Siyasette Yüksek Adrenalin ve Göremediğimiz Erdoğan

Gazetecilikte “geniş açılı” bakışın nasıl olması gerektiği konusundaki en büyük dersi Uğur Mumcu’dan almıştım. Bir kitap fuarında bir yandan imza yapıyor bir yandan da okurlarına faydalı bilgiler veriyordu.

1982’de Güneş gazetesi yayın hayatına başlamıştı. Mehmet Barlas da gazetenin başyazarı olarak birinci sayfada yazıyordu. Uğur Mumcu, hayırlı olsun telefonunda bir küçük ayrıntıyı Mehmet Barlas’a şöyle iletmişti:

-Mehmet benim köşenin adını almışsın?

-Aaa hiç farkında değilim!

Böylece Babıali’de iki ayrı gazetenin birinci sayfalarında aynı adla (Gözlem) iki köşe yayınlanıyordu. Uğur Mumcu okurlardan gelen yakınmaları nasıl cevapladığını da anlatmıştı:

-İkimizin köşesi de Gözlem, okur hangimizi okuyacağını şaşırıyor. Ben onlara diyorum ki, Mehmet Barlas’ı okuyun.

-Neden?

-Ben solcuyum olaylara tek açıdan bakıyorum, Mehmet hem solcu hem sağcı olduğu için geniş açıdan bakabiliyor!
 

Uğur Ağabey göremedi ama çok şükür basında küçüklü büyüklü çok sayıda Mehmet Barlas türü gazeteci yetişti. Barlas gibi orta-soldan değiller. Sosyalist soldan İslamcı sağa çok geniş bir açı oluşturdular. Çok fazla geniş açılı bakabiliyorlar.

Biz aynı sıkışık köşeden tek yönlü yazmaya devam ediyoruz.

Ve sadece Türkiye’nin değil Ortadoğu’nun, Avrupa’nın, Asya’nın son zamanlarda Afrika’nın da en dikkat çeken lideri olarak kabul edilen Sayın Tayyip Erdoğan’ın pek çok özelliğini göremiyoruz.

Bu eksikliğimizi gidermek bakımından Doç. Dr. Yalçın Akdoğan’ın son çalışması “Siyasi Liderlik ve Erdoğan” adlı kitabını aldım.

Akdoğan üç dönem Ankara milletvekilliği yanında 62, 63 ve 64. hükümetlerde Başbakan Yardımcılığı yaptı.

Şimdi aktif siyasetin biraz dışında bulunuyor.

Dışlanmış olabilir mi?

Bu konuda en iyi bilgiyi yazdığı kitaptan öğrenebiliriz.

“Liderin vefalı olması, dağıtan değil toplayan, iten değil çeken bir karakter kazanmasına sebep olur. Siyasette duygusal bağlılığı ve güveni sağlayan vefayı sağlamak o kadar gereklidir.”

Akdoğan bu girişten sonra söze kitabın esas konusu olan Erdoğan’a getiriyor:
“Erdoğan’ın bariz vasıflarından biri de böylesi bir vefayı gösterir. Siyasete girdiği arkadaşlarıyla birlikte yürümüş ve hep yakın olmuştur!”

Eğer siyasi pozisyonlarında değişiklik olan arkadaşlarına gerekçe üretmek yerine onlara sahip çıkmayı tercih etmiştir.” (Sayfa:60)

Erdoğan’ın bir “duygu lideri” olarak öne çıktığını anlatan Akdoğan, onun annelere yönelik sözlerinin etki gücünün benzersiz olduğunu da örneklerle anlatıyor:

“Bu Meclis Şırnak’taki asker oğlunu bekleyen Ayşe Hanıma da, yıllardır dağlarda olup haber alamadığı oğlunu akıbetini merak eden Fatma Hanıma da bir şeyler söylemek zorundadır!”

Erdoğan’ın 2010 Kasım’ındaki konuşmasından yapılan alıntı şöyle devam ediyor:
“Artık bebekler, çocuklar, gençler kaybettiklerini yakınlarının acılarıyla, kinlenerek büyümemelidirler.” (Sayfa:94)

Akdoğan, Erdoğan’a duyulan güvenin kaynağında Erdoğan’ın söyleminin yattığı tespitini de yapıyor.

“Erdoğan siyasetçinin delikanlı olmasına vurgu yapar. Zig zag yapan çark eden, akşamdan sabaha fikir değiştiren tavırlara karşı, millete yalan söylenmeyeceği vurgusunu özellikle yapar.” (Sayfa: 193)

Kitapta savunulan yüksek ahlaki değerler ile günümüz Türkiye’si arasında fazlaca bağlantı kurulamamasının sebeplerini bulmak da artık okura kalıyor. Belki de tek açıdan bakışın bir sonucudur.

***

Sol çevre bu satırları okuduğunda “Nerede böyle bir lider?” diye sorabilir haklı olarak.

Onlara Yalçın Akdoğan’ı tavsiye edebilirim. Tıpkı senaryosunu Gani Müjde’nin yazdığı Ertem Eğilmez’in son filmindeki Şener Şen repliği gibi:

-Müjde gördüklerine duyduklarına değil, bana inan!

Eğer böyle yapılarak lidere yaklaşılabilirse o zaman anlaşılacaktır Akdoğan’ın tezlerinin o kadar da havada kalmadığı…

Kim ne derse desin, Tayyip Erdoğan bu topraklarda yetişmiş en heyecan veren liderdir.

Parti farkı gözetmeksizin herkesler heyecan içinde yaşamaktadır. Yarın ne olacağını kimse bilememektedir. Hangi ülke ile dost olacağız, hangi ülke ile düşman kalacağız?

Bilmiyoruz!

Bu bilinmezlik siyasete yüksek bir adrenalin seviyesi armağan etmiştir.

Banka İmamları Projesi

İktidara gelirken “hiç kimsenin hayat tarzına karışmayacağız” sözünü vermeleri gereği, herkesin her şeyine karışma kanunu çıkartan hükümet ekonomiyi de hale yola koyma hamlesini yaptı.

Milli eğitimi dini bir süzgeçten geçirmek için gerici cemaatlerin ileri gelenleriyle birer protokol imza töreninde konuşan yerli ve milli bir bakan, faiz çeşitleri hakkında şunları söyledi:

-İki çeşit faiz vardır. Birincisi doğrudan faiz olan faizdir. İkincisi ise bizim getirdiğimiz sistem içinde gönül rahatlığıyla istiflenebilecek helal faizdir.

İkinci gruba giren yöntemin adı da kâr payı faizleştirmesi sistemidir.

Son derece önemli bir gelişmenin ayrıntıları hakkında sayın bakan, yakınındaki basın mensuplarının gözlerinin içine bakıp gülümseyerek sordu:

-Anladınız mı?

Herkes –yani bütün basın mensupları- hiç bir şey anlamadıklarının anlaşılmaması için içten birer tebessümle yanıt verdiler. Bakan onların da kendisi gibi hiçbir şey anlamadıklarını anlamıştı. Ama anlamazlıktan geldi.

Yeni uygulama özetle şöyle olacaktı; eğer şöyle olmazsa, o zaman böyle olacaktı şeklinde iki ana güzergâhtan ilerlenecekti.

Ekonomi dar boğazlara girdiğinde, milletimizin yerli ve milli kaynaklarının devreye sokulması hakkındaki kanun hükmünde kararname yayınlanmasını beklemeden, insanların kendiliğinden bankalara koşabilmesi için özendirici önlemler alınacaktı.         

Daha anlaşılmaz halde ifade etmek için somut örnekler üzerinden aktarmaya çalışırsak şu hususlara dikkat etmek gerekiyordu:

Öncelikle yapılacak işler var. Bunların başında da “Banka İmamı uygulaması” geliyor. Her banka merkez ve şubelerinde birer imam istihdam edecek. Banka imamlarının maaşları o bankada görev yapan üst düzey yöneticilerin maaşlarından az olmayacak.

İmamların paraya önem vermeleri, onların ekonomiye olan katkıları oranında dikkatle izlenecek, maaşlarına ilaveten yıl içinde iki, üç belki de dört kez helal ikramiye ödüllendirmesi uygulanacaktır.

Banka yönetimlerinin bu konuda asla söz sahibi olmamaları hususuna özen gösterilecektir. Banka İmamları Teşvik Dairesi her yıl mali yılbaşında, yıl ortasında ve yılsonunda yayınlayacağı genelgelerle Banka İmamlarının özlük haklarının korunmasını sağlayacaktır.

Peki, Banka İmamlarının finans kapital içindeki yerleri ne olacaktır?

Bakan bu konuyu ilişkin olarak da bakış açılarını özet örneklerle açıklamamayı şöyle uygun gördü:

Diyelim ki bir vatandaş yastık altında biriktirdiği birikimlerini helal faiz ile değerlendirmek istiyor. Hemen en yakındaki banka şubesine giderek Bankanın resmi imamıyla yüz yüze görüşebileceği gibi, ileri teknolojinin imkanlarından da istifade ederek imamın e-posta, facebook, SMS, instagram, WhatsApp, Tumblr hesaplarından sorularına cevap alabilecekler. Mesela bir vatandaş “Hocam” diyerek şöyle bir soru yöneltebilecek:

-Ben kredi kart borcumun en az ödemesi gereken bölümünü ödersem bankanın benden alacağı gecikme faizi bankaya haram olsun diyebilir miyim?

Banka imamı da konun uzmanı olarak yanıt verirken der ki:

-Saçmalama evladım, banka bu şakaya gelmez, adamın ayağından donunu bile alır. Faiz bankacılığın namusudur.

Namussuzluk yapmamanı tavsiye ederim. Git borcunun tamamını öde de benim de asabımı bozma!

Herkesin asabının bozuk olduğu günlerden geçerken, geleceğin ülkesi üzerine sesli düşünmek amacıyla oluşturulan İmamlı Toplum Projeleri Sempozyumu tebliğleri içinden çekip alınan bu hazırlık bildirgesinin elbette gerçekle bir ilgisi yoktur.

Ama hiç belli olmaz. Bakarsınız bu da gündeme gelebilir. Çünkü şimdiye kadar “yok artık bu kadarı da olmaz” dediğimiz o kadar çok şey oldu ki… Bu niye olmasın:

-Banka İmamları Projesi

Dinle Küçük Adam!

İnsanlığın geleceği senin düşüncelerine ve senin yapacağın işlere bağlıdır. Ama öğretmenlerin ve efendilerin gerçekte ne olduğunu söylemiyorlar sana. Seni geleceğine egemen yeteneği verebilecek yönde eleştiren, bu yürekliliği gösteren tek kişi yok.

Yalnız bir anlamda özgürlüğe sahipsin sen. Kendini yönetmeyi öğrenmeme, kendini bu yönde eğitmeme ve kendini eleştirmeme özgürlüğüne sahipsin.

Yönetimi elinde tutan insanların senden yetki istemesine, güç iktidar istemesine izin veriyorsun.

Ama sen hiç sesini çıkartmıyorsun.

Her seferinde aldatılıyorsun, ancak bunu anladığında iş işten geçiyor.

***

Kendini büyük bir oburluk içinde parayla, mutlulukla, bilgiyle doldurmak istiyorsun, çünkü kendini boş, aç ve mutsuz hissediyorsun.

Gerçekleri anlamamak için direniyorsun.

Yalnızca tüketici ve yurtsever gibi görünmek istiyorsun, o kadar…

“Şuna bak” diyorsun, Yurtseverliği yadsıyor bu adam! Devletin, milletin ve onun özü olan ailenin koruyucu yurtseverliğini yadsıyor! Bu adamı susturmak gerek!”

Sendeki ruhsal kabızlıktan söz edildiğinde böyle bir yaygara koparıyorsun işte…

Bu sözleri dinlemek anlamak istemiyorsun. Bağırmak istiyorsun yalnızca:

“Eeeeyyyttt!”

Gözlerinde korku görüyorum.

Dinsel hoşgörüden yanasın değil mi?

Kendi dinine inanmak istiyorsun. İyi ediyorsun. Ama bu kadarla sınırlı
kalmıyorsun ki!

Kendi dininden başka din olmasın istiyorsun.

Kendi dinine saygı ve hoşgörülüsün, ama başkalarının dinine karşı hiç de hoşgörülü değilsin.

Biri kalkıp da başka inançlardan söz ettiğinde öfkeden kuduruyorsun.

Evli çiftler artık bir arada yaşamayacaklarını anlayınca, eşlerden biri diğerini dava etmesini, karısı ya da kocasını ahlaksızlıkla suçlamasını istiyorsun. Karşılıklı verimleş uygar boşanma kararını geçerli neden saymıyorsun sen.

Neden mi böylesin?

Sen de bir şehvet düşkünüsün de ondan böyle davranıyorsun.

Sendeki tutucu yurtseverlik, bedensel katılığından ve ruhsal kabızlığından kaynaklanıyor.

Hakikati söyleyen gerçek dostlarını kılıçtan geçiriyorsun.

***

Bir bilge adam senin ekonomik kurtuluşunu bilimsel temeller üzerine oturtmayı görev edindi. Ama sen onu ölüm açlığına terk ettin.

Bu büyük adamın sunduğu derin bilgi ve fikir hazinesini sen nasıl kullandın küçük adam? Bütün söylenenlerden tek bir sözcük kaldı aklında: Diktatörlük!

Bilge adamın küçük bir ihmalinden dev yalanlar dizgesi oluşturdun. Yalanlardan, suçlamalardan, işkencelerden, copçulardan, cellatlardan, gizli polislerden, ispiyonculuk ve ihbarcılıktan, üniformalardan, mareşallerden ve madalyalardan oluşan yalanlar düzeni kurdun, bunların dışındaki her şeyi fırlatıp attın.

Kendi mutluluğunu tüketen yiyip bitiren sensin küçük adam!

Özgürlükler Ülkesi Türkiye

En son söyleyeceğimi en başa yazıyorum:

-Eğer –sadece özgürlüklerden ibaret anlamında- Özgüristan adının bir ülkeye verilmesi gerekseydi, bu ülke kesinlikle Türkiye olurdu!

“Sen kafayı mı yedin?” türünden karşı çıkışlar olabilir.

Henüz değil!..

Yakında o da olabilir. Ancak şu andaki durum ancak böyle izah edilebilir:

-Ülkemiz bir Özgüristandır!

Bu topraklarda özgürlüğün her çeşidi mevcuttur.

En başta da ifade özgürlüğü gelmektedir.

Hani “balık baştan kokar” diye anlamsız bir söz vardır. Balık her tarafından kokar.

Ama özgürlük baştan başlar.

Bizim ülkemizin en başında bulunan Devlet Başkanı, Başkumandan, Cumhurbaşkanı,
AKP Başkanı Recep Tayyip Erdoğan her gün düşüncelerini ifade ediyor.

Bu bir özgürlüktür. Var olan bir özgürlüktür. Öyle sözde falan de değildir.

***

Özgüristan olma hallerinin olumlu yansımaları da vardır. Karşılıklı bir seviye, sevgi, saygı, hürmet, söze değer verme, kıymet biçme, üzerine soğuk su içme gibi şekillerde kendini göstermektedir.

Mesela CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu “Man Adası Belgeleri” olarak tarihe geçecek vesikaları açıklarken “Sevgili Erdoğan” diyerek başlıyor:

-Bunlar doğru mu değil mi?

Erdoğan da aynı sevgi ve muhabbetle bu soruyu yanıtlıyor:

-Müptezel, müfteri, cibilliyetsiz!..

Bazıları bunları hakaret olarak yorumlayabilir. Hatta bunlarla ilgili dava da açılabilir. Ama
bir sonuç çıkmaz.

Neden?

Çünkü hepsi “ifade özgürlüğü” içindedir!

Başka ifade özgürlükleri de vardır.

İktidarı destekleyen gazeteler Kılıçdaroğlu için “aptal” anlamına gelen argo başlıklar atabiliyorlar:

-Man Kafa!

Belgeler Man Adası kaynaklı olduğu için yaratıcılıklarını kullanıyorlar.

AKP Grup Başkan Vekili Mustafa Elitaş da ifade özgürlüğü çerçevesinde görüşlerini açıkladı:

-Kılıçdaroğlu çamur adam modeline girmiş!

Görüldüğü gibi ülkemizde ifade özgürlüğü alabildiğine geniştir.   

***

Güzeller güzeli ülkemizin, özgürlükler ve ifadeler sahasındaki genişliği henüz “sinkaflı” cümlelere varamamıştır. Sanki orası da çok uzak değil gibi bir hissiyat oluşmaktadır.

Bütün bu ifade özgürlüklerinden istifade edebilmek için küçük bir ayrıntıya dikkat etmek gerekiyor. İfade özgürlüğünden istifade ederken iktidar cephesinde yer almanız gerekmektedir. Yoksa ifade edeyim derken ifade veriyor olabilirsiniz.

Eh ifade özgürlüğüne ulaşabilmek için birazcık gayret göstermek de özgürlüklerden yararlanmak isteyenlere düşüyor artık.

Toparlarsak; ifade özgürlüğü bakımından ülkemiz bir zirve oluşturuyor:

-Türkiye özgürlükler ülkesidir!..
 
Zor dostum zor
 
Adalet ve Kalkınma Partisi kuruluş günlerinde güçlenmek ve Türkiye partisi olabilmek için geniş ittifaklar oluşturarak yola çıkmıştı. Sonra yol arkadaşlarıyla köprüleri birer ikişer atmaya başladı.

Yalnızlaştıkça suçlamalar arttı.

Normal sıradan bir muhalif hareketi bile hainlik olarak gördü.

Kendi bildiği yolda ilerledi.

Demokrasi AKP’ye dar geldi. Dikişleri attı, söküldü, yırtıldı, denetimlerden kurtulup ferahladı.

Sonra bir de baktı ki altı oyulmuş! Tıpkı eski Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’in 1970’lerde TRT Genel Müdürü İsmail Cem’e söylediği gibi:

-CİA gelmiş altımı oymuş!

Önce Gülen Cemaati AKP’ye “ihanet” etti. Şimdi de Reza Zarrab…

Kimi tuttularsa ellerinde kaldı.

1970’lerden devam edelim. Mehmet Pekün’ün o yıllarda çok ünlenen şarkısı gibi bir durum söz konusu:

“Zor dostum zor/Sevilmeden sevmek/ Onu bir başkasının yanında görmek!”

Minibüssel Demokrasi

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) 2017’yi büyük kazanımlar ve yenilenme yılı olarak yaşıyor ve yaşatıyor.

Kazanımların en başında 16 Nisan 2017 Anayasa Referandumu yer alıyor. Büyük bir başarı ile kaybedilmiş bir halk oylamasını kazanım haline dönüştürdü. Anayasa (damgasız oy pusulalarıyla) Anayasa’ya aykırı biçimde değiştirilmiş gibi oldu!

(Acaba “gibi” fazla mı?)

AKP ülkeye yeni bir demokrasi modeli getirmişti. Ama bunun nasıl bir şey olduğu konusunda hiç kimsenin bilgisi yoktu.

Sonra oldu!

Muhalefete bu demokraside yer yoktu. Muhalefet de iktidarın içinde olacaktı.

Gerektiğinde bu mekanizma çalışacaktı.

Herkes beklemeye başladı, önce dokunulmazlıklar kaldırıldı. İktidar istedi ana muhalefet “yes” dedi. Milletvekilleri, grup başkan vekilleri, genel başkanlar hapishanelere konuldu.

Ana muhalefet partisi de bu hizmetten istifade ettirildi. Eski genel başkan yardımcısı içeri atıldı.

Diğer büyük muhalefet partisi de kendisini iktidarın şefkatli kollarına bıraktı.

En büyük yeni-muhalefet örneğini ise AKP’nin “çakılı kazıkları” (kutup yıldızı hep aynı yerinde durduğu için bu isimle anılır) büyük şehir belediye başkanları istifa ettirilerek makamlar boşaltıldı.

AKP’nin her hareketini en hızlı biçimde kavrayan gazeteci şapkalı propagandacılar birliği bu gelişmeyi de anında gördüler:

-AKP özeleştiri yapıyor. Ana muhalefet partisi de örnek alsın, özeleştirisini yapsın değil mi ama?

Aslında AKP daha önce de özeleştiri yapmıştı. Partinin kuruluş aşamasında bütün yükünü çeken önemli isimleri, siyasetin dışına atmıştı. (Cemaat ile can ciğer kuzu sarması dönem için söylenenleri saymıyoruz.)

Herkes hata yapabilirdi. Parti bunu tespit eder, yetkili kurullarına -pardon en yetkili kuruluna- sorar onun önerileri doğrultusunda işlem yapardı. Bu kuruluş tek kişiden oluşması “yeni demokrasinin” olmazsa olmaz kuralıydı.

Tek kişinin “seçilmiş” bir kişi olması onu haliyle ayrıcalıklı kılıyordu. Bunu da kabul etmek lazımdı.

Yönetim sanatı esneklik gerektiriyor. Yönetmen bazen Kars’a gidebilir, bazen de Mars’a… Bunun nedenlerini anlamak için kırk fırın ekmek yemek lazım. Ama sağlıklı beslenme diye ekmeği besin zincirinden çıkartanların bunu anlaması elbette mümkün değil. Tahıla dayalı beslenmenin yönetim acısından inkar edilmez kolaylıkları vardır.

Kitleleri ikna etmek kolaylaşıyor. Ayrıca kitleleri ikna etmek kişileri ikna etmekten daha kolaydır. Meclislerde geceler boyu süren anlamsız tartışmalar yerine, kitlelere gidip anlatmak ve onay almak yeni demokrasi modelinin harikulade bir uygulamasıydı.

Yeni demokrasinin hızı karşısında işin başındakilerin başı dönebiliyordu. Bir gün içinde “Kars-Mars modeli” iki karar aynı anda ilan edilebiliyordu. Mesela 10 Kasım’da Anıt Kabir’den canlı yayın yapılmasına izin vermeyen genelkurmay, birkaç saat sonra Anıt Kabir için serbest çekim hakkının kutsallığını içeren bir açıklama ile çıkıp geliyordu kamuoyunun karşısına…

Meclisten “isteseniz de istemeseniz de bu yasa çıkacak” demokratik anlayışı içersinde geçirilen Müftü Nikahı da yine yönetin engeline takıldı. Yasa geçtiğine göre; “Cumhuriyet Tarihinin İlk Müftü Nikahını” kıyma aculluğu içinde hareket eden Bismil Müftüsüne Diyanet İşlerinden “dur bakalım” uyarısı geldi. Bir süre daha eskisi gibi gitsin de…

Yeni demokrasi, yolcu taşıyan minibüsler gibi çok hızlı hareket ediyordu. Bazen yoldan çıkıyor, bazen kaldırımdan iniyor. Keyfe göre yeşil ışıkta yolcu beklerken, kırmızı ışıkta son hızla geçebiliyor. Sürücü koltuklarında oturan şoförler direksiyon başında çay-sigara içerken yolcularına kan kusturabiliyorlar.

Olabiliyor böyle şeyler. Zaten adı üzerinde:

Minibüssel demokrasi!

Ataol Behramoğlu Enstitüsü

Ataol Behramoğlu edebiyat dünyasına şiirleriyle adım attığından olsa gerek öncelikle şair olarak tanınır, bilinir. Her dönemde şiirleriyle toplumsal alana damga vurduğundan yine şair yönüdür ilk önce akla gelen…

Şair Ataol Behramoğlu’nun herkesin gönlünde ayrı bir yeri vardır. Mesela Sivas 1993’te gericiliğin yaktığı aydınların yakınları ve sevenleri için Ataol Behramoğlu bu şiirdir:

“Yaşamak görevdir bu yangın yerinde

Yaşamak, insan kalarak!”

İzmirli genç bir öğrenci için ise sevgilisine kavuşturan bir başka şiir:

“Bu aşk burada biter ve ben çekip giderim

Yüreğimde bir çocuk cebimde bir revolver

Bu aşk burada biter iyi günler sevgilim

Ve ben çekip giderim bir nehir akıp gider.”

Ataol Behramoğlu anlatmıştı kendisi için düzenlenen Ustalara Saygı gününde Faruk Şuyun’un konuğu olarak… İzmir’de bir imza gününde delikanlı geliyor, “sizin sayenizde aşkımı kurtardım” diyor. Kız arkadaşı onu terk etmeye karar verdiğinde sevgilisine yukarıdaki şiiri yazıp yolluyor cep telefonundan. Şiir kızın kalbini çeliyor. Bu şiiri bana yollayan biriyle ayrılmam akıllı bir davranış olmaz düşüncesiyle geri dönüyor.

Ataol Behramoğlu bu hikayeyi anlattıktan sonra son paragrafı şöyle tamamladı:

-Şiirin, bir tek şairine faydası yoktur!

Olmaz mı hiç Ataol Ağabey?

Aşk olsun!..

Şiirsiz, şairsiz ve Ataol’suz aşk olabilir mi?

Kendisi de öyle düşünüyor olmalı ki, deneme türündeki yeni kitabını yazdı:

“Biriciktir Aşk.”

Kitabını imzalayıp gönderme lütfunda bulunan Ataol Behramoğlu’nun kitabı geldiğinde masamda Anton Çehov’un Vişne Bahçesi adlı oyun kitabı duruyordu. Kapağında yazarın isminin altında ise şu not vardı:

“Rusça aslından çeviren: Ataol Behramoğlu.”

Nasıl bir çalışkanlık, öğrenme, eğitim aşkı, kendini yetiştirme azmiyse, bu kadar çok alanda ürün verebilme yeteneğine sahip olabiliyor. Sadece Rusça’dan mı? Fransızca’dan İngilizce’den eserler çevirip Türkçe’ye kazandırma gayretini nasıl değerlendirmek gerekir?

Bu çok dilli çevirmenlik bir “yan uğraş alanı” olarak duruyor Ataol Behramoğlu’nun edebiyatçılığında. Esas olarak kendi adıyla ürünler veriyor. Şiirler yazıyor, araştırmalar yapıyor, hikâyeler, gezi, anı, çocuk edebiyatı, tiyatro alanında sayısız eser yazdı. Yazmaya da devam ediyor. Bitmedi akademik hayatını da sürdürüyor. Üniversitelerde o kürsüye çıktığında önüne konulan isim levhasında ve odasının kapısında “Prof. Dr. Ataol Behramoğlu” yazar.

Bu kadar da değil… Cumhuriyet gazetesinin kıdemli yazarları arasında bulunuyor.

Çeyrek yüzyılı geride bırakmış bir Cumhuriyet’çidir.

Ayrıca Türkiye’nin her darbe döneminde askeri cuntaların öncelikle hapse atmak için can attığı bir solcudur. Hem 12 Mart’ta (1971) hem de 12 Eylül’de (1980) sıkıyönetim mahkemelerinde sanık olarak yargılanmıştır.

Ataol Behramoğlu aynı zamanda bir eylem adamıdır. Türkiye’nin başına çöreklenen doymak bilmez sağcı, gerici, Cumhuriyet düşmanlarına karşı ön saflarda yer alır, imza çağrıları yapar, ilk imzacı olur, sözünü sakınmadan konuşur. Yaygın televizyon kanallarında göremezseniz onu… Ataol Ağabey doğrudan halkın içinden seslenir kitlelere… Bazen mikrofonla bazen çıplak sesle haykırır “Bağımsız Türkiye” diye…

Eğer zamanı kalırsa, Haluk Çetin’le sahneye çıkar, şiir-şarkı karışımında enfes dakikalar yaşatır sevenlerine.

Onun önünden yürüyen Nazım Hikmet gibi, ülke içinde ne kadar örselenmişse devleti tarafından dünyada o kadar takdir edilmiştir Behramoğlu. 1982 yılında Asya-Afrika Yazarlar Birliği Lotus Büyük Edebiyat Ödülü’nü Ataol’a verdi. 2007’de ise Rusya Federasyonu Aleksandr Puşkin Madalyası’nı kazandı. 2016’da Romanya Mihail Eminesku Madalyası ve Opera Omnia Ödülü Behramoğlu’na verildi. Son olarak Avrupa Homeros Şiir ve Sanat Madalyası ile ödüllendirildi.

Yazıyı “Biriciktir Aşk” üzerine tasarlamıştım. Özellikle son bölümde yer alan Kadınlar için yazdığı yazılarına… Ama sütunum bitti.

Bu kadar geniş alana yayılmış biri için unvan bulmak kolay olmaz. Ama çalışmaları itibarıyla hiç de zor değil:

Ataol Behramoğlu Enstitüsü! 

Datça Heykel Yapıyor

Eylül ayının ikinci yarısında (20 Eylül) Datça’da sessiz bir açılış yapıldı. 10 Ekim’e (2017) kadar sürecek olan çalışmanın görkemli bir adı vardı:

“Knidos 1. Uluslararası Taş Heykel Sempozyumu.”

Datça Belediyesi ile Uluslararası Knidos Sanat ve Kültür Akademisi’nin (UKKSA) ortaklaşa düzenlediği sempozyuma yurt içinden ve yurt dışından yirmi sanatçı davet edildi.

Sanatçılar için İskele Mahallesi Esenada mevkiinde bir çalışma alanı düzenlemesi yapıldı.

Bir aylık yoğun çalışma sonunda ortaya çıkacak eserler, Datça’ya armağan edilecek.

Projenin mimarları Datça Belediye Başkanı Gürsel Uçar ile UKKSA Başkanı Nevzat Metin, sempozyumun amaçlarını açıklarken şunları söylüyorlar:

  • Kimliğini kanıtlamış ulusal ve uluslararası sanatçıları bir araya getirmek.
  • Kent estetiğine pozitif katkı üretmek.
  • Sempozyum amacına yönelik, sanatçıların yetkinliğine uygun çalışma ortamı oluşturmak.
  • Sanatçılar arasında kültürel etkileşimi sağlamak.
  • Sempozyumda ortaya çıkan eserleri kamusal alanlara yerleştirmek.
  • Sempozyum sürecini belgesel olarak çekmek ve çalışmaları bir kitap ile taçlandırmak.

Amaçlar genişleyerek uzuyor. Ancak bu işin özeti Datça’yı tarihin eski zamanlarındaki gibi parıldayan bir sanat ve kültür merkezi haline getirmek. Bu gelişmiş ortamı da kente gelecek misafirlerle paylaşmak. Turizmi deniz-kum-güneş üçlemesinin ötesine taşıyarak bütün bir yıla yaymak…

Bölgeye adını veren Knidos tarihin eski dönemlerinde taş heykel merkezlerinden biri olarak biliniyor. Orijinali hala bulunamamış olan ama replikası dünyanın dört bir yayında önemli müzelerde yer alan Afrodit heykelinin bu topraklarda yaşayan heykeltıraşlarca yontulduğu kabul ediliyor.

Eski çağlardan günümüze doğru heykel üzerinden bir köprü kurmak için büyük avantaj oluşturuyor UKKSA… Palamutbükü’ne varmadan 4 km önce Yakaköy’de yer alan UKKSA on yılı geride bıraktı. Datça Yarımadasının ucunda büyük bir sanatsal miras oluşturdu.

Ressam İbrahim Çiftçioğlu, UKKSA Başkanı Nevzat Metin’in, her gün dağın eteğindeki büyük kayayı ite ite zirveye taşıyan, ertesi gün koca kayanın yine ovadaki yerinde durduğunu görüp yeni aynı çileli işe koyularak kayayı dağın tepesine doğru itmeye başlayan, efsanedeki Sisyphos’a benzetiyor.

Gerçekten de onun göz aldığı yolun ne kadar çileli olduğu günümüzde daha iyi anlaşılıyor. Heykellere savaş açmış siyasi anlayışların ağır egemenliğinde heykel sempozyumu düzenlemek bile başlı başına bir “isyan ateşi” olarak yorumlanabilir.

Türkiye’nin “yoğun” ve “yorgun” gündeminden fırsat bulup haber medyasında kendine yer bulamayan bu büyük organizasyon sanat tarihinde olduğu kadar yerel yönetimler tarihinde de önemli yerini alacaktır.

Kent merkezinde süren heykel sempozyumu Datçalılarla kucaklaşmış durumda. UKKSA Genel Koordinatörü Orhun Yalçınkaya “halk Datça’nın Gocamanları” diye isimlendirme yapıldığını söylüyor.

Geride kalan bir aylık süreyi özetlemek gerekirse şöyle demek yanlış olmaz:

-Datça heykel yapıyor!
 

Nuriye ve Semih için telefon

 
Yukarıdaki yazıyı bitirmiştim ki, aşağıda okuyacağınız kısa bilgi notu geldi.

Dünya açlık grevleri tarihine şimdiden geçmiş olan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça için “üzülmek” dışında bir şey yapamamamın çaresizliği bütün toplumu sarıyor. Bu çaresizliği “normalleştirmek” için her şeyi yapıyorlar.

Dayanışma gösterenleri bile sorgulayıp tutukluyorlar. Terör örgütü propagandası yapıyorsunuz diye…

Oysa her şey açık ve net.

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça sadece işlerine geri dönmek istiyorlar. İade edin bakalım, ne olacak?

Şimdi OHAL Komisyonu bu duruma bakacak.

Ama ne zaman?

Bunu sormak zor değil. OHAL Mağduriyetlerini İnceleme Komisyonu’nun 0312.403 69 00 (98 Hat) numaralı telefonunu arayıp sorabilirsiniz:

-Açlık grevindeki Nuriye Gülmen ve Semih Özakça dosyalarına ne zaman incelemeye alacaksınız?

Yaşanması Yasak Ülke!

İki yıl önce 2015’te düzenlenen İşçi Filmleri Festivali’nin teması şöyleydi:

“İŞİMİZ GÜCÜMÜZ YAŞAMAK!”

Biz de “Vedat Türkali Belgeseli” ile bu etkinlikte yer almıştık.

Çalışırken iş başında hayatlarını kaybeden işçilerin “normal” iş kazası sonucu öldükleri şeklinde açıklanan iş cinayetleri kıyma makinesine döndüğü son yıllarda, daha güzel bir tema olamazdı.

Yaşamak, hayatta kalmak başlı başına bir “iş” olup çıkmıştı.

Bu alan daha da gelişti, kapsamı genişledi bütün bir hayatı içine aldı. Herkesi de içine çekti aldı: Artık bu ülkede yaşamak hiç de kolay bir iş değildir!

***

İdil Kültür Merkezi 24 Eylül 2017 Pazar günü polis tarafından basıldı. Grup Yorum üyesi Bahar Kurt gözaltına alındı. Annesi Nagehan Kurt kızına giysi ve çamaşır götürmek için gittiği Emniyet’te gözaltına alındı. Sonra anne ve kız birlikte çıkarıldıkları mahkemede tutuklanıp cezaevine gönderildiler.

Grup Yorum üyesi Betül Varan ise yine Bahar Kurt’a giysi götürürken adliyede gözaltına alındı, Emniyet’e götürüldü. Varan iki gün önce cezaevinden tahliye olmuştu.

Betül Varan 15 Eylül günü Fransa’da düzenlenen Fete I’Humanite Festivaline katılmak için uçağa binerken Atatürk Hava Limanında gözaltına alınmış 12 gün Emniyet Müdürlüğü’nde tutulduktan sonra, çıkarıldığı mahkemede tutuklanmıştı.

Bergül Varan’ın çok akılda kalan bir fotoğrafı var arşivlerde… Geçtiğimiz Haziran’da gözaltındayken polis tarafından saçları kökünden sökülmüştü!

OHAL ve KHK kurbanı iki eğitimci Nuriye Gülmen ve Semih Özakça işlerine dönebilmek amaçlı açlık grevlerindeler malumunuz. 200 günü geride bırakalı çok oldu. 14 Eylül’deki duruşmadan iki gün önce (12 Eylül) yapılan bir operasyonla 16 avukattan 14’ü tutuklandı, ikisi serbest kaldı. Bu isimlerden avukat Ahmet Devrim Mandacı 29 Eylül’de tekrar gözaltına alındı.

***

İçeri düşenler ile dayanışma göstermek başlı başına bir risk haline getirilmek isteniyor.

Tıpkı 1990’larda Güneydoğu Anadolu’da (o zamanki OHAL Bölgesinde) faili meçhul cinayete kurban gitmiş, birinin ailesine yapılan taziye ziyaretinde olduğu gibi… Taziye evine ilk gidenlerden biri veya birkaçı öldürülüyorlardı! Ki, kimse taziye ziyaretine gitmesin, ölen öldüğüyle kalsın, hayatta kalanlar da kendilerini “şanslı” kabul etsin!

Yukarıdaki kısa haberler metinleri bunu gösteriyor.

İçeri düşenlere el uzatanlar da içeri alınıyor. Eskiden olduğu gibi öldürülmüyorlar! Tabii bu şimdilik böyle olabilir,

eğer “debokrasi”(demokrasi demiyorum) gelişirse bu aşamaya da gelinebilir.

Bütün bu yapılanlar açık olarak gösteriyor ki, bu topraklarda yaşamak kolay değil.

OHAL’in savurduğu yerin bir adı var:

Yaşanması yasak ülke!

Sanıklar ve Yargıçlar

Yargılananlar arasındaki en yaşlısı olan uzun boylu, mavi gözlü, dalgalı saçlı adam ayağa kalkıp “Ben bir Marksistim” diye söze başladı. Sonra aynı çizgide devam etti:

-Marksist şairim. Yabancı antolojilere girmiş iki Türk şairden biriyim. Marksizmin iki kolu vardır, biri sosyalizm diğeri komünizm.

Savcı Şerif Budak söz alarak “burada komünizm propagandası yapılıyor” dedi:

-Susturmanızı rica ederim.

Hakim Kazım Yalman sanığa dönerek “buraları geç” diye uyardı. Fakat sanık geçmedi:

-Ben sosyalist değil komünistim. Bu bende bir ideal. Kimseyi askeri isyana teşvik etmedim. Hem bir memlekete komünizm böyle gelmez. İki askeri okul öğrencisini kandırmakla gelmez komünizm.

Sanık sanki yargılanmıyor, yargılıyordu:

-Emniyetten gelen rapordan bahsediliyor. Ben bizim için raporlar düzen birini tanıyorum Emniyetten, bir günü bana dedi ki; ‘Yirmi beş lira verirsen bana seni önümüzdeki 1 Mayıs’ta içeri almam!
 

Uzun boylu, mavi gözlü, dalgalı saçlı sanık bu bilgiyi de verdikten sonra arkasına döndü yan yana dizilmiş gencecik öğrencileri eliyle göstererek “yazık bu çocuklara” dedi:

-Yakmayın bunları, hiçbir suçları yok bunların. Ben de suçsuzum. Aleyhimde bir komplodur bu!

Hakim Kazım Yalman “bu kadar mı?” diye sordu.

Sanık “küçük bir nokta var” diyerek konuşmasını sürdürdü:

-Bir iki oturum önce (hakimlerden birini göstererek) beyefendi benim bıyıklarıma takıldılar. Bıyıklarımla oynuyorum.

Hücremde huy edindim bunu. Mahkemeye hakaret gibi bir kastım yok. Ama bakıyorum daha duruşmanın ilk gününden beri beyefendi hep tespih çekiyor. Bir mahkemede bıyıkla oynamak hakaret sayılırsa, tespih çekmek de hakaret sayılması gerekmez mi?

Bu sözlerin muhatabı birden suçüstü yakalanmış olmanın telaşı içinde tuhaf hareketler yapmaya başladı. Önce tespihi öbür eline aldı, cebine soktu, çıkarttı diğer cebine soktu, yüzü kıpkırmızı olmuştu. O anda eğer imkanı olsaydı küçülüp sandalyesinin üzerinden aşağıla doğru bir yılan gibi kıvrılarak kaybolmak isterdi. Diğer üyeler de ona bakıyorlardı. Ezilmişti.

Uzun boylu, mavi gözlü, dalgalı saçlı sanık ise dimdik ayaktaydı, heyecandan ve kızgınlıktan dudakları titriyordu. İki yana sarkmış kolları, ceketinin bitim hizasında iki balyoz olmuş yumrukları, kürsüleri parçalayacak güçte görünüyordu. Haklıydı, gücünü de buradan alıyordu.

Tarih 29 Mart 1938, günlerden Salı idi.

Uzun boylu, mavi gözlü, dalgalı saçlı sanık Nazım Hikmet, birlikte yargılandığı gençler ise Harp Okulu öğrencileri A.

Kadir Meriçboylu, Şadi Alkılıç, Naci Fişek, Ömer Deniz, Necati Çelik, Orhan Alkaya idi.

Mahkeme önceden verilmiş kararı orada açıkladı. Nazım Hikmet’e 15 yıl ağır hapis cezası verdi. Diğerlerine yaşları ve suçun (isyanın) gerçekleşmemiş olması nedeniyle 7 ile 5 yıl hapis, bazılarına da delil yetersizliğinden beraat kararı verildi.

O yıllarda Hakim Kazım Yalman ve savcı Şerif Budak çok meşhurlardı.

Şimdi onları hatırlayan, adlarını bilen var mı?

Tarih onları silip attı.

En önemli referansları “Nazım Hikmet’i yargılayıp mahkûm etmek” olan kara bir belgeden öteye gidemedi yıllar boyu…

Dava tamamen uyduruk bir gerekçeye dayanıyordu. Harp Okulu öğrencileri Nazım Hikmet’in piyasada satılan şiir kitaplarını almışlar ve okuyorlardı. Bundan Nazım’ın haberi bile yoktu. Öyle ya, bir yazar şair kitaplarının kimler tarafından alınıp okunduğunu bilebilir mi?
 

Karanlık yıllardı. Devletin başında bulunanlar Nazım’ı hapse atmak için karar vermişlerdi. Bulabildikleri tek belge öğrenci dolaplarındaki şiir kitapları olmuştu. Buradan gerçeküstü bir dava çıkarttılar:

-Nazım Hikmet orduyu isyana teşvik etmektedir!

Bu isyan da nasıl olacaktır?

Onun kitaplarını okuyan öğrenciler, okulu bitirip subay olacaklar, kıtaya gidecekler, birliklerini örgütleyip isyana hazırlayacaklar, en sonunda da hükümeti devirip ülkeye komünizmi getireceklerdir!

Avukat Saim Dora mahkemede “Savcı devamlı olarak beş yıl sonra şöyle olacak on yıl sonra böyle olacak deyip duruyor” diyerek savunmasına başlıyor:

-Ördek Ali hikayesine benziyor bu… Arkadaşları bir gün Ördek Ali’nin de bulunduğu ortamda bugün hava bulutlu demişler. Ali vay ser bana ördek dedin diye ortalığı ayağa kaldırıyor. İtirazları hiç dikkate almıyor. Bulutlu havada yağmur yağar, göl olur, göl de ördekler yüzer. Siz bana ördek dediniz.

Avukat Saim Dora bu örneklemeden sonra şöyle devam ediyor:

-Bu çocuklar okulu bitirecekler, kıtalara dağılacaklar, orada teşkilat kuracaklar, orduda komünizmi yayacaklar, sonra silaha sarılacaklar, hükümeti devirip idareyi ele alacaklar. Savcının iddiası da Ördek Ali’ninkine benziyor.

Aradan 80 yıl geçti. Nazım Hikmet’i hapse atmak için uydurulan gerekçelere rahmet okutacak iddianamelerle gazeteciler yargılanıyor, hapislere atılıyor, oralarda tutuluyor.

Tarih yine aynı şekilde tecelli edecek: Nazım Hikmet’leri A. Kadir’leri, bir yana yazacak, Ördek Ali iddianamelerini yazanları öbür yana…  

Tarih yine aynı şeyi yapacak, Ahmet Şık, Kadri Gürsel, Murat Sabuncu, Akın Atalay, Musa Kart, Turhan Günay, Güray Öz, Mustafa Kemal Güngör, Bülent Utku, Hakan Kara ve Önder Çelik’i Nazım Hikmet’lerin yanına yazacak…

Diğerleriniyse silinip atılacaklar sayfasına…!

Yaşadığımız Dünya İle Öbür Dünya

Yıllar önce, bayıltıcı sorularıyla ünlü Milliyet’in parlak muhabiri Musa Ağacık, Refah Partisi Başkanı Necmettin Erbakan’a Maocu akımın “Üç Dünya” teorisini sormuştu:

-Siz Üç Dünya teorisini hakkında ne düşünüyorsunuz?

Erbakan Hoca başını yukarına doğru çevirip uzun boylu gazeteciye şöyle bir bakmış kendisinden beklenen kıvraklıkta kısa bir yanıt vermişti:

-Bizim için iki dünya vardır. Bu dünya ve öbür dünya!

Konu hassas ve bizim bir hayli uzağımızda olduğundan bilgisine birikimine itibar edilen uzmanlar üzerinden ancak bir şeyler yazıp söyleyebiliriz.

Mesela ODTÜ Felsefe Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr. Yasin Ceylan geçtiğimiz günlerde Haber Türk’te Kübra Par’ın sorularını yanıtladı. Ceylan Hoca, imam hatip çıkışlı bir akademisyen… Kendisi medrese eğitimi aldığını da ekliyor.

Yasin Ceylan İslam Medeniyeti hakkında görüşlerini açıklarken diyor ki:

-İslam medeniyeti daha çok öbür dünyaya yöneliktir. Son zamanlarda dindar gençliğe dönüş ideali var. Başarılı gençlik yerine dindar gençlik yetiştirilmek isteniyor, bu çok yanlıştır.   

-Neden?

-Çünkü Müslüman dünya mut­luluğu peşinde değildir, öbür dünya mutlu­luğu peşindedir.

Ben 14 yaşımdayken Kuran-ı Kerim’i Arapça tefsirle­rinden okuyan bir insa­nım. İslam metinlerinin nasıl bir dünya görü­şünü sunduğunu iyi bilirim. İmam hatipte okudum, medreseden geliyorum, İslam’ın ön gördüğü dünya, öbür dünyaya yatırımdır, buraya geçici bakar. Dünya mutluğu ikinci plandadır, asıl mutluluk ertelenmiş mutluluktur.

Bununla ilgili, “Burası öbür tarafın tarlası­dır, ne ekersen onu biçersin” gibi birçok hadis var. Bir insanın zih­ninde bu varken neden bu dünyada bu kadar başarılı olsun? Yatırımı öbür tarafadır. İslam’ın Batı tipi bir medeniyet kurma ideali yoktur, ihtimali de yoktur. Batı medeniye­tinde, bilim, sanat, edebiyat, refah, neşe, şiir falan var. İslam böyle bir toplum öngörmüyor. Ben de iddia ediyorum ki dünya mutluluğu olmadan başarı olmaz, dünya mut­luluğu olmadan ahlak da olmaz. Mutsuz insan ahlaklı olamaz, seve­mez. Mutsuzlar arasında dayanışma da olamaz.

***

Yasin Ceylan Hoca’nın sözlerinin hayatta karşılığı da var.

İnsanlara öbür dünyanın nimetlerini anlatarak milyarderliğe terfi eden ilahiyatçılar her Ramazan ayında servetlerini geometrik olarak genişletiyorlar. Bu gelişmenin bir bitim noktası da bulunmuyor. Zenginleştikçe zenginleşiyorlar. Öbür dünyayı anlatarak, bu dünyanın bütün varlıklarına uzanabiliyorlar. Adeta ne varsa bu dünyada der gibiler.

Bir başka örnek de bütçesi birkaç bakanlığa beden Diyanet İşleri Başkanlığı için makam aracı tahsis edilirken dünyanın en pahalı otomobili seçilmesi de Yasin Ceylan Hoca’yı doğrular nitelikte gelişmelerdir.

Örnekler daha çoğaltılabilir. Pek çok dini cemaat lideri ihtişamlı bir yaşamı seçmiş bulunuyorlar. O kadar ki, ünlü hocalar minberden inip jet sky’e binebiliyorlar.

Söylemleriyle öbür dünya, eylemleriyle bu dünya…