Siyasette Yüksek Adrenalin ve Göremediğimiz Erdoğan

Gazetecilikte “geniş açılı” bakışın nasıl olması gerektiği konusundaki en büyük dersi Uğur Mumcu’dan almıştım. Bir kitap fuarında bir yandan imza yapıyor bir yandan da okurlarına faydalı bilgiler veriyordu.

1982’de Güneş gazetesi yayın hayatına başlamıştı. Mehmet Barlas da gazetenin başyazarı olarak birinci sayfada yazıyordu. Uğur Mumcu, hayırlı olsun telefonunda bir küçük ayrıntıyı Mehmet Barlas’a şöyle iletmişti:

-Mehmet benim köşenin adını almışsın?

-Aaa hiç farkında değilim!

Böylece Babıali’de iki ayrı gazetenin birinci sayfalarında aynı adla (Gözlem) iki köşe yayınlanıyordu. Uğur Mumcu okurlardan gelen yakınmaları nasıl cevapladığını da anlatmıştı:

-İkimizin köşesi de Gözlem, okur hangimizi okuyacağını şaşırıyor. Ben onlara diyorum ki, Mehmet Barlas’ı okuyun.

-Neden?

-Ben solcuyum olaylara tek açıdan bakıyorum, Mehmet hem solcu hem sağcı olduğu için geniş açıdan bakabiliyor!
 

Uğur Ağabey göremedi ama çok şükür basında küçüklü büyüklü çok sayıda Mehmet Barlas türü gazeteci yetişti. Barlas gibi orta-soldan değiller. Sosyalist soldan İslamcı sağa çok geniş bir açı oluşturdular. Çok fazla geniş açılı bakabiliyorlar.

Biz aynı sıkışık köşeden tek yönlü yazmaya devam ediyoruz.

Ve sadece Türkiye’nin değil Ortadoğu’nun, Avrupa’nın, Asya’nın son zamanlarda Afrika’nın da en dikkat çeken lideri olarak kabul edilen Sayın Tayyip Erdoğan’ın pek çok özelliğini göremiyoruz.

Bu eksikliğimizi gidermek bakımından Doç. Dr. Yalçın Akdoğan’ın son çalışması “Siyasi Liderlik ve Erdoğan” adlı kitabını aldım.

Akdoğan üç dönem Ankara milletvekilliği yanında 62, 63 ve 64. hükümetlerde Başbakan Yardımcılığı yaptı.

Şimdi aktif siyasetin biraz dışında bulunuyor.

Dışlanmış olabilir mi?

Bu konuda en iyi bilgiyi yazdığı kitaptan öğrenebiliriz.

“Liderin vefalı olması, dağıtan değil toplayan, iten değil çeken bir karakter kazanmasına sebep olur. Siyasette duygusal bağlılığı ve güveni sağlayan vefayı sağlamak o kadar gereklidir.”

Akdoğan bu girişten sonra söze kitabın esas konusu olan Erdoğan’a getiriyor:
“Erdoğan’ın bariz vasıflarından biri de böylesi bir vefayı gösterir. Siyasete girdiği arkadaşlarıyla birlikte yürümüş ve hep yakın olmuştur!”

Eğer siyasi pozisyonlarında değişiklik olan arkadaşlarına gerekçe üretmek yerine onlara sahip çıkmayı tercih etmiştir.” (Sayfa:60)

Erdoğan’ın bir “duygu lideri” olarak öne çıktığını anlatan Akdoğan, onun annelere yönelik sözlerinin etki gücünün benzersiz olduğunu da örneklerle anlatıyor:

“Bu Meclis Şırnak’taki asker oğlunu bekleyen Ayşe Hanıma da, yıllardır dağlarda olup haber alamadığı oğlunu akıbetini merak eden Fatma Hanıma da bir şeyler söylemek zorundadır!”

Erdoğan’ın 2010 Kasım’ındaki konuşmasından yapılan alıntı şöyle devam ediyor:
“Artık bebekler, çocuklar, gençler kaybettiklerini yakınlarının acılarıyla, kinlenerek büyümemelidirler.” (Sayfa:94)

Akdoğan, Erdoğan’a duyulan güvenin kaynağında Erdoğan’ın söyleminin yattığı tespitini de yapıyor.

“Erdoğan siyasetçinin delikanlı olmasına vurgu yapar. Zig zag yapan çark eden, akşamdan sabaha fikir değiştiren tavırlara karşı, millete yalan söylenmeyeceği vurgusunu özellikle yapar.” (Sayfa: 193)

Kitapta savunulan yüksek ahlaki değerler ile günümüz Türkiye’si arasında fazlaca bağlantı kurulamamasının sebeplerini bulmak da artık okura kalıyor. Belki de tek açıdan bakışın bir sonucudur.

***

Sol çevre bu satırları okuduğunda “Nerede böyle bir lider?” diye sorabilir haklı olarak.

Onlara Yalçın Akdoğan’ı tavsiye edebilirim. Tıpkı senaryosunu Gani Müjde’nin yazdığı Ertem Eğilmez’in son filmindeki Şener Şen repliği gibi:

-Müjde gördüklerine duyduklarına değil, bana inan!

Eğer böyle yapılarak lidere yaklaşılabilirse o zaman anlaşılacaktır Akdoğan’ın tezlerinin o kadar da havada kalmadığı…

Kim ne derse desin, Tayyip Erdoğan bu topraklarda yetişmiş en heyecan veren liderdir.

Parti farkı gözetmeksizin herkesler heyecan içinde yaşamaktadır. Yarın ne olacağını kimse bilememektedir. Hangi ülke ile dost olacağız, hangi ülke ile düşman kalacağız?

Bilmiyoruz!

Bu bilinmezlik siyasete yüksek bir adrenalin seviyesi armağan etmiştir.

Buyrun bu Gelenekten Yakın!

Orada, gitmesek de görmesek de yeryüzünün en kalabalık ikinci ülkesi Hindistan’ın kuzey doğusunda küçücük bir yurt var ki…

Ne kadar uzak ve küçük olursa olsun, dünyanın eril düzenini tepetaklak eden o yurt dişil olup, bizdendir hemşirelerim!

Khasis halkının yaşadığı Meghalaya eyaleti, aslında 3 milyon nüfusuyla pek de küçük sayılmaz. Fakat Tibet, Bangladeş ve son zamanlarda ehli müslim muktedirlerimizin rikkatine mazhar olan Myanmar’a sınırı olan Meghalaya’nın üç milyoncuk halkı, Hindistan’ın 1 milyar 400 milyonluk insan okyanusunda elbette üç damla sayılıyor.

Üstelik Khasis’ler, yaşadıkları vilayet nüfusunun sadece üçte birini oluşturuyor.

Ama ister okyanusta damla olsunlar, ister simsiyah bir gecenin ortasındaki ateş böceği;
Hindistan’daki o bir avuç Khasis, tıpkı yeryüzünün trilyon yıllık tarihine ışık tutan bir dinazor kıkırdağı ya da böcek fosili gibi; insanlığın en eski toplumsallaşma biçimi «anaerkil » yapısıyla, çok da uzun olmayan antropolojik tarihimizi hem de ‘canlı yayın’la aydınlatıyor!

Meghalaya eyaletinin üçte bir ucunda özerk bir yönetim kurmuşlar, binlerce yıllık geleneklerini sürdüren yasalara uyuyorlar.

***

Bu yasalara göre erkekler, Khasis toplumunda bacağını kırıp evde oturması gereken « cinsi latif ». Ya da Batılı jargonuyla aklı kısa « zayıf cinsiyeti » oluşturuyorlar.

Doğan çocuklar babanın değil, ananın soyadını alıyor. Miras hakkı, ailenin en küçük kızına ait. Ailenin kız çocuğu yoksa, en yakın akrabanın en küçük kızına kalıyor.

Damatların hepsi iç güveyi! Evlenen erkek, kaynanasının evine taşınıyor. Arabayı evin hanımı kullanıyor. İşyerinin patronu hanım. Zaten evin de patronu hanım. Çünkü ekmeği getiren hanım.

Kafayı kim çekiyor, evin hanımı kocasını sofraya oturtuyor mu, öğrenemedim.

Size aktardığım bu bilgileri saygın araştırmacı ve antropologların kaleminden TV5Monde’un en çok okunan haber sitesi Dünyalı Kadınlar/Terriennes’de yayımlayan gazeteci arkadaşım Sylvie Braibant’a sordum, o da bilemedi. Üstelik şaşırıp, « Bak bu hiç aklıma gelmedi! » dedi.

Gelmez tabii, ne de olsa Fransız. Erkek egemenliği sürse de kadının oturmadığı sofra,
içkiye ve yemeğe eşlik etmediği olmaz ki Fransa’da…

***

Şaka bir yana, TV5Monde’da yazı işleri müdürü ve hukukçu kimliğiyle de gazeteciler sendikası sözcüsü olan Sylvie Braibant; Fransa’da en güvendiğim gazeteci ve tanıdığım en sağlam feministtir.

Terriennes sitesinin haberine göre, kadına şiddette Türkiye’den geri kalmayan Hindistan’ın kalabalığında toplu iğne ucu sayılacak Khasis toplumunda, dünya düzeni tersine işliyor. Aileler erkek değil, kız çocuk istiyor. Tanrılara kız çocuk versin diye adaklar sunuluyor. Hastanelerde kızların doğumu sevinç çığlıklarıyla, erkeklerinki sessizlikle karşılanıyor.

Zaten ezilen erkekler arasında da örgütlenme başlamış. Syngkhong Rympei Thymai (STR) adını alan eril dernek, « Erkek doğuştan reistir. Kadın erkeğe yardım eder, erkek de kadını korumakla yükümlüdür, » şiarıyla Khasis toplumunu « çağdaş evrensel » eğilime göre yapılandırmayı amaçlıyor. Şimdilik 1000 üyesi var, onlar da hanım korkusundan sahte isimlerle yazılmışlar derneğe, ama yazılmışlar…

Kadınları ezen koca bir dünyanın tersine dönen minicik Khasis uygarlığı, çok sevgili arkadaşım Sylvie Braibant kadar benim yüreğimi de soğutuyor mu? Evet. Ama Khasis’lerin tutumunu onaylamak mümkün mü? Hayır!

***

Çocuklarımıza, torunlarımıza daha yaşanır bir dünya ve acı çekmeyecekleri, ezilmeyecekleri; gerek zihniyeti, gerekse toprakları zehirlenmemiş bir yurt bırakmak isteyen bizler; doğumlarda kız çocukları için de erkek çocukları için de sevinç çığlıkları atılmasını isteriz.

Amacımız, davamız ve ülkümüz, kadınlarla erkeklerin yasalar önünde, daha da önemlisi zihinlerde eşit olmasıdır!

Cinsiyet ayrımcılığına, cinsel tercih ayrımcılığına, kadına, çocuğa şiddete ve tecavüze karşıdır kavgamız. Toplumsal ahlaka ve ortak çıkarlara zarar vermeyen herkesi bağrımıza basarız.

Bu yazıyı, Türkiye’nin en işe yaramaz ve pahalıya patlayan kurumu Diyanet’in, 9 yaşındaki kızların evlendirilebileceğine dair tebliğini sitesinden kaldırdığı günün ertesi Fransa’yı ziyaret eden Cumhurbaşkanı Erdoğan’nın « AB Türkiye’yi niçin oyaladığının gerekçesini açıklayamıyor, » sözleri üzerine yazmayı gerekli buldum.

Sorun salt Türkiye’nin hukuk devleti olmaktan çıkması, gazetecilerin ve binlerce insanın pek de gerekçeye gerek duymadan zindanlarda süründürülmesi değil…

Ülkemizde zihinler hükümlü.

Ey muktedir! Yönettiğin ülkede devlet dine abandıkça eşitsizlik, ahlaksızlık ve vahşet artıyor, farkında mısın?

Direnmek Belki Kaybetmek, Belki Kazanmaktır!

Bugün, Türkiye’yi biraz daha karanlığa iten ve son toplamda kimi gerçekten tarihe gömeceği pek de belli olmayan siyasal bir depremin habercisi 2017 yılının son günü…

Yıkım çoktan başladı. Şahmerdan iş başında. Kolay mı devlet yıkmak? Vurdukça inliyor ülke. Tuğla duvarları çabucak devirdiler de, betonarme kolonlar direnç gösteriyor…

Direnç varsa umut var. Direnç sürdükçe umut sürüyor.

Dayanmak, zaman kazanmak gerek.

Çünkü zaman geçtikçe yıkıcıların da zamanı doluyor yavaş yavaş.

Fransız gazeteci Olivier Michel, 377 bin tirajıyla Fransa’nın Paris Match’dan sonra en çok satan haftalık dergisi Le Figaro Magazine’in bu yılki son sayısında yayımlanan Türkiye röportajına « Erdoğan’a hala direnenler » başlığını atarak işte bu direnci, umudu vurguluyor.

***

Michel’in derginin dokuz sayfasına yayılan röportajına yazdığı yorum: «Arkasına aldığı halk desteği serbest düşüşe geçen muhafazakar İslamcı Başkan Recep Tayyip Erdoğan, ülkeyi 2016 Temmuz’undaki darbe girişiminden beri tek elden yönetiyor. Türkiye’de hala laikliği ve demokrasiyi savunmaya cesaret eden kadınlarla, erkeklerle görüştük… » sözleriyle başlıyor.

Ülkemizi adım adım hukuk devleti olmaktan çıkaran, hatta keyfi olduğunca gaddar bir istibdat karikatürüne dönüştüren yıkım sürecini özetledikten sonra; «Ama rüzgar dönüyor. Yüzde 12 işsizlik ve yüzde 10’luk bir enflasyonla ekonomi zayıflıyor. Ülkeyi İslamlaştırarak, Araplaştırarak modernleştirme çabaları 11.Yüzyıldan beri zaten Müslüman olan Türklerin kimliğini yozlaştırıyor, » saptamasıyla sürüyor.

***

20 yıldan beri Le Figaro gazetesinin röportaj yazarı olan Olivier Michel, diplomat babası sayesinde çocukluğunu Ankara’da geçirmiş; Türkçe ve Arapça başta, pek çok dil bilen deneyimli bir gazeteci.

Le Figaro Magazine’deki uzun Türkiye röportajında, CHP başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Bedri Baykam, Alevi dedesi Hüseyin Güzelgül ve benimle yapılan uzun söyleşiler var. Ataol Behramoğlu ve Ahmet İnsel’in de görüşlerine yer veriliyor.

Ama bence röportajın en ilginç öyküsünü, Bedri Baykam’ın anlatısı oluşturuyor.

***

Olivier Michel’in kaleminden okuyalım:

« Bedri Baykam, bıçaklı bir saldırıya uğrayıp karnından yaralandığı 2011 yılında Avrupa’yı Türkiye’deki durumla ilgili uyarmaya çalışır. Daniel Cohn-Bendit’le görüşür. Ama Cohn-Bendit, ona Türkiye’de asıl sorunun ordu ve ülkenin demokrasiye kavuşması için en iyi seçeneğin Erdoğan olduğunu söyler. Bernard Henri Levy ise bırakın kendisiyle konuşmayı kabul etmeyi, mail adresini vermeyi bile reddeder. Sanatçı Bedri Baykam, ‘Genelinde Avrupa, özelinde Fransa ve gerçeklerden tümüyle kopuk Fransız aydınları, Türkiye’nin İslamlaştırılmasında ağır sorumluluk taşıyorlar,’ diyor. ‘Şimdi Fransa televizyonlarında Fransa’nın İslamlaşması hakkında süren tartışmaları izlerken, aynı aydınların sizin laikliğin de mezarını kazdıklarını düşünmüyor değilim!’.. »

***

Bedri Baykam’ın Avrupa’lı milletvekili ve aydınlarıyla yaşadığı deneyim; AKP iktidarına bir süredir öcü gibi gösterdiği AB’nin bir zamanlar en büyük destekçisi olduğunu hatırlatmak açısından önemli. Keza « AB, Türkiye’yi Müslüman olduğu için almaz » algısından « Hıristiyan Batı, Türk kesmiş olmak için yılbaşında hindi yiyor! » salgısına kayan kafalara da bir yanıt niteliğinde.

Ama Türkiye’de kimsenin yanıta ihtiyacı yok. Çünkü soru soran yok. Çoğunluk herşeyi bildiğinden, bilmediğinin de var olmadığından emin.

***

Oysa dünya yuvarlak ve dönüyor. Zaman durmuyor. Yeni bir yıla giriyoruz. İstesek de giriyoruz, istemesek de.

Komşumuz İran, kaynamaya başladı. Mollalar için yolun sonu belirdi. Bugün değilse yarın. Bu yıl değilse, gelecek yıl.

Biliyorsunuz Sünni kökdincilik, İran’daki Şii kökdinci devrimden feyz alarak yayılmaya başlamıştı.

İran’daki rejimin sonu tüm bölgeyi ırgalar, Türkiye’nin yol haritasını da etkiler.

İyisiyle kötüsüyle, herşey olabilir. Bütün yol haritaları çöpe gidebilir. Yıkılmaz denilen yıkılır. Yıkılmaya çalışılan ayakta kalır.

2018’in hepimize güzel sürprizler, beklenmedik sevinçler ve ortak coşkular yaşatmasını diliyorum.

Barış İstenmesin mi?

2017’nin tarihimizde kıvançla anımsanacak bir yıl olmayacağı kesin: Ekonomi, demokrasi, eğitim, sağlık ve daha birçok alanda aksıyoruz! Her köşeden, uyarılar ve itiraz sesleri geliyor. Bunların önemli bir bölümü “Fazla konuşsakbaşımıza bir şey mi gelir” endişesiyle alçak sesle söyleniyor. 

Yönetim, bütün olumsuzlukların dışarıdan gelen, bizi eskiden beri parçalamak isteyen güçlerden kaynaklandığını, onların bizi, PKK’nin uzantısı olan PYD’yi pekiştirerek, ekonomimizi çeşitli manevralarla çökerterek mahvetmeye çalıştıklarını söylüyor. Öyleyse önce parçalanmamak için ne yapacağımızı düşünmeliyiz. 

Bizim sıkıntılarımızı çekmiş ama üstesinden gelmiş olanların ne yaptığını öğrenmek gerekir: Kuzey İrlanda, uzun yıllar iç çatışmalarla kanamış ancak eninde sonunda düze çıkabilmiş bir ülke. Bu ülkedeki iç çatışmalarda tarafların birinin liderliğini yapmış olan Gerry Adams, ekim ayında The Guardian gazetesindeki bir yazısında o ülkede barışa nasıl vardıklarını anlattı ve İspanya ile Katalonya arasındaki gerilimin daha olumsuz aşamalara varmadan çözümlenmesi için yapılması gerekenleri saydı. Adams’a göre taraflar zora başvurmadan oturup konuşmalıdırlar: 

“90 başlangıcına kadar Britanya hükümetleri, uluslararası bir aracının gerektiğini kabul etmediklerinden bizim barışa varmamız gecikti. Britanya hükümetinin çözüm için ön şartlar ileri sürmesi işe de yaramadı. Sonunda güçlükleri hiçbir sorunu müzakere dışı bırakmayarak aştık.” 

Adams’a göre, “Hiçbir anlaşmazlık diğerine benzemez ama doğrudan doğruya görüşme ve
arabuluculuktan yararlanma çözüme ulaşmanın yoludur.” 

Birkaç yıl önce bizde de bu görüş geçerliydi. Baskın Oran, “Kürt Barışında Batı Cephesi / Ben
Ege’de Akilken…” başlıklı kitabında Başbakan Erdoğan’ın 4 Nisan 2013’te Dolmabahçe’de yapılmış olan ilk akil adamlar toplantısında söylediklerini Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı’nın yayımladığı “Akil İnsanlar Heyeti-Faaliyetleri ve Medya Görünümü” adlı broşürden aktarmıştır. 

Başbakan şunları söylemiş: “Bu sorun, sadece iç barışımızı tehdit etmiyor… Güven ve istikrarı da riske atıyor.

Çözümsüzlüğü çözüm görenlerin anlamadığıgerçek… Bu anlayışın artık sürdürülebilir olmadığıdır. Çözüme karşı olanların önerisi, açıkça ölümlerin devam etmesi, Türkiye’nin kan kaybetmesidir… Bu süreç yaralı duyguları tamir etme, karşılıklı güven tesis etme, kardeşlik hukukunu yüceltme sürecidir. Çözüm süreci, silahı aradan çıkarma, sözü, düşünceyi, siyaseti devreye alma sürecidir.” 

Bu sözler ve yansıttığı mantık doğru değil midir? Öyleyse bu sözlere ve ülkelerindeki iç çatışmalara son verebilmiş liderlerin önerdiklerine uyan bir çözümü yeğleyen bir bildiriyi imzalamış olan akademisyenlerimizi neden yargılayalım?

Ölümsüz Paris

Hepimizin bir Paris’i vardır. Hem çoğuldur, hem tekildir Paris. Dolaş dolaşabildiğin kadar, sev sevebildiğince. Bitmez.

Sinemacıların Paris’i vardır: Renoir’ın, Truffaut’nun, Godard’ın, Carne’nin, Chabrol’un, Bertolucci’nin, Woody Allen’in.

Yazarların Paris’i dersek romantizmin devi Victor Hugo, acımasız gerçekçi Emile Zola’nın…Ressamların Paris’i; Cezanne’in, Monet’nin, Manet’nin ve herkesten fazla Toulouse Lautrec’in.

Sonra biz ölümlülerin Paris’i vardır. Pont Neuf Köprüsü’nde aşık olur, Saint Germain kahvelerinde ayrılırız.

Bugünkü gibi bir Noel gecesini sevdiğimizle birlikte yağmur, kar ya da soğuğa karşın Paris sokaklarında geçirmeyi hayal ederiz. Gelecek yılbaşı mutlaka Paris’e gitmeyi kurarız. Ağustos ayı bile olabilir, razıyızdır.

Bazen gerçekleşir bu düşler, çoğu kez suya düşer, kırılırlar.

Ya sevdiğimizle birlikte Paris sokaklarında yürüyen olamayız, ya sokaklarında birlikte yürüdüğümüz insan o sevgili değildir.

Ya da sevgili ile birlikte ak düşer saçlarımıza, ama bir türlü gidilemez o Paris’e.

Ama Paris hep orada, gönlümüzdedir. içimizi ısıtır onun düşünü kurmak. Belki düşler daha sıcaktır Paris’ten, kimbilir?

***

Yaşayan bilir.

İçini doldurup çevresini kuşatan on iki milyon insanın acılarına, sevinçlerine; açlığına tokluğuna ilgisiz, yaşamını sürdürmektedir Paris.

Kimi kez bu kenti, elimde olmadan, tanrılara adanan ve yüzyıllara, binyıllara meydan okumak üzere kurulan koca bir taş tapınak gibi algılılarım: Küçücük ölümlü insanlar, karıncalar gibi koşuştururlar basamaklarında. Mermerlerini, heykellerini onarır, kubbelerini altın varakla kaplar, meydanlarını temizler, sokaklarını süpürürler. Metrolar yapar, yollar açar, saatlerini kurarlar. Katedrallerini aydınlatır, havai fişekler atar, köprülerini paket gibi sarmalayıp sergiler, eski müzelerine lifting yaparlar. Makyajını tazeleyip kaşını gözünü, dudaklarını boyarlar.

Krallığını kutlarlar. Devrimini kutsarlar. İmparatorluğuyla övünürler. Cumhuriyetini selamlarlar. Sokak savaşlarını, barikatlarını anarlar. Kuşatmasını düşününce ağlayıp, kurtuluş gününün yıldönümlerinde çiçek tarhları donatır, ateşli aşk nutukları atarlar.

Ona taparlar.

***

İnsan eliyle yaratılan, geçmişten geleceğe aktarılan bir kutsal anıttır Paris. Sokaklarındaki köpek pisliklerine aldanmayın. İçinde yaşanan, yaşamla içiçe geçen tapınaklarda görülür bu. Ve dokunulmayan, erişilmez yüksekliklerdeki tapınaklardan daha kutsaldır böylesi.

Ama her zaman böyle değildi.

Paris kenti, İsa’dan önce 3.üncü Yüzyıl’da kuruldu. "Parisii" diyorlardı oturanlarına ve tüm kent, Seine nehrinin ortasındaki küçük adacığa sığıyordu. Şimdilerde « Ile de la Cité" adını taşıyan bu adanın üstünde, görkemli Notre Dame Katedrali var. "Parisii"lerin kentlerini Paris olarak adlandırmaları epeyce zaman aldı. Lutece ya da Lutetia deniyordu bu minik kente.

Uzun yüzyıllar boyu bir kıyı kenti olarak tüm ulaşımını Seine nehri yoluyla yapan Paris kentinin simgesi, bugün de bir Latin yelkenlisi. Armanın altında dünyaca ünlenen Latince bir söz yazıyor: "Fluctuat nec mergitur ». Sallanır, ama batmaz.

Nice fırtınalar atlatmıştır Paris ve kuşkusuz daha nicelerini atlatacaktır. Devrimler, kuşatmalar, işgaller yaşamıştır.

Ama Paris’i yerle bir etmeye kimsenin gönlü el vermez, ya da gücü yetmez.

***

Çünkü Paris’in bir taşını oynatmak ya da üstüne bir taş koymak, milimetrik ve « değişmesi teklif dahi edilemez » kurallara bağlıdır. Parayı bastıran istediğini yapamaz!

Paris’ten çok daha görkemli bir coğrafyada, içinden deniz geçen biricik dünya şehrini çıfıt çarşısına çevirenler elbette ki böyle güzelliklere yabancıdır!

Banka İmamları Projesi

İktidara gelirken “hiç kimsenin hayat tarzına karışmayacağız” sözünü vermeleri gereği, herkesin her şeyine karışma kanunu çıkartan hükümet ekonomiyi de hale yola koyma hamlesini yaptı.

Milli eğitimi dini bir süzgeçten geçirmek için gerici cemaatlerin ileri gelenleriyle birer protokol imza töreninde konuşan yerli ve milli bir bakan, faiz çeşitleri hakkında şunları söyledi:

-İki çeşit faiz vardır. Birincisi doğrudan faiz olan faizdir. İkincisi ise bizim getirdiğimiz sistem içinde gönül rahatlığıyla istiflenebilecek helal faizdir.

İkinci gruba giren yöntemin adı da kâr payı faizleştirmesi sistemidir.

Son derece önemli bir gelişmenin ayrıntıları hakkında sayın bakan, yakınındaki basın mensuplarının gözlerinin içine bakıp gülümseyerek sordu:

-Anladınız mı?

Herkes –yani bütün basın mensupları- hiç bir şey anlamadıklarının anlaşılmaması için içten birer tebessümle yanıt verdiler. Bakan onların da kendisi gibi hiçbir şey anlamadıklarını anlamıştı. Ama anlamazlıktan geldi.

Yeni uygulama özetle şöyle olacaktı; eğer şöyle olmazsa, o zaman böyle olacaktı şeklinde iki ana güzergâhtan ilerlenecekti.

Ekonomi dar boğazlara girdiğinde, milletimizin yerli ve milli kaynaklarının devreye sokulması hakkındaki kanun hükmünde kararname yayınlanmasını beklemeden, insanların kendiliğinden bankalara koşabilmesi için özendirici önlemler alınacaktı.         

Daha anlaşılmaz halde ifade etmek için somut örnekler üzerinden aktarmaya çalışırsak şu hususlara dikkat etmek gerekiyordu:

Öncelikle yapılacak işler var. Bunların başında da “Banka İmamı uygulaması” geliyor. Her banka merkez ve şubelerinde birer imam istihdam edecek. Banka imamlarının maaşları o bankada görev yapan üst düzey yöneticilerin maaşlarından az olmayacak.

İmamların paraya önem vermeleri, onların ekonomiye olan katkıları oranında dikkatle izlenecek, maaşlarına ilaveten yıl içinde iki, üç belki de dört kez helal ikramiye ödüllendirmesi uygulanacaktır.

Banka yönetimlerinin bu konuda asla söz sahibi olmamaları hususuna özen gösterilecektir. Banka İmamları Teşvik Dairesi her yıl mali yılbaşında, yıl ortasında ve yılsonunda yayınlayacağı genelgelerle Banka İmamlarının özlük haklarının korunmasını sağlayacaktır.

Peki, Banka İmamlarının finans kapital içindeki yerleri ne olacaktır?

Bakan bu konuyu ilişkin olarak da bakış açılarını özet örneklerle açıklamamayı şöyle uygun gördü:

Diyelim ki bir vatandaş yastık altında biriktirdiği birikimlerini helal faiz ile değerlendirmek istiyor. Hemen en yakındaki banka şubesine giderek Bankanın resmi imamıyla yüz yüze görüşebileceği gibi, ileri teknolojinin imkanlarından da istifade ederek imamın e-posta, facebook, SMS, instagram, WhatsApp, Tumblr hesaplarından sorularına cevap alabilecekler. Mesela bir vatandaş “Hocam” diyerek şöyle bir soru yöneltebilecek:

-Ben kredi kart borcumun en az ödemesi gereken bölümünü ödersem bankanın benden alacağı gecikme faizi bankaya haram olsun diyebilir miyim?

Banka imamı da konun uzmanı olarak yanıt verirken der ki:

-Saçmalama evladım, banka bu şakaya gelmez, adamın ayağından donunu bile alır. Faiz bankacılığın namusudur.

Namussuzluk yapmamanı tavsiye ederim. Git borcunun tamamını öde de benim de asabımı bozma!

Herkesin asabının bozuk olduğu günlerden geçerken, geleceğin ülkesi üzerine sesli düşünmek amacıyla oluşturulan İmamlı Toplum Projeleri Sempozyumu tebliğleri içinden çekip alınan bu hazırlık bildirgesinin elbette gerçekle bir ilgisi yoktur.

Ama hiç belli olmaz. Bakarsınız bu da gündeme gelebilir. Çünkü şimdiye kadar “yok artık bu kadarı da olmaz” dediğimiz o kadar çok şey oldu ki… Bu niye olmasın:

-Banka İmamları Projesi

Düşmanlarımız Olmalı!

“Öpüşmek yasaktı, düşünmek de” adlı romanımda anlatmıştım: Hüseyin Naşid, İsviçre’de tıp okuyup memlekete döndükten sonra Selanik’te doğmuş Hıristiyan bir kızı beğenmiş. Kız da onu. Beraber çıkıp gezmeye başlamışlar. Bir süre sonra Simplon Ekspresi’ne binip Varna’ya gitmeye karar vermişler.

Tren Sirkeci Garı’ndan kalkarken önce düdük sesleri, sonra bağırmalar… Tren durmuş. Polisler gelmiş. “İhbar var, döviz bulunduruyormuşsunuz.”

O tarihte yabancı ülkelere gidenin döviz bulundurması suç. Ancak özel izinle pek az döviz edinmek olası. Gidenler bir miktar döviz edinir, bir yerde saklarlar, yetkililer de genellikle bilmezlikten gelirlermiş.

Bu kez öyle olmamış. Doktorla sevdiği, çantalarında döviz bulunduğundan karakola götürülmüşler.

Doktor, belediye başkanının eşinin hekimiymiş. Başkanı aramış. O da karakola telefon edince konu örtbas edilmiş.
Ertesi gün başkana teşekküre giden doktor sormuş: “Beni kim ihbar etti?”

“Gerçekten bilmek ister misiniz?”

“Evet!”

Doktora gösterilen ihbar mektubunda kardeşi Hasan Bey’in imzası varmış. Neden? Kardeşinin gâvurla yani “düşmanın biriyle” evlenmesini istemediğinden bu beraberliği bozmak için ihbar etmiş onları.

Sevdiği kadının, kardeşi yüzünden düştüğü duruma üzülen ve öfkelenen doktor, kadına hemen o saniye evlenme teklif etmiş.

Nereden mi biliyorum? O doktor babamdı, kadın da babamla evlendikten sonra edindiği isimle Meral yani annem de ondan.

Babam, amcamla uzun yıllar konuşmadı. Babaannemin “Ölmeden barıştığınızı görmek isterim” demesi üzerine barıştılar.

İlkokulun son sınıfındaydım; ikinci ziyaretimizde amcam, beni bir köşeye çekti:

-Söyle bakalım Türk’ün en büyük düşmanı kimlerdir?

-Bilmiyorum amca!

-Ruslar, Bulgarlar ve Yunanlılardır!

Amcam, kardeşiyle barışmıştı ama kimliklerini ancak düşmanlıklarıyla tanımlayabilenlerin ilkelliğinden sıyrılacak kadar olgunlaşamamıştı: Düşmanlar var olmalıydı ve yeğeni de buna inanmalıydı!

Trump benim amcama benziyor: Müslümanların çoğunlukta bulunduğu yedi ülkenin vatandaşının ABD’ye girmesini yasakladığında “2001’den bu yana çok sayıda yabancı ülkede doğmuş kimse, terörle ilgili suçlar nedeniyle mahkûm olmuş ya da suçlanmışlardır” demişti. Oysa onun sözünü ettiği teröristlerin çoğu dışardan gelmemişti, ABD doğumlulardı ama Trump’ın da düşmana ihtiyacı var.

Umberto Eco, “Düşman Yaratmak” adlı kitabında “Düşman olarak belirlediklerimiz, genellikle bizi gerçekten tehdit edenler değil sadece onları düşman olarak tanımlamakta bir çıkarı olanların damgaladıklarıdır”der.

Hudutlarımızın ötesinde yer alan birçok ülkenin ve de hudutlarımızın içinde yaşayan bazı toplulukların düşman olduklarını gün aşırı ilan edenleri dinlediğimde ben bu gerçekleri vurgulamanın gerektiğine inanıyorum!

Kemalyeri

Anafartalar’da cephe büyük tehlike içindeydi, düşmanın taarruzları sonuç alacak bir noktaya ulaşmıştı.

19’uncu Tümen Komutanı Albay Mustafa Kemal, 34 yaşındaydı.

Conkbayırı’nda gereğinden fazla kuvvetin yığıldığını görüyordu. Bu kuvvetlerin, amaç doğrultusunda yönetilmediğinden, gereğinden fazla zayiat verdiklerini düşünüyordu. Dünya savaş tarihine geçecek sözü, işte bu zamanda söyledi:

« Muharebede kuvvetten çok, kuvveti amaca uygun bir şekilde yöneltmek gereklidir. »

Komutanların sorumluluk almaktan çekindiği bir ortam oluşmuştu.

Mustafa Kemal, « Sorumluluk yükü herşeyden, ölümden bile ağırdır, » diye yazsa da güncesine; vatanın kurtuluşu için risk almaktan, sorumluluk yüklenmekten hiç çekinmeyecekti.

Savaşın gidişatını değiştirecek tarihi telefon görüşmesini günlüğüne şöyle kaydetti:

« Ordu Kurmay Başkanı Kazım Bey, Liman Paşa tarafından telefon başına çağrıldığımı bildirdi. Durumu nasıl gördüğümü ve değerlendirmemi istedi. Conkbayırı’nın kritik duruma geldiğini, bu an da kaybedildiği takdirde bir felaket karşısında kalacağımızın muhtemel olduğunu söyledim.

Anafartalar’a çıkmış ve çıkmakta olan büyük düşman kuvvetlerini dikkate ve ona göre tedbirler alarak sevk ve idareyi birleştirmek gerekir, dedim. Kurmay Başkanının, ‘Çare kalmadı mı?’ sorusuna verdiğim cevap, bütün mevcut kuvvetlerin emir komutama verilmesinden başka çare kalmadığı oldu.

‘Çok gelmez mi?’ dedi.

‘Az gelir’ dedim.

Böylece telefon konuşması kesildi. Ancak gece yarısına doğru, Anafartalar Grubu Komutanlığı’na tayin edildiğime dair emir aldım… »

Çanakkale Cephesi’nin en kanlı, en büyük, en şiddetli taarruzunu yönetecekti.

« Sorumluluk ölümden ağırdır, » yazılı güncesine yeni bir not ekledi: « Sorumluluğu büyük bir iftiharla kabul ettim. »

Mustafa Kemal, son muharebelerde üç gün üç gece düşmanla çarpışmış, tümeniyle birlikte uyumamıştı. Dört aydan beri süren Arıburnu Cephesi’nin kanlı çarpışmalarında o denli yorulmuştu ki… Zayıflamış, hasta denecek kadar bitkin ve yorgun düşmüştü.

Anafartalar’a hareketinden önce birliklerine bir veda mesajı yayımladı: « Bugüne kadar bana gayret ve fedakarlığınızla kazandırdığınız başarıları, yeni aldığım vazifede de, bana olan sevgi ve güveninizle tamamlayacağınıza inanarak size veda ediyorum. »

Yıl 1915. 8 Ağustos, günlerden Pazar, saat 23.30’du.

Atlar hazırlanmıştı. Tümen karargahı ve alay komutanları uğurlamak için yerlerini aldılar. Albay Mustafa Kemal, kısa bir konuşma yaptı, helalleşti, Yarbay Şefik’e tümen komutanlığı görevinde başarılar diledi.

Karanlık gecenin savaş uğultuları ve düşmanın aydınlatma fişeklerinin parıltısı altında atına bindi. Kemalyeri’nden Anafartalar’a doğru yola çıktı.

Karargahı ve alay komutanları, büyük bir saygıyla arkasından baktılar. Önce görüntüsü kayboldu, sonra atların nal
sesleri savaş gürültüsünde duyulmaz oldu.

O gece, Mustafa Kemal’in savaş günlüğüne şöyle kaydedilecekti: « Dört aydan beri ilk kez bir ölçüde saf hava soluyordum. Gerçekte, Arıburnu bölgesinin ateş hattında ve orada karargahlarda yaşayanların soluduğu hava, insan cesetlerinin kokmasıyla niteliğini kaybetmiş bir hava idi. »*

***

Uzun zamandır kitap okurken ağlamamıştım. Ama Naim Babüroğlu’nun yazdığı Kemalyeri’ni okurken gözyaşlarını tutmak mümkün değil…

Emekli Tuğgeneral ve Cumhuriyet Tarihi bilim dalında doktora sahibi olan yazar, anlatısında Çanakkale Savaşı’nın seyrini değiştiren dahi komutan Mustafa Kemal’in sadece düşman ordularına karşı değil; hatalı kararlarıyla Türk ordusunu büyük kayıplara uğratan Liman von Sanders ve kendisini kıskanan Enver Paşa’ya rağmen zafer kazandığını da belgeliyor. Ve onun, günümüzde hiç bir önderin hazır olmadığı ‘hayatını feda pahasına’ cesaretini ortaya koyuyor.

*Alıntı: NAİM BABÜROĞLU/Kemalyeri, Asi Kitap 2017

Dinle Küçük Adam!

İnsanlığın geleceği senin düşüncelerine ve senin yapacağın işlere bağlıdır. Ama öğretmenlerin ve efendilerin gerçekte ne olduğunu söylemiyorlar sana. Seni geleceğine egemen yeteneği verebilecek yönde eleştiren, bu yürekliliği gösteren tek kişi yok.

Yalnız bir anlamda özgürlüğe sahipsin sen. Kendini yönetmeyi öğrenmeme, kendini bu yönde eğitmeme ve kendini eleştirmeme özgürlüğüne sahipsin.

Yönetimi elinde tutan insanların senden yetki istemesine, güç iktidar istemesine izin veriyorsun.

Ama sen hiç sesini çıkartmıyorsun.

Her seferinde aldatılıyorsun, ancak bunu anladığında iş işten geçiyor.

***

Kendini büyük bir oburluk içinde parayla, mutlulukla, bilgiyle doldurmak istiyorsun, çünkü kendini boş, aç ve mutsuz hissediyorsun.

Gerçekleri anlamamak için direniyorsun.

Yalnızca tüketici ve yurtsever gibi görünmek istiyorsun, o kadar…

“Şuna bak” diyorsun, Yurtseverliği yadsıyor bu adam! Devletin, milletin ve onun özü olan ailenin koruyucu yurtseverliğini yadsıyor! Bu adamı susturmak gerek!”

Sendeki ruhsal kabızlıktan söz edildiğinde böyle bir yaygara koparıyorsun işte…

Bu sözleri dinlemek anlamak istemiyorsun. Bağırmak istiyorsun yalnızca:

“Eeeeyyyttt!”

Gözlerinde korku görüyorum.

Dinsel hoşgörüden yanasın değil mi?

Kendi dinine inanmak istiyorsun. İyi ediyorsun. Ama bu kadarla sınırlı
kalmıyorsun ki!

Kendi dininden başka din olmasın istiyorsun.

Kendi dinine saygı ve hoşgörülüsün, ama başkalarının dinine karşı hiç de hoşgörülü değilsin.

Biri kalkıp da başka inançlardan söz ettiğinde öfkeden kuduruyorsun.

Evli çiftler artık bir arada yaşamayacaklarını anlayınca, eşlerden biri diğerini dava etmesini, karısı ya da kocasını ahlaksızlıkla suçlamasını istiyorsun. Karşılıklı verimleş uygar boşanma kararını geçerli neden saymıyorsun sen.

Neden mi böylesin?

Sen de bir şehvet düşkünüsün de ondan böyle davranıyorsun.

Sendeki tutucu yurtseverlik, bedensel katılığından ve ruhsal kabızlığından kaynaklanıyor.

Hakikati söyleyen gerçek dostlarını kılıçtan geçiriyorsun.

***

Bir bilge adam senin ekonomik kurtuluşunu bilimsel temeller üzerine oturtmayı görev edindi. Ama sen onu ölüm açlığına terk ettin.

Bu büyük adamın sunduğu derin bilgi ve fikir hazinesini sen nasıl kullandın küçük adam? Bütün söylenenlerden tek bir sözcük kaldı aklında: Diktatörlük!

Bilge adamın küçük bir ihmalinden dev yalanlar dizgesi oluşturdun. Yalanlardan, suçlamalardan, işkencelerden, copçulardan, cellatlardan, gizli polislerden, ispiyonculuk ve ihbarcılıktan, üniformalardan, mareşallerden ve madalyalardan oluşan yalanlar düzeni kurdun, bunların dışındaki her şeyi fırlatıp attın.

Kendi mutluluğunu tüketen yiyip bitiren sensin küçük adam!

Basra Çoktan Harap!

Siyasal bilimler jargonunda yönetmek, öngörmektir.

Bir yöneticinin ya da yönetimin başarısı öngörü yeteneği ölçüsünde gerçekleştiği gibi, zaten yöneteni yönetilene üstün kılan liderlik özelliği de bu yetenekten ibarettir.

Atatürk’ün önderliği, ölümünden 80 yıl sonra doğrulanması süren öngörüleri yüzünden hala rakipsiz.

Bugün yaşadığımız, daha doğrusu yaşamaya çalıştığımız Türkiye’nin en vahim açmazı; yönetenlerin yönetilenler kadar bile öngörü sahibi olmaması, yönetilenlere göre hiç bir üstün vasıf gösteremedikleri gibi halkın sağduyusundan bile geri kalmaları. AKP muktedirleri bırakın öngörmeyi, baktıklarını görüp dinlediklerini duyarak bir muhakeme yapmak ve sonuç çıkarmaktan acizler!

***

Rıza Sarraf, Türkiye’ye 20’li yaşlarında Azerbaycan yurttaşı kimliğiyle giriş yapıyor. Atlar alıyor, yatlar alıyor, bakanların elinden ödüller alıyor. Derken Azerbaycan Ankara Büyükelçiliği, « Bu kişi bizim yurttaşımız değildir, İran uyruğudur! » diye bir açıklama yapmak zorunda kalıyor. Sarraf’a ödül ve birlikte poz verenler, Azerbaycan’ın öngördüğü tehlikeyi görmüyorlar…

MİT, başbakanlığa rapor yazıyor. « Bu adam acaip paralar harcıyor, olmadık yerlere girip çıkıyor, Kendisiyle ilişki kuran bürokratlar dikkatli olmalı, » diyor. Duymuyorlar.

Rıza Sarraf, magazin dünyasına şaşaalı bir giriş yapıyor. Ebru Gündeş’in yanında siyasal zirve elemanlarıyla kahkahalı pozlar veriyor. Gümüş tepsiye dolarlar diziliyor, üstüne çikolata konulup kapıya bırakılıyor. Utanmıyor, « Sayın bakanım saat konusunu hatırlat dedi!» arsızlığını « Saati gönderdik efendim! » cevabının yüzsüzlüğüyle sıvıyorlar.

***

Türkiye üzerinden altın dolu uçaklar uçuyor. Bankalardan saçılan dolarlar, bavullara, ayakkabı kutularına sığmıyor.

CİA ajanlarından ibaret FETÖ alçakları, bu pislikten beslenip palazlanıyor. Ve utanmayanlara ilk vuruşu yapıyorlar.

Görmeyen ve duymayanlar, « Yok öyle şey! » diyorlar. Ucuz kağıtlara « işbu saati paramla aldım, imza tarih » yazılıp sallanıyor milletin burnuna, alay edercesine… Utanmayanlar, görmeyen ve duymayanlar tarafından alay edercesine aklanıp paklanıyorlar, mecliste. Yargıya ayar yapılıyor. Kara paralar bile geri veriliyor, faiziyle!

Rıza Sarraf, Kanal A’da Türk bayrağını arkasına alıp, gek gek « Bu memleketin cari açığının bilmem kaçını ben kapattım! » diye geğirirken, ne Maliye duyuyor, ne Hazine.

***

Oysa kankası Babek Zencani toz olmuş. Rıza’da bir hareketlilik var. ABD vizesi süresiz. Özel uçağın deposu ful. İşler sarpa sarmış belli. Anlamıyorlar.

« Nereye arkadaş? » diye soramıyorlar. Gece yarıları İstinye’de ne arıyor, kiminle ne görüşüyor, bilmiyorlar…

Görmeyen ve duymayanlar, şimdi ABD’deki mahkemeyi konuşuyor. Geçiniz efendim. O mahkeme 1946’dan sonraki Truman doktrini, Marshall yardımıyla başlamıştı!

FETÖ tohumlarının ekildiği Komünizme karşı İlim Yayma Cemiyetleri, Kanlı Pazarlar, 12 Mart’lar, 12 Eylül işkenceleriyle yapıldı; hapisler ve idamlarla bitti.

Artık anlasanız da olur, anlamasanız da…

Bırakın öngörmeyi; görmeyi ve duymayı beceremeyenler için elbette yolun sonu göründü.

Bizler için Basra, zaten çoktan harap olmuştu.

ÖLÜMÜN DEPLASMANI OLMAZ Kİ

Bir selam kadar yakın
bir selam kadar uzak
bu şehir öbür şehre
hangi yıldız koyduysa 
bu saatleri
bu küflü gecelere
yenmek için hasretleri
sofralar kurulur
Ankara tavukçuda
trenlere binilir
Bahçelievler’den geçilir
çocukluğa uçulur
saklambaç oyunlarında
zaman unutulur
şimdi pencerenden gördüğün
arabaların arasında
futbol oynayan küçükler
abansa biri
inse her yer
yıkılsa duvarlar kapılar
özgürlük dalsa içeri
derken zamanlar geçer
döner gelir ateş topu
ölümün deplasmanı yok ki
insanı kendi sahasında da 
yener…

A.KADRİ ERGİN