Dilim, Yuvam…

“Türkçem benim ses bayrağım” demişti Fazıl Hüsnü Dağlarca… Dilim, benim yuvam… Ses bayrağımız ya da yuvam şimdilerde Arapçanın saldırısı altında… “Tower”lar, “Bye-bye”lar artık piyasadan çekilirken boşalan alana, hızla Arapça yerleşiyor… Al birini vur ötekine!

Geçen hafta içinde Dil Bayramı’nı kutladık. Daha doğrusu bunu hakkıyla kutlayan Dil Derneği oldu.

Bu köşenin okurları bilirler: Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu 12 Eylül faşist darbesiyle kapatılmış, keyfi bir biçimde Cumhurbaşkanı’nın gözetiminde, Başbakanlık’a bağlı bir devlet dairesine dönüştürülmüş, işlevini yitirmişti. Dil devrimini savunan aydınlar 1987’de Dil Derneği’ni kurdu. İşte bu dernek 26 Eylül Dil Bayramı’nı, ilerici belediyelerden aldıkları destekle çeşitli kentlerde, görkemli kutlamalar düzenledi. Ayrıntılara girmeye yerim yok.

İşte Dil Derneği Başkanı Sevgi Özel’in konuşmalarından paylaşmak istediklerim:

Atatürk devrimlerine düşmanlığın nedeni

“Batılıların yüzyıllarca, ‘Türk, Allah’ına Arapça, sevgilisine Farsça, ailesine de Türkçe seslenir’ diye baktığı bir imparatorluktan, 1923’te kılık kıyafeti, ölçüsü, takvimi yenileşen bir Cumhuriyet kurulmuştu; bu Cumhuriyet dinle ilişkilendirilen bir Arap abecesi ve yapay bir dil olan Osmanlıca ile çağdaş dünya ile yarışamazdı. Çünkü halk, bu yazı ve dille yüzyıllarca okuryazar bile olamamıştı. 1928’deki harf devrimiyle kolay öğrenilen ve kullanılan bir yazımız oldu; 1932’de başlayan dil devrimi’yle yüzyıllarca unutulan Türkçenin olanakları ve sözcükleri canlandırıldı. Yenileşen dille düşüncesi de yenileşen halk eğitim alır, adalet ararken muskacı kafalara değil, kendine ve devlete güvenecekti.

Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu, 12 Eylülün hukuk tanımaz ihanetiyle 1983’te Ata’nın ‘vasiyetnamesi’ çiğnenerek kapatıldı. Bugünkü Türk Dil Kurumu Atatürk’ün kalıtını karşıdevrim yoluna kullanan, ölçünlü dil ve yazım birliğini bozan, siyasanın güdümünde bir dairedir. Dilsiz eğitim olmaz; bugün eğitimin dili de siyasanın dili kadar bozuktur.

Harf ve dil devrimleri, laik eğitimin anahtarıdır. Osmanlının yükselme, duraklama gibi dönemleri vardı ya; bana göre bir de yobazlara çıkar sağlayan, yüzyıllarca süren ‘muska dönemi’ vardı. Mustafa Kemal, Harf ve dil devrimleriyle dil ile din bağını koparmış; ‘muska dönemi’ni sonlandırmıştır; Atatürk’e ve devrimlere düşmanlığın asıl nedeni budur!

‘Milliyetçi muhafazakâr’lığı ‘din’le eşitleyerek tutuculuğu gericiliğin de ötesine taşıyanlar, bu iki devrime düşman olmuştur.

Laik eğitimle özgürce düşünen toplum, din ve ırk ayrımının siyasaya araç yapılmasına izin vermez. Özgür düşünceli toplumu kimse kandıramaz. Bugün inancı siyasaya araç yapanlar hem kandırılıyor hem kandırıyor!”

Dil ve eğitim

Tam bir eğitim kargaşası ve çıkmazı yaşadığımız günlerde Sevgi Özel’in şu sözleri de önemli:

“İktidar benim, ne istersem yaparım anlayışıyla umut edildiği gibi, ‘dindar ve kindar kuşaklar’ bile yetişmez; inancı yobazlığa taşıyan; kindarlığı yalnız kendi geleceğini karartan ‘ümmi ümmet’e ulaşılır.

Bu nedenle 85. Dil Bayramı’nda aklın ve bilimin öncülüğüne inanan bütün yurtseverleri, bütün aydınları, yurttaşlık bilincimize sahip çıkarak, ortak noktalarımızı birleştirerek, ortak dille ortak akıl üreterek bu sistemsiz ve dilsiz eğitime karşı çocuk ve gençleri korumaya çağırıyorum.

Bizler, 30’uncu yılındaki Dil Derneği’nde İngilizceyle eğitimin anaokullarına dek inmesine; tabela kirliliğine; yiyecek giyeceklerin, konaklama yerlerinin İngilizceyle adlandırılmasına tepki verdik. İngilizce tabelaların, adlandırmanın yanına Arapça da eklendi. 30 yıldır eğitim kural ve kurumlarının hızla dinselleştirildiğini haykırdık; yalnız kaldık.

Eğitimde, yargı bağımsızlığı ve basın özgürlüğünde savrulma yaşanıyorsa; bu durumdan etkilenecek ilk kurum dildir. Sormasanız da söyleyeceğim, bugün ülke ne durumdaysa dil de o durumda… Bu nedenle hepinizi Dil Derneği üyesi olmaya, düşüncesi, yapıtları ve eylemleriyle birlikte ortak akıl üretmeye çağırıyorum. Elimizi tutun, sesimize ses verin; yitirdiğimiz zamanı, karar günü birlikte aydınlatalım.”

Sizin Hiç Anneniz Öldü mü?

İnsanın insanlığından utandığı anlar çoğaldıkça… Her sabah bugün hangi rezilliği yaşayacağız diye uyandıkça… Her yeni güne, acaba bugün hangi gazeteci gözaltına alınacak; kim tutuklanacak diye başladıkça… Her duruşmada, savunma yine göz ardı edilip tüm o iddialar çürütülmemiş, dava düşmemiş gibi yapıldıkça; “tutukluluğun devamına…” kararını duydukça…

Günün her saati aklımızla alay edildikçe… Geri zekâlı yerine konup yalanlar karşısında, akıldışılık karşısında, saçmalıklar karşısında susmak zorunda bırakıldıkça… Yıllar boyu mücadele vererek, tırnaklarınıza söke söke aldığınız haklar parmaklarınız arasından kayıp yok oldukça…

Bütün bunlar olurken sanki olmuyormuş gibi yapıldıkça… Gözler kör, kulaklar sağır yaşamayı tercih edenler, ülkeyi güllük gülistanlık sandıkça…

15 yıldır ekilen kin ve nefret tohumları toplumu zehirledikçe… Kışkırtılan intikam, öç alma duyguları sömürüldükçe… Kindar ve dindar nesil milleti terörize ettikçe…

Düşmanlık ve her alanda ayrımcılık pompalayarak iktidarda kalabilen bir güce biat etmemiz beklenirken…

Yazı yazmanın herhangi bir anlamı olabilir mi? Gerçekten merak ediyorum ve soruyorum:

Bu ortamda, bu koşullarda yazı yazmanın herhangi bir AN-LAMI O-LA-Bİ-LİR Mİ?

Soru, siz okurlardan çok kendime… Günlerdir kafamda evirip çevirdiğim bu soru…

Ve eğer şu anda bu yazıyı yazıyorsam bu sadece ve sadece Aysel Tuğluk’a ve aziz annesi Hatun Tuğluk’un anısına saldıran insan müsveddelerine; yapılanı hafifleterek sunan tüm yetkililere ve onların yardakçılarına; kınıyorum demekle kötülüğü yok ettiklerini sananlara seslenmek içindir.

Sizi de bir kadın doğurmadı mı? İnsanlığınızı nasıl, ne zaman yitirdiniz? Sizin hiç anneniz ölmedi mi? Anneniz bir gün ölmeyecek mi? Bir an için durup aynı saldırının, aynı rezilliğin, alçaklığın, kötülüğün size, sizin annenize yapıldığını düşünmek aklınıza gelmedi mi? Hadi düşünmeyi bilmiyorsunuz, dininiz, imanınız da yok mu? Kalbiniz? Vicdanınız?

İnsan değilsiniz. Ya nesiniz?

Sayın Aysel Tuğluk, size “Başınız sağ olsun” ya da “Özür dilerim”, “Bizi affedin, bu ülkeyi bağışlayın, hepimiz böyle değiliz” falan da demeyeceğim…

Bilmenizi isterim ki, günlerdir hissettiğim sadece şu: Size yapılan, bana yapılmış, benim anneme yapılmış gibi… Ve inanın, bunu hisseden sadece ben değilim. Bu ülkede bunu hisseden, bunu yaşayan milyonlarcayız. Size sabırlar ve cesaret diliyorum.
 
Canım arkadaşım Tarık:

Yeryüzünün belki de en güzel gülüşlü insanı, ülkemin güzel aydınlık yüzü Tarık Akan’ın aramızdan ayrılıp sonsuzluğa uzanışının yıldönümü… İki gündür bu sayfalarda ona ilişkin birbirinden güzel düşünceler okuyorsunuz…

Karamsarlığımın zirve yaptığı şu günlerde elime geçen bir fotoğraf geleceğe dair umudumu yitirmemem gerektiğini bana yeniden anımsattı. Çocukları Barış, Özlem ve Özgür’e muhteşem bir baba; can yoldaşı Acun Günay’a harika bir eş olan Tarık Akan’ın çocuklarıyla birlikte yıllar önce çekilmiş bir fotoğrafı… Bugün, her biri meslek sahibi pırıl pırıl aydınlık ve ilerici gençler… Belki gülümsemenizi sağlar diye, bu fotoğrafı paylaşıyorum…

Ben de İsyankarım…

Cumhuriyet davasından ne kaldı geriye? Biraz sevinç, biraz hüzün… Bolca burukluk kaldı…

9 aylık tutsaklık boyunca yaşanan onca özlem, hasret, yokluk, yoksunluk ve haksızlıktan sonra gelen “özgürlüğe” pek sevinememe, kavuşamama ve eksiklik duygusu kaldı. 4 arkadaşımızın içeride tutulmasına, ( Emre İper’le birlikte 5 ) 9 yaşındaki Erdem’in, çok özlediği babası Kadri Gürsel’e yazdığı mektuptaki gibi: “Ben de tabii ki bu konuda isyankârım”!

Geriye ne mi kaldı?

Yargının tepeden tırnağa iktidarın güdümünde olduğu algısı kaldı…

Sadece serbest bırakılan 7 Cumhuriyetçinin değil, hapiste aylardır tutulan gazetecilerin boş yere yattıkları inancı pekişti…

İddianame diye sunulan şeyin, hukukla hiç ama hiç ilgisi olmadığı, baştan aşağı yanlışlarla dolu olduğu, yalnız ülke içinde değil, dünyada da ayyuka çıktı. Bu iddianameden, olsa olsa geriye kimi komiklikler kalabilir… Pideci, parkeci ya da turizm acentasıyla yapılan görüşmelerinden suç çıkarma çabası ya da sanıkların görevleriyle ilgili bilgisizlik, tarihsel tutarsızlıklar vb…

Az kaldı unutuyordum: Bir de iddianameyi hazırlayan savcının “FETÖ”den ağırlaştırılmış müebbetle yargılanan biri olduğu kalacak akıllarda. (Ve bunun gizlenmek istenmesi vb…)

Bu süreçten geriye kalan en önemli veri, her bir sanığın yaptığı savunmadır. İleride sadece hukuk fakültelerinde değil, tarih derslerinde de okutulacak savunmalar!

Geriye tüm sanıkların o beş gün süren duruşmalar boyunca gösterdikleri güçlü ve dimdik duruş, gülen yüzleri, sükûnet, sevgi ve saygı yoğunluğu ve bir de biz dinleyicilere aşılamaya çalıştıkları umut kaldı…

O dört savunmayı yeniden okuyun

Dört arkadaşımız içeride: Bu ülkede yaşayan herkes onların savunmalarını tek tek okumalı. Ancak ondan sonra nasıl bir ülkede yaşadığımızı anlayabilirler. Özgürlük nedir, ne değildir ancak ondan sonra anlayabilirler. Faşizm ne demektir, ancak o zaman kavrayabilirler. Ben her birine onlardan aldığım birkaç tümceyle göz kırpıyorum:

Akın Atalay: “Cumhuriyet gazetesinin yöneticileri olmaktan kaynaklı uğradığımız ağır haksızlık ve mağduriyetin üzerimde yarattığı en küçük bir pişmanlık ve korku yoktur. Ben asıl bu haksızlığın sorumlularının büyük korku yaşadıkları kanısındayım. Bizleri baskı, tehdit ve hapisle korkutamazlar.”

Murat Sabuncu: İddianamede birçok manşet yer alırken, 16 Temmuz tarihli gazetedeki “Çözüm Demokraside” başlığının yok sayıldığına dikkati çektikten sonra: “4 yıllık manşetlerimizi inceleyip 1500 manşet, 14-15 bin haber arasından cımbızlanan haberlerin sorgulanması için savcının bulduğu tanıklar FETÖ ile yan yana olmuş, emirerliği yapmış kişiler, bilirkişi ise bir mühendis!”

Kadri Gürsel: “Burada karşınızda ‘üyesi olmamakla birlikte, terör örgütüne bilerek ve isteyerek yardım ettiğim’ için değil, bağımsız, sorgulayıcı ve eleştirel bir gazeteci olduğum için, taviz vermediğim için bulunmaktayım. FETÖ’nün adı henüz ‘Cemaat’ iken ve bu cemaat ile AKP iktidarı birlikte çalışırken benim bu yapıya, bakışım negatif olmuştur ve hiç değişmemiştir. AKP’nin de bu ittifakın kurbanı olabileceğini çeşitli vesilelerle ifade ettim. Bütün öngörülerim gerçekleşti.”

Ahmet Şık: (Hangi tümceyi seçsem ki…) “Benim bayrağın arkasına gizleyecek bir suçum; dinin arkasına gizleyecek bir günahım yok!”

Ne demişti Bedri Rahmi Eyüboğlu:

Bir yanım tuz
Bir yanım şeker
Tuzdan yanayım 
Bir yanım deniz
Bir yanım toprak
Denizden yanayım 
Bir yanım
sen
Bir yanım ben
Senden yanayım” 
Benim de bugün bir yanım içeridekiler, bir yanım dışarıdakiler.
İçeridekilerden yanayım!

Miraz Bebek’e Mektup

Miraz Bebek, önceki gün bir yaşını doldurdun. Gebze Cezaevi’nde… Kısmet işte, geçen yıl 15 Temmuz “Darbe Girişimi Kalkışmasından” bir gün önce dünyaya gelmiştin… Hikâyeni gazeteden, Seyhan Avşar’ın yazısından öğrendim… 


Sen daha 7 aylıkken annen Gülistan Diken Akbaba’yla birlikte hapse girdin. Önce Bakırköy Cezaevi’ni tattın, sonra da Gebze Cezaevi’ni… Ülkemin hapishaneler coğrafyasında daha bir yaşını doldurmadan iki hapishane… 
Birinci yaş günün bu yıl “Demokrasi Bayramı” diye ilan edilen “bayramdan” bir gün önce kutlanacaktı. Yani hapiste olsa da yine de kutlanabilirdi… İşte bu kutlama için Baban cezaevi yönetimine başvurdu: Hani şöyle güzel bir pasta yaptırılabilir miydi… Olmadı, yasakmış. Babanın bu isteği geri çevrildi… 
Öykünün burasında ister istemez bir başka çocuğu düşündüm. Güray Öz’ün torunu Deniz’i. O, dört yaşındaydı ve hapishanede değildi; Silivri zindanındaki dedesine bir kelebek resmi yapmıştı. Sırf dedesini sevindirmek için… Ama olmadı, kelebek dedeye ulaşamadı, yasakmış. Polis amcalar, savcı amcalar, gardiyan amcalar, büyük büyük yetkililer Deniz’in çizdiği kelebek resminden korkmuşlardı… Kayboldu, yok oldu o güzelim kelebek… 


Canım Miraz Bebek, belki bu birinci yaşgününde pasta yiyemedin ama bil ki sen, tıpkı cezaevlerindeki tüm bebekler gibi (babanın deyişiyle 560 bebek gibi) yeryüzündeki en tatlı, en rengârenk, en çikolatalı, en kremalı, en meyveli, en güzel pastalara layıksın.

Bil ki yeryüzünün tüm nimetlerinde senin de hakkın var… 
Bil ki, pastadan daha büyük pay almak için birbiriyle savaşan, bir zamanlar birlikte yürümüş olsalar bile pastayı paylaşamayan gözü dönmüşler, yaşamı cehenneme çeviren “Büyükler”, bir gün yok olup giderler… Ama Bebekler Cumhuriyeti sonsuzdur… Senin ve senin gibi her bebeğin öyküsü, gönüllerde yaşamayı, yeşermeyi sürdürür ve sonunda Vicdan Cumhuriyeti’ni oluşturur. 
Canım Miraz Bebek, annenin öyküsünü bilmiyorum. Tek bildiğim, okuduğum, “örgüt üyeliği” suçundan tutuklanmış, 6 yıl 3 aya mahkûm olmuş. Ama gel gör ki bu hükmü veren hâkimler de FETÖ’den tutuklanmış…


Kimi ironi der bu duruma, ben rezillik diyorum. İşte bu yüzden baban çok haklı yeniden yargılanma isteğinde, “Çocuklar cezaevinde büyümesin” demesinde! 
Adının Zazaca, Kürtçe, Türkçe, Arapça çok geniş kapsamlı anlamları var. Hamurun olgunlaşmasında kullanılan “öz”, maya… Ama aynı zamanda kökeninde “miracle”, yani mucize var… Hem sözün gizli anlamı, hem de dilek, murat, umut…


İşte Sevgili Miraz Bebek, adından da güç alıp büyüyeceksin… Büyüyünce öğreneceksin, bileceksin: Adaletsiz demokrasi olmaz! Adaletsiz demokrasi olamaz! Ne demokrasi, ne de demokrasi bayramı… 


Şimdilik annene sımsıkı sarılmaktan başka tadabileceğin bir yeryüzü nimeti yok Miraz Bebek. Ama bil ki hayattaki en tatlı yemiş UMUT; en güzel pasta VİCDAN; en büyük yaşgünü hediyesi SEVGİ…


Şimdilik hoşça kal…

Bak Çocuğum…

Bak çocuğum, önceki gün karne alan 18 milyon öğrenciden biriysen kendini şanslı sayabilirsin. Okul yaşamı dışına düşmediğin için… Milyonlarca tarım işçisi çocuktan biri olmadığın için… Henüz hapse, sürgüne ya da birilerinin çıkarı için başka bir ülkeye asker diye yollanmadığın için…

Ama gel gör ki, bu ülkede yaşadığın için, bugünleri öğrenerek, okuyarak, anlamaya çalışarak yaşadığın için işin zor çocuğum: “Büyüklerin”, en yetkililerin her an yalan söylediklerini; yalanları tekrarlayıp milleti aptal yerine koyduklarını, bir gün öyle, bir gün böyle davrandıklarını, yanlışlarından hiç öğrenmediklerini gördüğünde, sakın şaşırma. Bil ki bütün o yalanlar er geç ortaya çıkacaktır. Hep öyle olmuştur!

Adaletsizliğe, hukuksuzluğa tanık oldukça, “kendimi nasıl kurtarabilirim bu haksızlıktan” diye değil, “bu ülkede herkesin adaletten yararlanmasını nasıl sağlarım” diye düşünmeye bak…

Şu günlerde sana, “bir ekabire damat ol, gelin ol” nasihati verenler olur. Kulak asma. O adamlar gidici, sen kalıcısın!

Bak çocuğum, yarın öbür gün belki avukat, doktor, belki piyanist, belki şarkıcı olacaksın… Bakanın biri sen sadece şarkını söyle, piyanonu çal, sen sadece doktorluk yap gerisine karışma derse, onun yüzüne kahkahalarla gül emi…

Ben önce insanım de. Yurttaşım de. Yaptığım işten olduğu kadar, yaşadığım yerden de, çevremden de, ülkemden de, dünyadan da, çağımdan da sorumluyum, de…

Onun için şimdiden sormaya, sorgulamaya alıştır kendini. Kentini betona boğan, ülkenin ormanlarını, nehirlerini, taşını toprağını satanlardan hesap sor.

Zeytinliklerin sanayi tesislerine açılması için el kaldıranlara, sor bakalım: “Zeytin mi, sanayi tesisi mi? Zeytin mi, beton mu? Zeytin mi, zehirli gaz mı?” gibi soruların, artık “Demokrasi mi, diktatörlük mü” sorusuna dönüştüğünün farkındalar mı diye sor…

Daha dün Katar’a asker yollama kararı almak için Meclis’te el kaldıran milletvekillerine, kendi çocukları gidecek mi Katar’a diye sor bakalım…

Bak benim canım çocuğum, sor, soruştur, merak et, öğren, anlamaya çalış, tart, tartış, sana tekrarlatılanla yetinme, farklı açılardan irdele, ama bunları yaparken yüzünden gülümsemeni, yüreğinden şefkati ve sevgiyi, gönlünden vicdanı eksiltme…

Unutma yavrum, senin amacın kindarlık değil, intikam değil, rant değil, güç ve mevki değil, öteki dünyada huriler falan hiç değil… Senin amacın insan olmak. Senin amacın insanca yaşamak.

Seni insanca yaşatacak şimdilik tek sistem var dünyada çocuğum. O da demokrasi.

Bu ülkenin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları laiklik ilkesiyle, eğitim seferberliğiyle, “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesiyle, kadın-erkek eşitliğiyle, “muasır medeniyetler” hedefiyle o sistemin temel taşlarını inşa etmişti. Onun yolundan ayrılma çocuğum.

Karnende notlar şöyleymiş böyleymiş. Takma kafaya. Yaşadığımız günler çok karanlık geliyorsa sana, hemen sevdiğin birilerini, sevdiğin bir şeyleri düşün. Gülümse. Gülümseme bulaşıcıdır. Sonra bil ki, “Gece ne denli karanlık olsa da güneş mutlak doğar.”

Doğan Heper’e veda

Doğan Heper’e veda edemedim… Ben Milliyet’e girdiğimde (1968) Doğan Heper oradaydı. Ben Milliyet’ten kovulduğumda (2001) Doğan da kovulanlar arasındaydı… Sonradan ona yanlışlık oldu falan dediler, gerisini bilmiyorum.

Bildiğim şu: Milliyet yıllarımın her anında (33 yıl boyunca) Doğan vardı… Kâh bir nefer, kâh Genel Yayın Yönetmeni olarak… Ve bütün o yıllar boyunca bir kez olsun birbirimizi kırmadık. Bu ne kadar önemlidir, birbirinin kuyusunu kazanların egemenliğinde olan Babıali’de bilemezsiniz!

Birlikte çok çalıştık, çok tartıştık, çok çatıştık ama çok da anlaştık… Birlikte güldük, birlikte ağladık, birlikte sevindik, birlikte üzüldük.

“Doğan, yazım birinci sayfalıktı! Mahvettin beni!” – “Aslan Doğan yazımı harika kullanmışsın!” – “Doğan bak Deli Turan ne diyor!” ; “Doğan Avignon’a gidiyorum”… “Doğan Afrika’dan geldim!”. “Doğan çıldırdın mı Margarita Papandreu’nun yatak odasında ne işim olur. Salondaki fotoğraflarla yetin!” “Doğan Abdi Bey’i kandırdık, bu akşam kutlamaya diskoteğe gidiyoruz!”

Hoşça kal Sevgili Doğan… Artık dinlenebilirsin.

Tüm yakınlarına, sevenlerine sabırlar diliyorum.

Türk Usulü Eşitlik!

Referandum gününe ilişkin yasakları tam bilemediğimden, bir gün öncesinden yazdığım bu yazıda kendimi garantiye almak için size 15 Nisan Dünya Sanat Günü’nden, Beşiktaş Belediyesi ile Uuslararası Plastik Sanatlar Birliği’nin sanat ödüllerinden söz etmeye niyetliydim… Ama yarını düşünmekten…

En iyisi kısa bir süre önce bir çırpıda, soluk soluğa okuduğum bir kitaptan söz edeyim.

Osman Ulagay’ın içinde yaşadığımız bu zor zamanları düşünürken “uykusu kaçanlar” için yazdığı “Dünya Trump’a mı Kalacak?” adlı kitabını (Doğan Kitap) sizlerle paylaşmalıyım: Bu kez salt bir ekonomi kitabı değil, Ulagay’ınki. Tam tersine toplumsal politik, kültürel irdelemelerle bizleri yarınımız üzerine düşündüren bir kitap… Ama şu yarın hele bir gelsin de…

Yarını beklerken gerçek anlamda bir mücadele ve dayanışma neferi olan Nazan Moroğlu imdadıma yetişti… Onu zaten kitaplarından, demeçlerinden, yazılarından tanıyorsunuz.

Benim için yorulmak bilmez, asla vazgeçmez, kadın hakları, insan hakları, laiklik, barış ve emek hakları koruyucusu, savunucusu Nazan Moroğlu…

Eşitlik Kurumu’nda 10 erkek, 1 kadın

Referandum’a bir gün kala İstanbul Kadın Kuruluşları Başkanı Nazan Moroğlu dikkatimi önemli bir konuya çekti. Paylaşıyorum.

“16 Mart 2017 tarihli Resmi Gazete’de Eşitlik Kurulu’nun yönetimi ilan edildi. Sekiz üyesi Bakanlar Kurulu, üç üyesi Cumhurbaşkanı tarafından belirlenen Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurulu’na 10 erkek ve sadece 1 kadın üye seçildiğini gördük.”

Yaa işte böyle!.. Biz referandumla ilgilenirken böyle bir dehşetengiz “eşitlik kurulumuz” oluverdi… Buyrun buradan yakın…

Nazan Moroğlu’nu dinliyorum:

“Günümüzde anayasada ve yasalarda eşit haklar var, ama hakların yaşama geçirilmesinde hâlâ büyük engeller var. Devletin başta gelen görevlerinden biri, eşit hakların yaşama geçirilmesini destekleyecek kamu kurum ve kuruluşlarını oluşturmak.

İşte, bir yıl önce 20 Nisan 2016 tarihinde Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu kuruldu.”

Bir demokrasi meselesi

Neydi bu kurumun amacı?

“Kurumun amacı, ülkemizde ‘insan onurunun, insan haklarının korunmasını, geliştirilmesini, kişilerin eşit muamele görme hakkının güvence altına alınmasını’ sağlamak. Başta cinsiyete dayalı olmak üzere her açıdan ayrımcılıkların kaldırılmasına destek oluşturacak… Ne zaman göreve başlayacak, diye bekliyorduk.”

İşte bekledik ve sonuç bu! Bravo! 10 erkek, 1 kadından oluşan eşitlik kurulu!.. Şaka gibi!

Nazan Moroğlu soruyor: “Adında ‘İnsan Hakları ve Eşitlik’ olan kurumun yönetiminde eşit temsil yok… Oysa, nüfusun yarısını oluşturan kadınların karar alma süreçlerinde eşit temsil edilememesi, her şeyden önce bir demokrasi meselesi. Biz kadınlar kararlıyız, demokrasiden geri adım atılmasına izin vermeyeceğiz. Bu nasıl bir Eşitlik Kurumu?”

Nasıl mı? Türk usulü eşitlik kurumu!

Türk usulü kampanya, Türk usulü referandum, Türk usulü başkanlık, Türk usulü demokrasi olduktan sonra, Türk usulü eşitlik neden olmasın…

Sözümüz Bitmeyecek

Referanduma dek gözler daha çok kararacak; sesler daha çok yükselecek, gerilim daha çok artacak, kavga, hoyratlık, düşmanlık daha çok yoğunlaşacak… Gidişat öyle gösteriyor…

“Evet” için devletin tüm olanakları, maddi ve manevi tüm gücü seferber edilirken…

“Hayır” diyenlere baskılar, tehditler, yasaklar ve yıldırmalar tırmandırılıyor…

Bu ortamda sakın sakın şimdi tiyatronun sırası mı, sanatın sırası mı demeyin! İşte asıl şimdi sırası… Hakikati, gerçekleri öğrenmek ve kavramak için, düşünmek için, yalanı geri püskürtmek için, direnmek için, umut etmek için tam sırası…

Yarın 27 Mart Dünya Tiyatro Günü. Türkiye Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (TEB) Yönetim Kurulu muhteşem bir bildiri hazırladı. Sadece ben değil, Uluslararası Eleştirmenler Birliği (AICT) de bildirinin duyarlılığından, çarpıcılığından etkilendi ve Federasyonun resmi dilleri olan İngilizceye, Fransızcaya çevirerek tüm ülkelere dağıttı.

Bugün bu köşeyi TEB’in bildirisine ayırıyorum:

Dünya Tiyatro Günü Ulusal Bildirisi

“Alacakaranlığın eşiğinde duruyoruz. Oysa tiyatro, bizi o eşikten geçip aydınlık günlere ulaştırmak için gerekli en önemli araç.

Akademisyenlerin toplumsal barış için girişimlerinden dolayı üniversiteden uzaklaştırıldığı, bu nedenle ülkedeki en köklü tiyatro bölümlerinden birinin neredeyse kapanma noktasına geldiği, yine yüzlerce genci tiyatroya kazandırmış özel parasız eğitim veren bir kurumun kundaklandığı, özel tiyatroların ayakta kalmalarını sağlayacak destekten yoksun bırakıldığı, çevrenin korunması amacıyla haklı protestolara katılan sanatçıların ait oldukları sanat kurumlarından ihraç edildiği bir ortamda bırakınız Tiyatro Günü kutlamayı, tiyatro sanatının nasıl icra edilebildiği bile şaşırtıcı ama umut verici.

Biz tiyatro emekçileri, tiyatronun insanı değiştirici, dönüştürücü gücünden kuşku duymayız. Tiyatro olmazsa olmazımızdır.

Önündeki bütün engellere rağmen tiyatro sanatı, tam da üstlendiği misyonu yerine getirmek üzere toplumu uyarmaya, eleştirel düşünmeye sevk etmeye, özgür düşünceyi ve temel insan haklarını savunmaya, hakikati kavramaya ve kavratmaya devam edecek.

Sözümüz bitmeyecek, perdemiz kapanmayacak, sahne ışığımız sönmeyecek, bu kubbedeki ‘hoş sadamız’ karanlığa teslim olmayacak. Tiyatro Eleştirmenleri Birliği”
İtalya PEN başkanından mektup

KÜLTÜRLERARASI Şiir ve Çeviri Akademisi hafta içinde Doğan Hızlan’a Onur Ödülü;

İtalya PEN Başkanı, şair Sebastiano Grasso’ya “Barış ve Dostluk Ödülü” verdi. Şeyda Üzer ve Muhammed Abdullah Şiir Ödülü’nü, Baki Yiğit Şiir Çeviri Ödülü’nü, Erol Gökşen de Şiir İnceleme Ödülü’nü kazandılar.

İtalya’nın sevilen şair, yazar ve eleştirmeni Sebastiano Grasso geçirdiği bir kaza nedeniyle ödülünü almaya İstanbul’a gelemedi. Ancak duygularını bir mektupla bildirdi…

Özetliyorum:

“İtalyan bir şair için, İstanbul tarih ve fantezi hayallerin birleştiği tek bir yerdir. Gençken okuduğum Fransız şair Alfonso de Lamartine 1835’te basılan Viaggio in Oriente kitabında söyle diyordu: ‘Bir insana dünyada tek bir yer görme imkânı verilseydi, görmesi gereken yer İstanbul olurdu.’ Şahsen, İstanbul’dan sonraya Venedik’i eklemek isterim.

İstanbul’a ilk seyahatim 1973… Bir kongreyi izlemek için Corriere della Sera tarafından gönderilmiştim. Kaldığım otelde tam bir curcuna hâkimdi. Yirmi beş yaşındaydım ve çok meraklıydım. Hayatımda hiç böylesi bir şamata görmemiştim.

İstanbul’a tekrar dönüşüm 1986’da. İstanbul ve Ankara Operasının kurucusu Aydın Gün’ün oğlu genç ressam Gün’ün sergisini yazmak içindi. Bu genç ressamı bana Leyla Gencer tanıtmıştı. Dünyaca ünlü Türk soprano… Büyük bir karizmaya sahip 1800’lere ait ama tesadüfen 1900’lerde yaşadı.. Ona en çok yakışan rol İngiltere kraliçesi Elizabeth’dir. Bu Rossini karakterinde rol yapması gerekmiyordu, sadece kendi olması yetmişti. Çünkü Leyla gerçek anlamda bir kraliçeydi. (Mektubun bundan sonrası bana ve Leyla Gencer kitabıma övgülerle devam ediyor… Onları atlıyorum… Ve İstanbul’a duyduğu tutkuyla sona eriyor:

İstanbul şehrine olan ortak tutkumuz… Nâzım Hikmet’in İstanbul Amore (Seviyorum Seni) şiirinden aklıma bazı dizeler geliyor: “Seviyorum seni / Ekmeği tuza banıp yer gibi / Geceleyin ateşler içinde uyanarak / Ağzımı dayayıp musluğa su içer gibi.”

Hırstan Sarhoş Olanlar…

İnsan yalnız içkiden değil, hırstan da sarhoş olur! Evet çıkmazsa iç savaş çıkar dediler. Şiddet artar dediler. Kaosa sürükleniriz dediler. Evet çıkmazsa dış düşman harekete geçer dediler. Evet çıkmazsa, ekonomi çöker, yabancı sermaye kaçar, turizm mahvolur, işsizlik artar dediler.

İktidarda oldukları dönemde bütün bunlar zaten adım adım gerçekleşti.

Hayır diyenler teröristtir, FETÖ’cüdür, PKK’lidir dediler. Naziler de Hayır diyor dediler. Hayır diyen, diyecek olanları tehdit ettiler, korkutmak için her yola başvurdular.

Ellerindeki güçle ve bizim vergilerimizle sahip oldukları her olanağı sonuna dek kullanarak dağı taşı, camileri okulları, resmi yapıları, uçakları, vapurları, duvarları panoları, televizyon kanallarını ve yandaş basını “Evet”lerle donattılar. Referandum günü yaklaştıkça, evet dayatmasının dozunu, şiddetini arttırdılar.

Anketlerde Evet’i 2 puan arttırmak için ülkenin aşağılanmasına göz yumdular. Aşağılayanlara teşekkür bile ettiler!
Hayır mitinglerini yasakladılar. Hayır afişlerini yırttırdılar. Hayır diyen hocaları kovdurttular. Hayır diyenleri işlerinden attırdılar. Hayır diyene “Bedel Ödeyeceksin!”i yapıştırdılar…
 
Gerilim – travma

Eyy gafiller! Farkında değil misiniz bedel ödetmeye çalıştığınız sadece hayır diyecek olanlar değil, bütün bir millet!

Herkes TBB Başkanı Metin Feyzioğlu gibi muhteşem bir yanıtla sizleri rezil edemez elbet! Ancak bu hakaret, bu tehdit, bu hırs, bu baskı, bu cezalandırma yöntemleri, bu dayatmayla toplumda yaratılan tahribatı görmüyor musunuz!

Ben bugüne dek ne “sokaktaki adamdan” ne de en yetkili ağızdan neden rejim değişikliğine “evet” denilmesine ilişkin aklıbaşında bir açıklama duydum. Sadece Hayır denmemesiiçin küfür ve tehdit duydum… Özür dilerim; gerekçe olarak bir de Erdoğan aşkıyla yanıp tutuşanların ruh halini duydum…

Oysa Hayır diyenler, gerekçeleri bir bir anlatıyor. Hayır diyenlerin tek gücü, tek silahı, sözleri, düşünceleri…

Bu hiç ama hiç adil olmayan, eşit olmayan, haksız rekabete dayalı Referandumun sonucu ne çıkarsa çıksın, bu ülkede yaşamaya, birlikte yaşamaya mahkûmuz. Kırmadan dökmeden, birbirimizi yok etmeye çalışmadan, ülkenin daha çok aşağılanmasına izin vermeden birlikte yaşamak zorundayız.

Bugüne dek gerilimden beslenen hükümetin bu gerilimi arttırmak, yaymak, derinleştirmek için başvurduğu her yolu geri püskürtmekzorundayız. FETÖ, PKK, İslamofobi derken bu millet daha çok travma kaldıramaz.
 
Huzursuzluk

Benimki geç kalmış bir okuma… Zülfü Livaneli’nin “Huzursuzluk” kitabını bir çırpıda soluk soluğa okudum. Şiirsel dile, su gibi akıcılığa, Doğu-Batı sentezine, anlatma biçimine, masal, efsane içindeki masallara, efsanelere, gerçekle düşgücünün kaynaşmasına hayran oldum. Yaşadığımız savaşların, kötülüklerin kadın ve çocuk üzerindeki yıkımı bir kez daha içimi yaktı. Okurken, başta Ezidiler olmak üzere çok şey öğrendim. Zenginleştim.

Ve kendi hırsıyla, ülkenin yaralarıyla, kanıyla sarhoş olanların çoğaldığı günümüzde şu satırları paylaşmak istedim.

“Harese nedir, bilir misin oğlum? Arapça eski bir kelimedir. Bildiğin o hırs, haris, ihtiras, muhteris sözleri buradan türemiştir. Harese şudur evladım: Develere çöl gemileri derler bilirsin, bu mübarek hayvan üç hafta yemeden içmeden, aç susuz çölde yürür de yürür; o kadar dayanıklıdır yani. Ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır. Gördükleri yerde o dikeni koparır çiğnemeye başlarlar.

Keskin diken devenin ağzında yaralar açar,

o yaralardan kan akmaya başlar. Tuzlu kan dikenle karışınca bu tat devenin daha çok hoşuna gider. Böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölür deve. Bunun adı haresedir. Demin de söyledim, hırs, ihtiras, haris gibi kelimeler buradan gelir. Bütün Ortadoğu’nun âdeti budur oğlum, tarih boyunca birbirini öldürür ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz. Kendi kanının tadından sarhoş olur.” 

Engin ve Gülriz için

Engin ve Gülriz… (Soyadlarını yazmama gerek yok, anladınız…) Türk Tiyatrosu’nun iki ustası… Yaşamlarını tiyatro sanatına, yaratıcılığa adamışlar…

Kendini sanatın herhangi bir alanına adamak, “insan olmanın”, daha iyi, daha güzel bir insan olmanın; dünyayı daha adil, hayatı daha yaşanabilir kılmanın yoludur!

Yaşamlarını sadece tiyatroya değil, bir de aşka adadılar. Aşka, yani birbirlerine adadılar… Fırtınalara, risklere, kopmalara, buluşmalara karşın hep birbirlerini bütünlediler.

Bir de daha güzel, çağdaş, aydınlık bir Türkiye yaratmaya adadılar.

***

Biri ana karnından tiyatrocu, biri okullu…

Engin, Yale Üniversitesi Drama Okulu, New York Actors Studio’da oyunculuk deneyimleri arasında, yaz tatili için Türkiye’ye geldiğinde, cebinde bir kontrat vardı. Yaz sonunda ABD’ye dönecek, hayat boyu arkadaşı olacak James Baldwin’in yazdığı “Giovanni’nin Odası” oyununda Giovanni’yi oynamayı sürdürecek ve bu oyunla ABD’de turneye çıkacaktı.

Gelin görün ki, günün birinde…

“Gel seni Muhsin Hoca’yla tanıştırayım” der Leyla Gencer… Diyebilir elbet. Çünkü Engin Cezzar, Leyla Gencer’in kuzenidir. Ve Leyla Gencer her dediğini yapar!

Tanışmadan sonra Hoca, bu genç tiyatrocuyla sohbet ederken “Hamlet”i sahneleyeceğini söyler ve sorar, “Bu oyunda oynamak ister misin?” Hiç duraksamadan “İsterim” der Engin. “Hangi rolü oynamayı düşünürsün?” “Hamlet’i”…

Hoşça kal ABD! Hoşça kal cepteki kontrat!

Ertesi sabah provalar başlar…

Engin Cezzar bir Hamlet olur ki, pir olur. En genç ve en uzun süreli Hamlet olur. Hamlet oyunu gişe rekorları kırar. İki yıl boyunca oynar.

Gülriz Sururi, Engin Cezzar’ı sahnede ilk kez Hamlet rolünde gördü. Engin Cezzar, Gülriz Sururi’yi ilk kez sahnede İrma rolünde gördü.

İkisinin yolu 1961’de kesişti. Bir sokakta. İstiklal Caddesi’nde. Birbirlerini buldular… Ve biyografilerde ne yazılırsa yazılsın bence bir daha ayrılmadılar. Derinlere kök salan ve her daim yeni filizler açan kıpır kıpır bir ilişki…

“Sokak Kızı İrma ile Prens Hamlet’in evliliği” diye duyurdu haberi o günlerin gazeteleri.

1963’te kuruldu Gülriz Sururi–Engin Cezzar Tiyatrosu…

Bu topluluğun kültür yaşamımızda çok önemli bir yeri oldu. Türk Tiyatrosu’nun “Altın Çağı” diye nitelendirebileceğim 60’lı, 70’li yıllarda Gülriz Sururi–Engin Cezzar Tiyatrosu, özellikle yerli oyunların oynanmasına öncülük etti.

Yaşar Kemal’den “Teneke”, Güngör Dilmen’den “Kurban”, “Midas’ın Kulakları”…
Tiyatrolarımızda ilk kez bir Nâzım Hikmet “Ferhad ile Şirin”… Nâzım Hikmet’in en “sakıncalı” döneminde… Türkiye’deki ilk epik müzikal, Haldun Taner’in “Keşanlı Ali Destanı”, “Zilli Zarife”…

Genç, dinamik, yeniliklere her zaman açık, klasik ve moderni, müziğe, müzikale, dansa önem veren dünya tiyatro repertuvarını da yakından izleyen bir tiyatro… “Hair”den “Düşenin Dostu”na…

Birinin popüler halk tiyatrosu geleneği, ötekinin Batılı “okullu” tiyatrosu birbirini tamamladı ve taçlandırdı.

Yıllar boyu örnek oldular, eğitimci oldular, sorumlu aydın oldular.

***

Gülriz’in özelliklerinden biri de Engin’i ölümden döndürme gücü… Bir değil, birkaç kez… Tüm dostları gibi ben de tanığım… Engin’in deyişiyle, “Serçe bilekli, aslan yürekli” Gülriz…

Hastalık ya da tedaviye bu yazıda yer yok. Her seferinde Engin Cezzar’ı ölümden kurtaran, hayata döndüren, Gülriz’in ona duyduğu aşk; onun Gülriz’e duyduğu aşktır…

Ne mutlu bize ki, sanatı tüm bir yaşama, tüm bir yaşamı sanatın ta kendisine dönüştüren… Azimle, inatla, tutkuyla, dirençle, cesaretle, çalışma disipliniyle, aynı zamanda duygu ve düş gücüyle, yaşamı çok renkli, çok sesli, çok boyutlu bir şölene çeviren… Bu yolla bizleri zenginleştiren, hayatı değerli ve yaşanır kılan sanatçılarımız var!

Kardeşim Sudi…

Sevgili Okurlar,

İki gün önce kardeşim, kuzenim, ana yadigârım, arkadaşım, can dostum Sudi Kartal’ı kaybettik. Sevenleri, yakınları için her ölüm erken ölümdür ama onunki fazlasıyla erkendi. Habersizdi. Sudi, 57 yaşındaydı. Bir kalp krizi…

Derler ki, “Tanrılar tarafından çok sevilenler, genç ölür”…

O, yalnız tanrılar değil herkes tarafından çok sevilen biriydi…

Adını, Mustafa Kemal Atatürk’ün yoldaşı “Lazistan Mebusu Sudi dede”mizden almıştı…

Onu annem doğurmamıştı ama annem büyütmüştü. Bence yeryüzünün en pırıltılı, akıllı, yetenekli, yaratıcı insanlarından biriydi. Tarih ve edebiyat tutkunuydu. Hocası Emre Kongar’a göre, en değerli öğrencilerindendi. Haberi alır almaz sosyal medyada da paylaştığı gibi, 40 yılda tanıdığı en iyi, en parlak üç öğrencisinden biriydi…

Kardeşim Sudi de sosyal medyayı çarpıcı ve etkin biçimde kullanırdı. Memleket halleriyle, eleştiri gücünü, keskin mizahı harmanlardı. Son mesajlarından biri, Nâzım Hikmet’in Vera’ya yazdığı son şiirden oluşuyordu. Ben de onu bu dizelerle sonsuzluğa uğurluyorum. Kendi gibi parlak çocuklarına, biricik eşine, tüm kardeşlerine ve sevenlerine sabırlar diliyorum. Okurlardan da bugünlük izin istiyorum.

Gelsene dedi bana
Kalsana dedi bana
Gülsene dedi bana
Ölsene dedi bana
Geldim
Kaldım
Güldüm
Öldüm