kalmadı diye düşünmekte fayda var, zira ekimi, dikimi, hasadı, işlenmesi artık eser miktarda. Neye göre eser miktarda? Beyaz şeker temin edilen diğer kaynakların ve toplam tüketimin tonajlarına göre. Dolayısıyla, bir yandan şekerin olumsuz etkilerine diğer yandan bu şekerin elde edildiği GDO’lu mısırın hem modifiye genetiği hem de uygulanması zaruri zirai zehirlerine hadlerin çok üzerinde maruz kalmış oluyoruz.

Doğalından, kovanından, oğulundan bal da yok denecek kadar az memlekette. O aza da, bahsi geçen ve popülasyonun büyük kısmını oluşturan dar gelirlinin ulaşma imkanı zaten yok.

Gelelim meyvelere ve elde edilen meyve şekerlerine. Çoğunun menşei hibrit ya da genetiği değiştirilmiş organizma olan meyvelerden elde edilen fruktozun da, artık kararınca olmanın çok üzerindeki dozajları sebebiyle dikkatli ve kontrollü tüketilmesi gerekiyor. Elmanın, armudun, portakalın, karpuzun, kavunun eski hallerini hatırlamaya çalışanlara sorun lütfen, fark sadece kokularında mı? Mesela bir elma elma gibi kokarken, baklava tadında da olmamalıydı.

Ama oldu.

İçinde bulunulan durum bu.

18 Mart 2017’de Çanakkale zaferinin 102. yılını kutladık. Bana göre o askerlerimizin, şehitlerimizin, gazilerimizin, aç bilaç çarpıştıkları o cephelerde, inanç, azim, vatanperverlik ve dirayetlerinin yanında, tüm kötü koşullara rağmen ayakta durmalarını sağlayan bir biyolojik yeterlilikleri vardı. Kırsal alanlarda kol gezen salgın hastalıklara ve mücadele etmeyi zorlaştıran teknik imkansızlıklara rağmen, onları eski toprak tabiriyle bütünleştiren doğru ve temiz besinlerle sarmalanmışlardı. Her şey azdı belki, günler süren açlıklar da cabası. Ama buldukları, kursaklarına indirebildikleri her lokma sağlıklıydı.

Şu anda kafamızı çevirdiğimiz her yerde, kulağımızın işittiği her ses ve gözümüzün gördüğü her şeyde sadece, 16 Nisan’da yapılacak referandum var. Halihazırda, ülkenin alacağı en keskin virajın bu referandum olduğu düşünülüyor. Zira bir rejim değişikliği olarak algılanan bu referandum oylaması ile kimileri kazanılmış haklarını kaybederken, kimileri ise gücüne güç katacak.

Şimdi.

Bu ülke her siyasi dönemeçte, gelmiş geçmiş en değerli kararları aldığını, en önemli tekliflerde bulunduğunu, en doğruyu bir tek kendisi bildiğini düşünen pek çok siyasetçi gördü. Her devir farklı bir iklim gibi dursa da aslında odağında insan ve o insanın insanca yaşaması olması gereken bir bayrak yarışından ibaret olmalıydı. Kıt kaynaklarla sonsuz ihtiyaçların karşılanması olarak basitçe tariflenebilen ‘ekonomi’nin de, ne savaşla, ne silahla, ne savunmayla ne saldırıyla, ne binayla, yapıyla, ne de diğer dayanıklı tüketim mallarıyla ilgilenmesi gerekiyordu. Odağında insan olduğuna göre evvela, insan canına kastetmeyen, bazal düzeyde ama herkese temiz ve sağlıklı gıdalar sunabilmesi; fikirler, yaklaşımlar, tandanslar, yandaşlıklar ötesinde önce nesillere devredecek bir tarım, hayvancılık, gıda ve beslenme programını ortaya koyması gerekiyordu. Diğer her şeyin, mutlaka, sıralamada sonra gelmesi şarttı.

Şöyle bir deney yapabilir miyiz acaba? Özellikle monosakkarit ve dissakkaritleri, direkt ya da indirekt olarak barındıran tüm ürünleri ( Beyaz şeker, İşlenmiş gıdalar, ambalajlı ürünler, katkı maddeli tüm gıda benzeri mamuller ile GDO’lu ve hatta hibrit meyveler) önce bir gün, ardından bir hafta, ideali yirmibir gün, yani bir alışkanlığın edinilmesi ya da kaybedilmesi için gerekli kabul edilen süre kadar tüketmemek. Böyle bir deneyin bize kazandıracaklarına ve kaybettireceklerine bir odaklanalım bakalım. Ya da bize kazandırırken sektöre kaybettireceklerine mi demeliydim?

Böyle bir deney yapmamıza bile müsade etmezler. Kimler? Gıda tekelleri ve onların izdüşümleri. Derhal buna bir kulp takar ve dar gelirlilerin besin ihtiyacının karşılamasına engel olmak diye adlandırırlar. Ama ah bir yapabilsek! Şöyle yüzbinlerce kişi, hepbirlikte, bir yapabilsek! İşte o zaman, satış rakamlarındaki bir günlük düşüşe bile tahammül edemeyecek markaları sarsmış, afallatmış, endişelendirmiş; yaşadığımız sürece bize gerekecek kalp- damar, beyin, karaciğer, panskreas gibi organlarımız başta olmak üzere, tüm bedenimizi umursayarak ödüllendirmiş oluruz.

Değmez mi?

Bence asıl referandum bunun için yapılmalı.

İnsan sağlığının anayasası yok sayılmamalı.

Şekere Hayır!

Sağlık için Hayır!

Akıl için, fikir için, damarlarımızdaki kan için, beden için, ruh için, bu eşsiz yaşam için, şirin de görünse -ki şirin tatlı demektir- HAYIR!

Gördüm, Duydum, Söylüyorum!

Oldukça bilindik bir üç maymun figürü vardır. Yanyana duran üç maymundan biri elleriyle ağzını, diğeri gözlerini, üçüncüsü ise kulaklarını kapatır. Bu hareketleri de genellikle duymadım, görmedim, söylemedim diye algılanır. Hatta olaylara karışmak istemeyen kişiler için de, üç maymunu oynuyor gibi deyimleşmiş ifadeler kullanılır.

Yani…

Gerçeği görüp görmezden gelmek.

Gerçeği duyup duymazdan gelmek.

Gerçeği bilip bilmezden gelmek.

Bu üç maymunun, rivayetlere dayalı birkaç ayrı hikayesi vardır ve en yaygın inanış şöyledir:

Japon halk kültürüne ait olan Mizaru, Kikazaru ve Iwazaru isimli üç maymun, danışmanı oldukları maymun kralı korumak amacıyla, konuştuğu, göründüğü veya duyurduğu her şeyi taşlaştıran şeytanı görmemek, duymamak ve söylememek için gözlerini, ağızlarını ve kulaklarını kapamışlar. Sonrasında insanlar bu hikayeden yola çıkarak, diğer insanların çıkarına olduğunu düşündükleri durumlarda üç maymunu örneklemişler.

Yani rivayetin öğretisine göre, maymunların elleriyle gözlerini, kulaklarını ve ağızlarını kapamalarının anlamı, kötüye bakmamak, kötüye kulak vermemek ve kötü söz söylememekmiş.

Şimdi…

Yıllar var ki gıdalar, beslenme, ekoloji, çevre, tarım, beslenme-hastalıklar ilişkisi, bu ilişkinin sac ayağı şeytan üçgenleri, kendimizi zehirleyişimiz, başkalarını zehirleyişimiz, başkalarının eliyle hem kendimizi hem başkalarını zehirleyişimiz gibi konular içinde çırpınıp duruyorum. Bu meseleyi hem milli hem de evrensel gördüğüm için, girdiğim her ortamda, hem kendim gibileri, hem de bütünüyle zıttımdakileri rahatlıkla buluyor, ama kenetleniyor, ama çarpışıyorum. Yalanlar üzerine kurulu bir dünya düzeninde, etliye sütlüye dokunmamak gibi de rahatlıkla tanımlanabilecek üç maymun anlayışına haiz kimselere, ziyadesiyle rastlıyorum. Sadece kendini değil, aynı zamanda zincirin tümünü etkilediğine dikkat etmeyen, bana göre taşlaşmış bu üç maymunlar yüzünden, kendimi maymunlar cehennemine düşmüş gibi hissediyorum.

Buna rağmen, bir önceki yazımdan sonra, sosyal ağlardaki hesaplarımdan ve elektronik posta adreslerimden bana ulaşan pek çok kişi oldu. Yergiler için her türlü vakti rahatlıkla yaratırken, övgülerde aynı cömertliği sergilemeyen bir toplum olduğumuzu düşündüğümden, çoğu olumlu olan bu mesajlar, umuduma bir müddet daha yarenlik edecektir. Hala ve her koşulda umudum olduğu gerçeği ise, mücadeleyi daha mümkün hale getirecektir.

Daha önceki bir başka yazımda ise, ülkemiz için çok ciddi bir kaynak ve servet olan hekimlerimizin, ülkenin eğitim sistemindeki çöküşten paylarını almış olmalarının acısına değinmiş, mesleki olarak en çok ilintili olması gerekir ya da beklenirken, eğitimlerinde beslenmenin olmayışına sitem etmiştim. O zaman da epey mesaj almıştım. Kimi diyordu ki, ‘hayati tehlike taşıyarak görevini yapan hekimlere dil uzatamazsın’, ya da, ‘biz en alasından metabolizma biliriz, beslenmeyi de sizden öğrenecek değiliz’. Diğer kimileri ise ‘hay ağzına sağlık, aklınla bin yaşa’ diye destek veriyordu… Olacak tabii, her vücut, hem zehrini, hem de panzehirini barındıracak, mecbur…

Gittiğim yollar uzasa ve bilgim katlanarak artsa da, kalemim yazsa dursa, ağzım dilimin döndüğünce durmadan konuşsa da, inancım o ki, bir birey olarak, sağlıklı yaşama hakkımın elimden alınıyor olması, çoluğuma çocuğuma, etrafıma eşrafıma cebren ve hile ile ve her yol mübah ile göz dikilmiş olması, iki elim kanda olsa son nefesime kadar vereceğim mücadelenin asal ekseninde yer alacaktır. İşimi üretir, katmadeğer sağlar, emeğimi harcar, vergimi öder, kanunlara, nizamlara, yasaklara ve etik kurallara uyar, açık ve saklı yardımlarımı daima yapar ve aziz milletimi de canımdan çok severken, doğrusu o ki, her meslek grubundan da aynı özeni beklemeyi kendime hak görürüm. Ama belki de doktorlardan, biraz daha fazlasını beklediğimi açıklamazsam da, bugüne kadarki yaptığım her şeyi haksız yere hor görmüş olurum.

Yazılı ve görsel medya hekim kaynıyor. Ne güzel aslında, halkımız pek çok bilgiye oturduğu yerden ulaşıp, eğer canlı bir yayınsa belirtilen telefon numaralarını arayarak derhal bağlanıp, neredeyse ayaküstü muayene olmuşcasına bilgi ile donanıp, varolan sorunun çözümü ile ilgili yol katediyor. Ya da konuşmasını, duruşunu, ifade gücünü, kıyafetini, gözlük çerçevesini, saç tıraşını artık imkanı neye elveriyorsa ona göre beğendiğini mimliyor, adını bir kenara yazıyor ve sonra duruma göre irtibata geçmeye çalışıyor. Bir de yakın zamanlarda farklı kanallarda ya da gazetelerde denk geliyorsa bu çok sevilen, peşinden koşulan, deniz derya hekime, işte o vakit kendisine bir görünmek farz oluyor.

İnsan derman aramaya görsün, her şeyi olumlamaya bakar içi. Zor şeydir sağlık sorunlarıyla boğuşmak, hem maddi hem manevi. Dolayısıyla kim hak vermez ki? Medet ummak, hele ki okuyup doktor olmuş koca koca insanlardan, gayet doğal.

Ancak… İşin bir başka yüzü var. O beyaz camın da, o parmak boyayan gazetelerin de bir arka tarafı var. Artık köşelerin de, programların da bir bedeli var. Kimse öyle, şu konunun uzmanıymışsınız, gelin toplumu birlikte aydınlatalım filan demiyor bu koca koca insanlara. Diyorlar ki, şöyle bir programda size şu kadar süre ayırdık, buyrun dilediğinizi anlatın, bedeli şu kadar para! Ve bu biçilen bedeller, sağlık sektöründe dönmesi muhtemel görünen paralar hayal edilerek, akıllara ziyan derecede büyük hanelere tekabül ediyor.

İsim mi? Şimdi veremem tabii. Olur mu öyle? E olacak mecburi. Artık okumayan, yazmayan, dinlemeyen, ya da okuduğunu dinlediğini bana göre besin açıkları yüzünden adam gibi anlayamayan, muhakeme gücü zayıflamış bu zavallı milletime reva görülen durum, işte budur ne yazık ki!

Takip edebildiğim kadarıyla seksensekizi bulan sayısıyla hekim yetiştiren tıp fakütelerinden çıkan binlerce hekime rağmen, ülkede hekim açığı olduğu iddia ediliyor. Önleri türlü şekilde açılan yerli ve yabancı sermayeli sağlık kuruluşları söz sahibi olup, işçileştirdikleri doktorların meziyet ve bilgilerini, dolayısıyla var etmeye çalıştıkları isimlerini derdest ediyor. Bu duruma sokulan hekimler ne yapıyor? Uzun uzun yaladıkları mürekkeple, ağızlarından çıkan her sözün mühür olması gerektiğini unutup, kaç para pazarlığında, ekranlarda ya da gazetelerde hatta sosyal medyada ve hatta hususi bunun için kurulan internet sitelerinde boy gösteriyor. Kesenin ağzını ne kadar açtığıyla ilgili olarak oluşan görüntü sıklığını ise, “en iyi” “en bilge” “en tercih edilen” gibi önadlara kavuşmak için kullanıyor.

İstisnası yok mu? Yok. Yok derken, basına çıkan ve göz önünde fazlasıyla yer alanlardan, oluşabilecek her türlü sıkıntıyı göze almış, bildiği, öğrendiği, araştırdığı hatta keşfettiği doğruları, duruşundan taviz, sözünden ödün vermeden söyleyen, az sayıda hekimimiz de, hala ve çok şükür ki var. Bunlar bırakın para vermeyi, para alsalar yeridir ya bana göre, tehdit, karalama ve iftiralarla boğuşarak ve haklarında açılan davalara bilgi ve belge toplamaya çalışarak harcıyorlar günlerinin büyük kısmını. Dolayısıyla, kurunun yanında yaş yanacak bile olsa, onlar en yaş dallar olarak, ateşi korlamak için var güçleriyle çabalayacaklardır, hiç şüphesiz.

Doktorluk kutsal bir meslektir. Alınamaz, satılamaz, reklam malzemesi yapılamaz. Doktorun en iyisine, en bilgilisine, en ahlaklısına, adını duyurmak için harcadığı paraya göre karar verilemez. İçinde bulunulan bu aciz durum, doktoru ve doktorluğu bu noktaya taşıyan medyanın, aradan haksızca, anlamsızca ve arsızca nemalanan aracıların ve buna çanak tutan doktorların insafına bırakılamaz.

Dün cephede bunun için dökülmemişken kanlar ve varken medeniyette daha pek çok oturulacak ilimli irfanlı masalar, şerefine edilecek tüm laflar, benim Atamın Türk hekiminin şanına yaraşacak. İşte o gün, sadece toplum sağlığı değil, toplum ahlakı da bambaşka bir çehreye kavuşacak.

Bir Cumhuriyet Bayramı haftasını daha geride bırakırken kaleme aldığım bu yazı, bir sitem, bir serzeniş, bir iğne-çuvaldız yazısı değil, bir Cumhuriyet yazısıdır. Siz sanıyormusunuz ki, Gazi Mustafa Kemal, “Beni Türk doktorlarına emanet edin” derken ağırlaşan sirozunu kastetmiştir? Ulu önder Atatürk, memleketinin her bir ferdine duyduğu güvenin en vücut bulmuş hali olarak doktorları görmüş, onların sağduyusuna, bilgisine, ahlakına, aklına duyduğu güvenle, o toprak olmasını beklediği naçiz vücudunu değil, bir enkazdan kükreyerek çıkmış halkını kastetmiş, bu güzel yurdun güzel insanlarını, işte o doktorlarına emanet etmiştir.

Cumhuriyetimizin sınırları, bizzat şehitlerimizin kanıyla çizilmiş de olsa, bugünkü dünyada, sadece ve sadece ahlakımızın sınırlarıyla korunabilecektir.

Dolayısıyla bir zahmet, artık üç maymunu adam gibi yorumlayalım, olan biteni yok saymayalım, neresi doğru ki denecek deveden hallice yaşamayalım.

Biz Türkiye’yiz!

“Biz milletiz.Türkiye’yi darbeye teröre yedirmeyiz.”

Darbe girişimi sonrasındaki günlerde, İstanbul’un ana caddelerinde ve bilmiyorum belki de sokaklarında ve yine bilmiyorum belki başka şehirlerde de, pek çok alanda bunlar yazıyordu. Alt geçitler, üst geçitler, reklam ve duyuru panoları, özel olarak oluşturulmuş yeni tabelalar… Görmeden, okumadan geçmiş olmanın mümkünü yoktu. Pek çoğu hala durduğuna göre de, hatrı sayılır bir anlamı ve işlevi olmalıydı.

Aslında bir fikri aynı kelimeler ve cümlelerle sık tekrar etmenin belirgin etkisi ve akıllara yer edici özelliği göz önüne alındığında, muhakkak mesaj yerine ulaşmıştır. O mesaj artık her kimedir bilemem, tartışılır. Ama bildiğim o ki, bu şekilde önemsenerek ve sahiplenilerek yapılan her eylem, her deklarasyon, ya da diyelim fikri ifade ediş biçimi, mutlaka hedefine ulaşır.

Bu sloganın şu varyasyonlarını aynı şekilde ısrar ve netlikte sahiplenmiş olsaydık mesela:

“ Biz Türkiye’yiz.
Millete gıda diye zehir yedirmeyiz.”

ya da

“ Biz devletiz,
Türkiye’yi gıda kapitalistlerine yedirmeyiz.”

Bu veya benzerlerini mümkün her alana assaydık, yazılı, işitsel ve görsel medyanın tüm enstrümanlarını kullanarak bangır bangır bağırsaydık, duymayan, görmeyen kalmayana dek haykırsaydık, sağlık sektörünün en ağır kefesine hastaları koyup, gıda diye yedikleri tonlarca zehirin hesabını onlar namına sorsaydık, tarım işçilerine vasıfsız işçi gibi değil, emekçilerin hası olarak baksaydık, çoluğa çocuğa pırıl pırıl su, bereketli toprak, tertemiz gıda için çırpınsaydık, başaramaz mıydık? Yekvücut olup darbeye teröre yedirmediğimiz güzel vatanımızı, tüm dünyayı girdabına sürükleyen zehirlenmiş ve kirlenmiş gıdanın egemenliğine teslim ve tutsak etmekten kurtaramaz mıydık?

Karada tanklarla, havada jetlerle, idari ve mülki amirleri acz içinde bırakıp ülkeyi bir anda sıkıntılar ve kaygılara sürükleyebilen rezil bir darbe girişimine karşı biraraya gelip bütünlük sergileyen, halkını ve ülkesini bu gibi oyunlara teslim etmeyen siyasi kadroları görmek ne kadar umut verici gibi dursa da, aynı kadroların zehir dağıtan ellere karşı neredeyse biat içinde sessiz kalışını anlamak mümkün müdür?

Tabii mümkündür.

Bayer gidip Monsanto’yu satın alıyor. Bir yandan zehirleyip diğer yandan iyileştirme adı altında şeytani bir fasit dairenin içine dünyayı hapsediyor. Cargill gidip Bursa’daki tarım arazisine sanayi tesisi kuruyor, itiraz edilip dava açılıyor, davayı mahkeme reddediyor da danıştay kararı bozuyor. Yıllar böyle geçiyor, hukuk ve siyaset kendi içinde çeşitli akar yollar bulup, dünya devlerini yine de tavında tutmayı başarıyor. Onlar da iki sulama havuzu, bir okul, olmadı bir iki burslu öğrenci ile, günahla sevap arası dönen bir çarkıfeleğin kurgusunu, yiyen herkese yediriyor.

Pek çok başka firma gerek kümes, gerekse küçük ve büyükbaş hayvancılıkta, hatta çiftlik balıkçılığında ve hatta arıcılıkta genetik biliminin dibine vuruyor. Yem dediğiniz artık kokulu sentetik karışımlardan ibaret. Bu karışımlarla doğan ve büyüyen hayvanlarda yaşayacak mecal yok. Bir tür yaşam destek ünitesine bağlı gibi, tabi oldukları yem rasyonları, beslenme ve bakım koşulları, sonra toplu kıyımlar, alın size yoksullar için ucuz protein kaynağı aldatmacasında evrimlenen devrimler. Bu arada bilin ki, balı da artık arı yapmıyor. Gerçek anlamda gün yüzü görmeyen uçuşkanlar, ta damızlıklarından alınıp kapalı alanlarda çoğaltılıp, en basit tarifiyle şekerli ve aromalı leğenden leğene giderek, bir tür ifrazat salgılıyorlar, ki ona da kolay çağrıştırsın diye olsa gerek, nostaljik takma adıyla ‘bal’ deniveriyor.

Köylü bazen direniyor. Çoğunlukla işine geldiğini düşündüğü zamanlarda, bu direnişler anlamlı gibi duruyor. Bazen siyasiler, global büyünün bozulduğu ender anlar yakalayarak ve küçük çatlaklardan sızarak, birkaç doğru sözle anlatmaya çalışıyorlar. Ama yetmiyor, söz yerine hakkıyla ulaşamıyor. Daha çok söylemek gerekiyor. Her yerde, daha sık, daha çok, sürekli, yılmadan aynı cümlelerle tekrarlamak gerekiyor.

“ Biz Türkiye’yiz.
Millete gıda diye zehir yedirmeyiz.”

Mesleki birlikler, odalar, dernekler… Ateş olup cürümleri kadar yer yakmakla meşgulken, devre bir türlü tamamlanmıyor. Yine sağlık için yapılan harcamalar her yıl katlanarak artıyor. Yine onkoloji servisleri dolup taşıyor. Yine tanı koymakta zorlanılan pek çok hastalık sebebiyle insanlar helak oluyor. Yapılan harcamaların büyük bölümünü koruyucu önlemlerin değil, agresif tedavi yöntemlerinin oluşturduğunu ve bunların da çok büyük kısmının akut bir iyileşmenin ya da ömür boyu mahkum olunan ilaç bağımlılıklarının ötesine geçmediğini gözden kaçırmamak gerekiyor.

Yaşamak bir haktır. Doğumla birlikte kazanılan bu hakkı, henüz anne karnındaki fetüse göz dikip zehirleyerek gasp eden vahşi kapitalizmin yarattığı gıda terörünü, hepbirlikte ve her an lanetlememiz lazımdır. Evimize, yanıbaşımıza, çoluğumuza, çocuğumuza usulca sokulmuş bu terörün her bir unsurunu ve uzvunu yok etmemiz, insan neslinin hakkıyla, layıkıyla, aklıyla, ahlakıyla, sağlığıyla yaşayabilmesinin tek yoludur.

Değişen çağlar içinde en tuhafı, ülkemizin içinde bulunduğu betonarme çağı olmalı. Ne yapana, ne alana, ne satana hayrı dokunacak kadar vasfı olmayan bu beton dikitler sonucu, bağı kopan, teması kopan, ilgisi kopan insan için toprak, sadece ölünce gömüleceği kasvetli bir kelimeye indirgendi. Oysa ki toprak tek özgürlüğümüz, toprak tek varlığımız, toprak tek güvencemizdir. Kirleterek, zehirleyerek tüm bereketini bozduğumuz bu topraklardan dileyecek özrümüz ise, bir umman genişliğindedir.

Dağa taşa, ağaca, binaya, köprüye, yola yazacak ve yazdıracak gücümüz yoksa, münferit olarak… O halde hiç değilse kendi göreceğimiz yerlere yazıp asalım derim ben. Her sabah ilk gördüğümüz, her akşam son gördüğümüz böyle bir slogan olsun. En azından hanehalkımızdaki herkes, her gün, evimize gelip gidenler her defasında bu yazıyı okusun. Belki ana babamızın, kardeşimizin yakınımızın da yapmasını sağlayabiliriz. Sadece kötü şeyler, virüsler, mikroplar değil, iyi şeyler de yavaş yavaş çoğalabilirler. Zaman alır ve belki o kadar zamanımız da yoktur. Olsun, başlamaya değer.

Aslında durumun vehameti ve zamanın darlığı, sokaklara dökülmeyi, yeri göğü inletmeyi, yemem de yedirmem de bu cennet vatanı elalemin zehrine diye haykırmayı, bu uğurda icabında kelle koltukta savaşmayı gerektirir. Ama lafla olmuyor. Taa ki, elmasından armuduna, sütünden peynirine, etinden sebzesine, hatta suyuna, havasına, yani toprağına, yani vatanına, yani canına cananına kastedildiğini anlayanlar artana değin, naiv de olsa romantik de, bir harekete başlamak, motoru ateşlemek gereklidir.

O zaman durmayalım, yerimizde oturmayalım, ağzımız açık izlemeyelim…

İki çift laf da biz edelim.

Biz Türkiye’yiz.
Millete gıda diye zehir yedirmeyiz.

Gelecek Bayramlara

Bir yakın arkadaşımın dedikleriyle irkildim: “ Eğer sana bir şey olursa, Allah korusun, kanser filan, vallahi gidip zararlı her şeyi yapıp, ne yenmez deniyorsa yiyeceğim.“ Bir iltifat mı, bir sitem mi, bir bıkkınlık mı, bir çıkış yolu mu bu sözler, adını siz koyun.

Tanıdıklarla markette karşılaşsam yollarını çeviriyor, ellerindekileri çaktırmadan bırakacak bir boşluk aranıyorlar. Cips paketini gazete arasına sıkıştırmaya çalışıp beceremeyince itiraf edeni de var, otoparkta önümde bagajını boşaltmaktan imtina edeni de…

Herkese direkt müdahale etmeyi bırakalı oldu bir zaman, ama çocukları olanlara karşı hala bir miktar sert ve toleranssız olduğum gerçeğini ben de kabul ediyorum.

Araya giren her yirmi yılda bir, neredeyse bilgisayar hafızası sıfırlanır gibi siliniyor tüm bilgiler. Yirmi yıl önceki beslenme alışkanlıklarıyla şimdikinin tek benzer yanı, aynı komplonun parçası olup, önlenemez ilerleyişi ile pek de hızlı üst evrelere geçmişliklerinden ibaret. Başka tek bir benzerlik kalmasın diye de canhıraş uğraş veriliyor.

Ambalajlı neredeyse tüm gıdalara, son kullanma tarihi makulun misliyle üstünde, raf ömrü insan ömrüne yaklaşmış tüm mamül gıdalara, dışı parafin ve muadilleriyle zaten bezeli, ancak içi de özsuyuna çoktan zerre zerre işlemiş tarım ilaçlarıyla çeşnili tüm meyve ve sebzelere, gözalıcı pırıltısıyla akıllara ziyan bütün bakliyat ve hububatlara, mısır şurubu ve türevlerini besin, besin değeri veren tüm ana maddeleri aroma ve tatlandırıcılara indirgemiş her türlü kolay ulaşılır abur cubura, hatta ve hatta, tükürük bezleri vasıtasıyla hızla tüm vücuda yayılan üç paralık katkılarla renkli, kokulu ve tatlı masumiyet timsali cikletlere varana kadar her şeye karşıyım.

Bunlarla ailesini besleyen, bu beslemeye envai bahaneyi bini bir paraya üretebilen, rahatını, keyfini, öznelliğini tuhaf bir felsefe ile ailesinin sağlığının önüne koyan annelere çok kızgınım.

Annelere bu durumu hak gören ve gösteren yaşam koşullarında destek vermeyen, ya da verdiği desteği markete gidip alışveriş arabasını bahsi geçen ürünlerle doldurup hayatında hünnap, acur, kelek tatmamış babalara da fena kırgınım.

Kışlıklarını hazırlamayan, erzağını sağlıklı kaynaklardan temin etmek için uğraşmayan, kasabını manavını çoktan terketmiş, hızlı akan hayatın tüm vebalini ailesine, ama en çok da bihaber çocuklarına elleriyle yükleyen çağdaş, modern, akıllı, parlak zekası gözlerinden fışkırırken ve bilgisayar ekranlarında gün boyu dağları devirirken, haftasonları yediklerine sahip çıkacak bilgi ve donanıma erişemeyen, ihmalkar, isyankar ve böylelikle aslında tüm gıda endüstrisine itaatkar, çekirdek ailenin tüm reşit bireylerine karşı feci halde kinliyim.

Neyse ki yılgın değilim. Bezgin değilim. Bıkkın değilim. Çok güzel insanların ellerinde, yılmadan, bezmeden, bıkmadan mücadeleyi öğrenmiş olmanın gücüyle, değdiğim her yeri ve herkesi düzeltemeyeceğimi bilsem de, büyük bir çabayla yaşamaya aşığım.

Diğer taraftan razı da değilim. Hastanelerin onkoloji servislerinin dolup taşmasına, buralardaki çare bekleyen, umut etmek için direnen, yeri park, bahçe iken vücutları delik deşik, başları ve bakışları çıplak çocukların varlığına razı değilim. Sadece beslenmenin değil tabii, pek çok çevresel etmenin yol açtığı, bir kısmına ana karnındayken maruz kalınıp sonrasında kendini göstermesiyle pek çok hayatı zehir eden, adı kendinden, kendi binbir derdin toplamından beter bu hastalıkların, çocukluk çağına inmiş olmasına asla ve asla razı değilim.

Diyelim ki yoğun olarak saçta, tırnakta ve yüzde olmak üzere, tüm vücutta kullanılan kimyasal içerikli kozmetiklerden vazgeçebiliyor ya da azaltıyor şuurlu, temkinli, istekli anne adayları. Elektronik cihazlarla arasına mesafe de koyabiliyor belki, bir süre. Alışveriş merkezleri girişlerindeki güvenlik kontrol noktası cihazlarından da geçmedi mi, alınabilecek önlemleri maksimum almış sayıyor kendini. Kahve ile çay tüketimini de asgariye indirip, hadi belki sigaraya da ara verirse, kendini uçta düşünceli bulanlara çok rastladım. Ama gün boyu tükettiği ve hamile olduğu için kimini sakınmadan bolca yediği, diyelim ayıklanmış, doğranmış yeşillikler, soyulmuş paketlenmiş sebzeler, kaçamak hazır atıştırmalıklar, yaz günü belki dondurmalar, serinletici içecekler, iki yıl bozulmadan bekleyebilen paketli kuruyemişler, vitamini kabuğunda diye soymadan yenmenin elzem görüldüğü meyveler, hatta çok üzgünüm ama, gazlı veya gazsız pek çok şişelenmiş kaynak suları, dünyaya sağlıklı bir bebek getirme ihtimalli anneyi ve karnında büyüttüğü mucizeyi değil, gıda endüstrisi üzerinden, sağlık ve ilaç sektörlerini besliyor sadece. Bunlara razı değilim! Razı olmamak ve haykırmak için de, ateşin kendi evime düşmesini bekleyemeyeceğim.

Bir gün benim ya da aile bireylerimin başına, akut ya da kronik ve belki de amansız bir hastalık gelebilecektir. Ben ihtimalleri ne kadar düşürmeye çalışsam da, kaçınamayacağım gerçeklerle yüzleşmek zorunda kaldığımda, yine aynı şekilde mücadele etmek düşecektir payıma. Acaba ve keşke demeyecek, bunların girdabında boğulmayacağım en azından. Boynuma bir tek, elimden gelenin fazlasını ortaya koymuş olmaktan duyduğum gururun vakurluğu vurulabilecek.

Gözüme kestirdiğim her karış toprağa ektiğim ya da diktiğim yeşilin bana hep şifa olmasını beklemiyorum. Ama hep umut olduğunu biliyorum. Şimdi kalkacağım, incir ağacımdan sabah gözüme kestirdiğim bir taneyi koparıp ağzıma atacağım. Dut ağacımın sararan ve dökülen yapraklarına bakıp, ajandama çelikleme tarihini not alacağım. Kuşburnu hala biraz kızaracak, ama bir onbeş güne toplamak ve reçel, marmelat, pekmez artık gözümüz neyi keserse, yapılmak için yine takvimlenecek. Zeytinim genç daha, az meyvesi var üstünde, ama üç tane bile olsa heba edilemeyeceğinden, onu da duruma göre bir iki aya toplayıp kıracağım. Böğürtlenin hala dalları bezeli, toplamaya ne hacet, kızardığını gören atıveriyor ağzına. Ayva yıkılıyor meyveden, keşke dallarını seyreltseymişim vaktiyle, şimdi mecbur toplayacağız. Ayrıca ayvanın kış meyvesi olduğunun ayırdında olmadığından, sürekli koparıp tadı kötü diyerek atanların ellerinden de kurtarmış olacağız. Bir kısmı güzel sararmış, diğerlerini de kağıtlara sarıp bekleteceğiz mecbur. Sebze fideleri çıkmaya başlayacak geçen yıl topladığım tohumlardan, onlar da bir vakit alacak tabii. Kekiği kurutmadım bu sefer, taze taze koparıp ekliyorum günlük yemeklere. Çocuklar acıkmaya başlamış, erişte istediler, üstüne yaz domatesinden kış için hazırladığım püreyle yaparım bu sefer sosu, cevizini onlara kırdırtayım, vakit geçirsinler.

İstanbul’un göbeğinde, günde birkaç saatlik işe gidiş dönüş trafiği içinde bunları nasıl yaptım ya da yapıyorum, söyleyeyim. Tabii ki öncelikle planla, İzmir’deki annemin ta oradan büyük desteğiyle, en aza indirgediğim kişisel vakitlerim sayesinde yarattığım zamanla, ama en çok da sızım sızım sızlayan ve gece boyu zonklayan iki bacağım, ayaklarım ve ellerimle…

Çünkü annelik kutsaldır.

Çünkü tüm evlerden uzak bir amanlı ya da amansız hastalığın kapımızı çalması halinde, mücadele edecek gücü, elimden geleni yapmış olmanın verdiği teslimiyette bulacağım.

Elimden geleni yaparken kazandıklarımı, en kıymetli değerim olarak yeni mücadeleme yatıracağım.

Ana rahmine düştüğümüz ilk andan itibaren verdiğimiz hayatta kalma mücadelesinin, varoluş temelimizde yattığı gerçeğini hatırlayarak yaşayacağımız günlerde buluşmak, paylaşmak, anlamak, anlatmak dileğiyle…