Buyrun bu Gelenekten Yakın!

Orada, gitmesek de görmesek de yeryüzünün en kalabalık ikinci ülkesi Hindistan’ın kuzey doğusunda küçücük bir yurt var ki…

Ne kadar uzak ve küçük olursa olsun, dünyanın eril düzenini tepetaklak eden o yurt dişil olup, bizdendir hemşirelerim!

Khasis halkının yaşadığı Meghalaya eyaleti, aslında 3 milyon nüfusuyla pek de küçük sayılmaz. Fakat Tibet, Bangladeş ve son zamanlarda ehli müslim muktedirlerimizin rikkatine mazhar olan Myanmar’a sınırı olan Meghalaya’nın üç milyoncuk halkı, Hindistan’ın 1 milyar 400 milyonluk insan okyanusunda elbette üç damla sayılıyor.

Üstelik Khasis’ler, yaşadıkları vilayet nüfusunun sadece üçte birini oluşturuyor.

Ama ister okyanusta damla olsunlar, ister simsiyah bir gecenin ortasındaki ateş böceği;
Hindistan’daki o bir avuç Khasis, tıpkı yeryüzünün trilyon yıllık tarihine ışık tutan bir dinazor kıkırdağı ya da böcek fosili gibi; insanlığın en eski toplumsallaşma biçimi «anaerkil » yapısıyla, çok da uzun olmayan antropolojik tarihimizi hem de ‘canlı yayın’la aydınlatıyor!

Meghalaya eyaletinin üçte bir ucunda özerk bir yönetim kurmuşlar, binlerce yıllık geleneklerini sürdüren yasalara uyuyorlar.

***

Bu yasalara göre erkekler, Khasis toplumunda bacağını kırıp evde oturması gereken « cinsi latif ». Ya da Batılı jargonuyla aklı kısa « zayıf cinsiyeti » oluşturuyorlar.

Doğan çocuklar babanın değil, ananın soyadını alıyor. Miras hakkı, ailenin en küçük kızına ait. Ailenin kız çocuğu yoksa, en yakın akrabanın en küçük kızına kalıyor.

Damatların hepsi iç güveyi! Evlenen erkek, kaynanasının evine taşınıyor. Arabayı evin hanımı kullanıyor. İşyerinin patronu hanım. Zaten evin de patronu hanım. Çünkü ekmeği getiren hanım.

Kafayı kim çekiyor, evin hanımı kocasını sofraya oturtuyor mu, öğrenemedim.

Size aktardığım bu bilgileri saygın araştırmacı ve antropologların kaleminden TV5Monde’un en çok okunan haber sitesi Dünyalı Kadınlar/Terriennes’de yayımlayan gazeteci arkadaşım Sylvie Braibant’a sordum, o da bilemedi. Üstelik şaşırıp, « Bak bu hiç aklıma gelmedi! » dedi.

Gelmez tabii, ne de olsa Fransız. Erkek egemenliği sürse de kadının oturmadığı sofra,
içkiye ve yemeğe eşlik etmediği olmaz ki Fransa’da…

***

Şaka bir yana, TV5Monde’da yazı işleri müdürü ve hukukçu kimliğiyle de gazeteciler sendikası sözcüsü olan Sylvie Braibant; Fransa’da en güvendiğim gazeteci ve tanıdığım en sağlam feministtir.

Terriennes sitesinin haberine göre, kadına şiddette Türkiye’den geri kalmayan Hindistan’ın kalabalığında toplu iğne ucu sayılacak Khasis toplumunda, dünya düzeni tersine işliyor. Aileler erkek değil, kız çocuk istiyor. Tanrılara kız çocuk versin diye adaklar sunuluyor. Hastanelerde kızların doğumu sevinç çığlıklarıyla, erkeklerinki sessizlikle karşılanıyor.

Zaten ezilen erkekler arasında da örgütlenme başlamış. Syngkhong Rympei Thymai (STR) adını alan eril dernek, « Erkek doğuştan reistir. Kadın erkeğe yardım eder, erkek de kadını korumakla yükümlüdür, » şiarıyla Khasis toplumunu « çağdaş evrensel » eğilime göre yapılandırmayı amaçlıyor. Şimdilik 1000 üyesi var, onlar da hanım korkusundan sahte isimlerle yazılmışlar derneğe, ama yazılmışlar…

Kadınları ezen koca bir dünyanın tersine dönen minicik Khasis uygarlığı, çok sevgili arkadaşım Sylvie Braibant kadar benim yüreğimi de soğutuyor mu? Evet. Ama Khasis’lerin tutumunu onaylamak mümkün mü? Hayır!

***

Çocuklarımıza, torunlarımıza daha yaşanır bir dünya ve acı çekmeyecekleri, ezilmeyecekleri; gerek zihniyeti, gerekse toprakları zehirlenmemiş bir yurt bırakmak isteyen bizler; doğumlarda kız çocukları için de erkek çocukları için de sevinç çığlıkları atılmasını isteriz.

Amacımız, davamız ve ülkümüz, kadınlarla erkeklerin yasalar önünde, daha da önemlisi zihinlerde eşit olmasıdır!

Cinsiyet ayrımcılığına, cinsel tercih ayrımcılığına, kadına, çocuğa şiddete ve tecavüze karşıdır kavgamız. Toplumsal ahlaka ve ortak çıkarlara zarar vermeyen herkesi bağrımıza basarız.

Bu yazıyı, Türkiye’nin en işe yaramaz ve pahalıya patlayan kurumu Diyanet’in, 9 yaşındaki kızların evlendirilebileceğine dair tebliğini sitesinden kaldırdığı günün ertesi Fransa’yı ziyaret eden Cumhurbaşkanı Erdoğan’nın « AB Türkiye’yi niçin oyaladığının gerekçesini açıklayamıyor, » sözleri üzerine yazmayı gerekli buldum.

Sorun salt Türkiye’nin hukuk devleti olmaktan çıkması, gazetecilerin ve binlerce insanın pek de gerekçeye gerek duymadan zindanlarda süründürülmesi değil…

Ülkemizde zihinler hükümlü.

Ey muktedir! Yönettiğin ülkede devlet dine abandıkça eşitsizlik, ahlaksızlık ve vahşet artıyor, farkında mısın?

Direnmek Belki Kaybetmek, Belki Kazanmaktır!

Bugün, Türkiye’yi biraz daha karanlığa iten ve son toplamda kimi gerçekten tarihe gömeceği pek de belli olmayan siyasal bir depremin habercisi 2017 yılının son günü…

Yıkım çoktan başladı. Şahmerdan iş başında. Kolay mı devlet yıkmak? Vurdukça inliyor ülke. Tuğla duvarları çabucak devirdiler de, betonarme kolonlar direnç gösteriyor…

Direnç varsa umut var. Direnç sürdükçe umut sürüyor.

Dayanmak, zaman kazanmak gerek.

Çünkü zaman geçtikçe yıkıcıların da zamanı doluyor yavaş yavaş.

Fransız gazeteci Olivier Michel, 377 bin tirajıyla Fransa’nın Paris Match’dan sonra en çok satan haftalık dergisi Le Figaro Magazine’in bu yılki son sayısında yayımlanan Türkiye röportajına « Erdoğan’a hala direnenler » başlığını atarak işte bu direnci, umudu vurguluyor.

***

Michel’in derginin dokuz sayfasına yayılan röportajına yazdığı yorum: «Arkasına aldığı halk desteği serbest düşüşe geçen muhafazakar İslamcı Başkan Recep Tayyip Erdoğan, ülkeyi 2016 Temmuz’undaki darbe girişiminden beri tek elden yönetiyor. Türkiye’de hala laikliği ve demokrasiyi savunmaya cesaret eden kadınlarla, erkeklerle görüştük… » sözleriyle başlıyor.

Ülkemizi adım adım hukuk devleti olmaktan çıkaran, hatta keyfi olduğunca gaddar bir istibdat karikatürüne dönüştüren yıkım sürecini özetledikten sonra; «Ama rüzgar dönüyor. Yüzde 12 işsizlik ve yüzde 10’luk bir enflasyonla ekonomi zayıflıyor. Ülkeyi İslamlaştırarak, Araplaştırarak modernleştirme çabaları 11.Yüzyıldan beri zaten Müslüman olan Türklerin kimliğini yozlaştırıyor, » saptamasıyla sürüyor.

***

20 yıldan beri Le Figaro gazetesinin röportaj yazarı olan Olivier Michel, diplomat babası sayesinde çocukluğunu Ankara’da geçirmiş; Türkçe ve Arapça başta, pek çok dil bilen deneyimli bir gazeteci.

Le Figaro Magazine’deki uzun Türkiye röportajında, CHP başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Bedri Baykam, Alevi dedesi Hüseyin Güzelgül ve benimle yapılan uzun söyleşiler var. Ataol Behramoğlu ve Ahmet İnsel’in de görüşlerine yer veriliyor.

Ama bence röportajın en ilginç öyküsünü, Bedri Baykam’ın anlatısı oluşturuyor.

***

Olivier Michel’in kaleminden okuyalım:

« Bedri Baykam, bıçaklı bir saldırıya uğrayıp karnından yaralandığı 2011 yılında Avrupa’yı Türkiye’deki durumla ilgili uyarmaya çalışır. Daniel Cohn-Bendit’le görüşür. Ama Cohn-Bendit, ona Türkiye’de asıl sorunun ordu ve ülkenin demokrasiye kavuşması için en iyi seçeneğin Erdoğan olduğunu söyler. Bernard Henri Levy ise bırakın kendisiyle konuşmayı kabul etmeyi, mail adresini vermeyi bile reddeder. Sanatçı Bedri Baykam, ‘Genelinde Avrupa, özelinde Fransa ve gerçeklerden tümüyle kopuk Fransız aydınları, Türkiye’nin İslamlaştırılmasında ağır sorumluluk taşıyorlar,’ diyor. ‘Şimdi Fransa televizyonlarında Fransa’nın İslamlaşması hakkında süren tartışmaları izlerken, aynı aydınların sizin laikliğin de mezarını kazdıklarını düşünmüyor değilim!’.. »

***

Bedri Baykam’ın Avrupa’lı milletvekili ve aydınlarıyla yaşadığı deneyim; AKP iktidarına bir süredir öcü gibi gösterdiği AB’nin bir zamanlar en büyük destekçisi olduğunu hatırlatmak açısından önemli. Keza « AB, Türkiye’yi Müslüman olduğu için almaz » algısından « Hıristiyan Batı, Türk kesmiş olmak için yılbaşında hindi yiyor! » salgısına kayan kafalara da bir yanıt niteliğinde.

Ama Türkiye’de kimsenin yanıta ihtiyacı yok. Çünkü soru soran yok. Çoğunluk herşeyi bildiğinden, bilmediğinin de var olmadığından emin.

***

Oysa dünya yuvarlak ve dönüyor. Zaman durmuyor. Yeni bir yıla giriyoruz. İstesek de giriyoruz, istemesek de.

Komşumuz İran, kaynamaya başladı. Mollalar için yolun sonu belirdi. Bugün değilse yarın. Bu yıl değilse, gelecek yıl.

Biliyorsunuz Sünni kökdincilik, İran’daki Şii kökdinci devrimden feyz alarak yayılmaya başlamıştı.

İran’daki rejimin sonu tüm bölgeyi ırgalar, Türkiye’nin yol haritasını da etkiler.

İyisiyle kötüsüyle, herşey olabilir. Bütün yol haritaları çöpe gidebilir. Yıkılmaz denilen yıkılır. Yıkılmaya çalışılan ayakta kalır.

2018’in hepimize güzel sürprizler, beklenmedik sevinçler ve ortak coşkular yaşatmasını diliyorum.

Ölümsüz Paris

Hepimizin bir Paris’i vardır. Hem çoğuldur, hem tekildir Paris. Dolaş dolaşabildiğin kadar, sev sevebildiğince. Bitmez.

Sinemacıların Paris’i vardır: Renoir’ın, Truffaut’nun, Godard’ın, Carne’nin, Chabrol’un, Bertolucci’nin, Woody Allen’in.

Yazarların Paris’i dersek romantizmin devi Victor Hugo, acımasız gerçekçi Emile Zola’nın…Ressamların Paris’i; Cezanne’in, Monet’nin, Manet’nin ve herkesten fazla Toulouse Lautrec’in.

Sonra biz ölümlülerin Paris’i vardır. Pont Neuf Köprüsü’nde aşık olur, Saint Germain kahvelerinde ayrılırız.

Bugünkü gibi bir Noel gecesini sevdiğimizle birlikte yağmur, kar ya da soğuğa karşın Paris sokaklarında geçirmeyi hayal ederiz. Gelecek yılbaşı mutlaka Paris’e gitmeyi kurarız. Ağustos ayı bile olabilir, razıyızdır.

Bazen gerçekleşir bu düşler, çoğu kez suya düşer, kırılırlar.

Ya sevdiğimizle birlikte Paris sokaklarında yürüyen olamayız, ya sokaklarında birlikte yürüdüğümüz insan o sevgili değildir.

Ya da sevgili ile birlikte ak düşer saçlarımıza, ama bir türlü gidilemez o Paris’e.

Ama Paris hep orada, gönlümüzdedir. içimizi ısıtır onun düşünü kurmak. Belki düşler daha sıcaktır Paris’ten, kimbilir?

***

Yaşayan bilir.

İçini doldurup çevresini kuşatan on iki milyon insanın acılarına, sevinçlerine; açlığına tokluğuna ilgisiz, yaşamını sürdürmektedir Paris.

Kimi kez bu kenti, elimde olmadan, tanrılara adanan ve yüzyıllara, binyıllara meydan okumak üzere kurulan koca bir taş tapınak gibi algılılarım: Küçücük ölümlü insanlar, karıncalar gibi koşuştururlar basamaklarında. Mermerlerini, heykellerini onarır, kubbelerini altın varakla kaplar, meydanlarını temizler, sokaklarını süpürürler. Metrolar yapar, yollar açar, saatlerini kurarlar. Katedrallerini aydınlatır, havai fişekler atar, köprülerini paket gibi sarmalayıp sergiler, eski müzelerine lifting yaparlar. Makyajını tazeleyip kaşını gözünü, dudaklarını boyarlar.

Krallığını kutlarlar. Devrimini kutsarlar. İmparatorluğuyla övünürler. Cumhuriyetini selamlarlar. Sokak savaşlarını, barikatlarını anarlar. Kuşatmasını düşününce ağlayıp, kurtuluş gününün yıldönümlerinde çiçek tarhları donatır, ateşli aşk nutukları atarlar.

Ona taparlar.

***

İnsan eliyle yaratılan, geçmişten geleceğe aktarılan bir kutsal anıttır Paris. Sokaklarındaki köpek pisliklerine aldanmayın. İçinde yaşanan, yaşamla içiçe geçen tapınaklarda görülür bu. Ve dokunulmayan, erişilmez yüksekliklerdeki tapınaklardan daha kutsaldır böylesi.

Ama her zaman böyle değildi.

Paris kenti, İsa’dan önce 3.üncü Yüzyıl’da kuruldu. "Parisii" diyorlardı oturanlarına ve tüm kent, Seine nehrinin ortasındaki küçük adacığa sığıyordu. Şimdilerde « Ile de la Cité" adını taşıyan bu adanın üstünde, görkemli Notre Dame Katedrali var. "Parisii"lerin kentlerini Paris olarak adlandırmaları epeyce zaman aldı. Lutece ya da Lutetia deniyordu bu minik kente.

Uzun yüzyıllar boyu bir kıyı kenti olarak tüm ulaşımını Seine nehri yoluyla yapan Paris kentinin simgesi, bugün de bir Latin yelkenlisi. Armanın altında dünyaca ünlenen Latince bir söz yazıyor: "Fluctuat nec mergitur ». Sallanır, ama batmaz.

Nice fırtınalar atlatmıştır Paris ve kuşkusuz daha nicelerini atlatacaktır. Devrimler, kuşatmalar, işgaller yaşamıştır.

Ama Paris’i yerle bir etmeye kimsenin gönlü el vermez, ya da gücü yetmez.

***

Çünkü Paris’in bir taşını oynatmak ya da üstüne bir taş koymak, milimetrik ve « değişmesi teklif dahi edilemez » kurallara bağlıdır. Parayı bastıran istediğini yapamaz!

Paris’ten çok daha görkemli bir coğrafyada, içinden deniz geçen biricik dünya şehrini çıfıt çarşısına çevirenler elbette ki böyle güzelliklere yabancıdır!

Kemalyeri

Anafartalar’da cephe büyük tehlike içindeydi, düşmanın taarruzları sonuç alacak bir noktaya ulaşmıştı.

19’uncu Tümen Komutanı Albay Mustafa Kemal, 34 yaşındaydı.

Conkbayırı’nda gereğinden fazla kuvvetin yığıldığını görüyordu. Bu kuvvetlerin, amaç doğrultusunda yönetilmediğinden, gereğinden fazla zayiat verdiklerini düşünüyordu. Dünya savaş tarihine geçecek sözü, işte bu zamanda söyledi:

« Muharebede kuvvetten çok, kuvveti amaca uygun bir şekilde yöneltmek gereklidir. »

Komutanların sorumluluk almaktan çekindiği bir ortam oluşmuştu.

Mustafa Kemal, « Sorumluluk yükü herşeyden, ölümden bile ağırdır, » diye yazsa da güncesine; vatanın kurtuluşu için risk almaktan, sorumluluk yüklenmekten hiç çekinmeyecekti.

Savaşın gidişatını değiştirecek tarihi telefon görüşmesini günlüğüne şöyle kaydetti:

« Ordu Kurmay Başkanı Kazım Bey, Liman Paşa tarafından telefon başına çağrıldığımı bildirdi. Durumu nasıl gördüğümü ve değerlendirmemi istedi. Conkbayırı’nın kritik duruma geldiğini, bu an da kaybedildiği takdirde bir felaket karşısında kalacağımızın muhtemel olduğunu söyledim.

Anafartalar’a çıkmış ve çıkmakta olan büyük düşman kuvvetlerini dikkate ve ona göre tedbirler alarak sevk ve idareyi birleştirmek gerekir, dedim. Kurmay Başkanının, ‘Çare kalmadı mı?’ sorusuna verdiğim cevap, bütün mevcut kuvvetlerin emir komutama verilmesinden başka çare kalmadığı oldu.

‘Çok gelmez mi?’ dedi.

‘Az gelir’ dedim.

Böylece telefon konuşması kesildi. Ancak gece yarısına doğru, Anafartalar Grubu Komutanlığı’na tayin edildiğime dair emir aldım… »

Çanakkale Cephesi’nin en kanlı, en büyük, en şiddetli taarruzunu yönetecekti.

« Sorumluluk ölümden ağırdır, » yazılı güncesine yeni bir not ekledi: « Sorumluluğu büyük bir iftiharla kabul ettim. »

Mustafa Kemal, son muharebelerde üç gün üç gece düşmanla çarpışmış, tümeniyle birlikte uyumamıştı. Dört aydan beri süren Arıburnu Cephesi’nin kanlı çarpışmalarında o denli yorulmuştu ki… Zayıflamış, hasta denecek kadar bitkin ve yorgun düşmüştü.

Anafartalar’a hareketinden önce birliklerine bir veda mesajı yayımladı: « Bugüne kadar bana gayret ve fedakarlığınızla kazandırdığınız başarıları, yeni aldığım vazifede de, bana olan sevgi ve güveninizle tamamlayacağınıza inanarak size veda ediyorum. »

Yıl 1915. 8 Ağustos, günlerden Pazar, saat 23.30’du.

Atlar hazırlanmıştı. Tümen karargahı ve alay komutanları uğurlamak için yerlerini aldılar. Albay Mustafa Kemal, kısa bir konuşma yaptı, helalleşti, Yarbay Şefik’e tümen komutanlığı görevinde başarılar diledi.

Karanlık gecenin savaş uğultuları ve düşmanın aydınlatma fişeklerinin parıltısı altında atına bindi. Kemalyeri’nden Anafartalar’a doğru yola çıktı.

Karargahı ve alay komutanları, büyük bir saygıyla arkasından baktılar. Önce görüntüsü kayboldu, sonra atların nal
sesleri savaş gürültüsünde duyulmaz oldu.

O gece, Mustafa Kemal’in savaş günlüğüne şöyle kaydedilecekti: « Dört aydan beri ilk kez bir ölçüde saf hava soluyordum. Gerçekte, Arıburnu bölgesinin ateş hattında ve orada karargahlarda yaşayanların soluduğu hava, insan cesetlerinin kokmasıyla niteliğini kaybetmiş bir hava idi. »*

***

Uzun zamandır kitap okurken ağlamamıştım. Ama Naim Babüroğlu’nun yazdığı Kemalyeri’ni okurken gözyaşlarını tutmak mümkün değil…

Emekli Tuğgeneral ve Cumhuriyet Tarihi bilim dalında doktora sahibi olan yazar, anlatısında Çanakkale Savaşı’nın seyrini değiştiren dahi komutan Mustafa Kemal’in sadece düşman ordularına karşı değil; hatalı kararlarıyla Türk ordusunu büyük kayıplara uğratan Liman von Sanders ve kendisini kıskanan Enver Paşa’ya rağmen zafer kazandığını da belgeliyor. Ve onun, günümüzde hiç bir önderin hazır olmadığı ‘hayatını feda pahasına’ cesaretini ortaya koyuyor.

*Alıntı: NAİM BABÜROĞLU/Kemalyeri, Asi Kitap 2017

Basra Çoktan Harap!

Siyasal bilimler jargonunda yönetmek, öngörmektir.

Bir yöneticinin ya da yönetimin başarısı öngörü yeteneği ölçüsünde gerçekleştiği gibi, zaten yöneteni yönetilene üstün kılan liderlik özelliği de bu yetenekten ibarettir.

Atatürk’ün önderliği, ölümünden 80 yıl sonra doğrulanması süren öngörüleri yüzünden hala rakipsiz.

Bugün yaşadığımız, daha doğrusu yaşamaya çalıştığımız Türkiye’nin en vahim açmazı; yönetenlerin yönetilenler kadar bile öngörü sahibi olmaması, yönetilenlere göre hiç bir üstün vasıf gösteremedikleri gibi halkın sağduyusundan bile geri kalmaları. AKP muktedirleri bırakın öngörmeyi, baktıklarını görüp dinlediklerini duyarak bir muhakeme yapmak ve sonuç çıkarmaktan acizler!

***

Rıza Sarraf, Türkiye’ye 20’li yaşlarında Azerbaycan yurttaşı kimliğiyle giriş yapıyor. Atlar alıyor, yatlar alıyor, bakanların elinden ödüller alıyor. Derken Azerbaycan Ankara Büyükelçiliği, « Bu kişi bizim yurttaşımız değildir, İran uyruğudur! » diye bir açıklama yapmak zorunda kalıyor. Sarraf’a ödül ve birlikte poz verenler, Azerbaycan’ın öngördüğü tehlikeyi görmüyorlar…

MİT, başbakanlığa rapor yazıyor. « Bu adam acaip paralar harcıyor, olmadık yerlere girip çıkıyor, Kendisiyle ilişki kuran bürokratlar dikkatli olmalı, » diyor. Duymuyorlar.

Rıza Sarraf, magazin dünyasına şaşaalı bir giriş yapıyor. Ebru Gündeş’in yanında siyasal zirve elemanlarıyla kahkahalı pozlar veriyor. Gümüş tepsiye dolarlar diziliyor, üstüne çikolata konulup kapıya bırakılıyor. Utanmıyor, « Sayın bakanım saat konusunu hatırlat dedi!» arsızlığını « Saati gönderdik efendim! » cevabının yüzsüzlüğüyle sıvıyorlar.

***

Türkiye üzerinden altın dolu uçaklar uçuyor. Bankalardan saçılan dolarlar, bavullara, ayakkabı kutularına sığmıyor.

CİA ajanlarından ibaret FETÖ alçakları, bu pislikten beslenip palazlanıyor. Ve utanmayanlara ilk vuruşu yapıyorlar.

Görmeyen ve duymayanlar, « Yok öyle şey! » diyorlar. Ucuz kağıtlara « işbu saati paramla aldım, imza tarih » yazılıp sallanıyor milletin burnuna, alay edercesine… Utanmayanlar, görmeyen ve duymayanlar tarafından alay edercesine aklanıp paklanıyorlar, mecliste. Yargıya ayar yapılıyor. Kara paralar bile geri veriliyor, faiziyle!

Rıza Sarraf, Kanal A’da Türk bayrağını arkasına alıp, gek gek « Bu memleketin cari açığının bilmem kaçını ben kapattım! » diye geğirirken, ne Maliye duyuyor, ne Hazine.

***

Oysa kankası Babek Zencani toz olmuş. Rıza’da bir hareketlilik var. ABD vizesi süresiz. Özel uçağın deposu ful. İşler sarpa sarmış belli. Anlamıyorlar.

« Nereye arkadaş? » diye soramıyorlar. Gece yarıları İstinye’de ne arıyor, kiminle ne görüşüyor, bilmiyorlar…

Görmeyen ve duymayanlar, şimdi ABD’deki mahkemeyi konuşuyor. Geçiniz efendim. O mahkeme 1946’dan sonraki Truman doktrini, Marshall yardımıyla başlamıştı!

FETÖ tohumlarının ekildiği Komünizme karşı İlim Yayma Cemiyetleri, Kanlı Pazarlar, 12 Mart’lar, 12 Eylül işkenceleriyle yapıldı; hapisler ve idamlarla bitti.

Artık anlasanız da olur, anlamasanız da…

Bırakın öngörmeyi; görmeyi ve duymayı beceremeyenler için elbette yolun sonu göründü.

Bizler için Basra, zaten çoktan harap olmuştu.

ÖLÜMÜN DEPLASMANI OLMAZ Kİ

Bir selam kadar yakın
bir selam kadar uzak
bu şehir öbür şehre
hangi yıldız koyduysa 
bu saatleri
bu küflü gecelere
yenmek için hasretleri
sofralar kurulur
Ankara tavukçuda
trenlere binilir
Bahçelievler’den geçilir
çocukluğa uçulur
saklambaç oyunlarında
zaman unutulur
şimdi pencerenden gördüğün
arabaların arasında
futbol oynayan küçükler
abansa biri
inse her yer
yıkılsa duvarlar kapılar
özgürlük dalsa içeri
derken zamanlar geçer
döner gelir ateş topu
ölümün deplasmanı yok ki
insanı kendi sahasında da 
yener…

A.KADRİ ERGİN

Avrupa, Avrupa Duymasan da Gör Bizi!

Kola takılan saatten, oturulan koltuk ve yaşanılan haneye kadar yayılan büyüklük tutkusu ya da gösteriş merakı diyebileceğimiz tavır; elbette bir üstünlük ifadesidir.

Üstünlük duygusu ise aslında iç benlikteki yetersizlik, çapsızlık kanısını, başka bir deyişle kişiliğe « ezikliğini » unutturmaya yarayan psikolojik bir sendrom olarak aşağılık kompleksinin bir tezahüründen ibarettir.

Büyüklükle gösterişin en çok prim yaptığı devletler nedense dikta rejimleriyle yönetilir ve herşeyin devasasına vurgun devletlilerin hemen hepsi de nedense diktatörlerdir!

Mussolini, Hitler ve Çavuşesku’nun devasa mimari yapı ve bazıları proje olarak kalan muazzamlık hayallerindeki benzerlik, tıpkı basım düzeyindedir. Franko ise meşumluğuyla meşhur Şehitler Vadisi’yle aynı hayali gerçekleştirmiştir.

Afrika’daki en az gelişmiş; yolsuzluğun, yoksulluğun ve katliamların tavan yaptığı ülkelerdeki diktatörlerin ezilen halkla alay eder gibi diktikleri saraylar, elbette raslantı değildir.

Aşağılık duygusu, kötülüğü de büyük ve gösterişli yapan canavarlar yaratacak kadar verimli bir hastalıktır!

***

AB’nin ikinci başkenti sayılan Strasbourg’da Türkiye’nin bir büyükelçiliği, bir de konsolosluğu var. Alsace bölgesinde de 145 bin Türk göçmen yaşıyor. Türkiye, şimdiki binaların verdiği hizmete dar geldiği gerekçesiyle 2014 yılında tüm misyonları tek bir adreste toplayacak yeni bir temsilcilik inşaatı başlattı.

Strasbourg’luların epeyce şaşkın, biraz da « içine ne koyacaklar acaba » diye tedirgin bakıp « süperkonsolosluk » adını taktığı yeni temsilciliğin boyutları; kıt’a büyüklüğünde sayılacak ülkelerden ABD’deki Beyaz Saray’ın, Çin’deki Zhongnanhai Sarayı’nın boyutlarını aşmış, Rusya’daki Kremlin’e ve tabii kıt’a büyüklüğünde bir ülke sayılmasa da dünyanın en büyük sarayına sahip Türkiye’nin Beştepe Külliyesi’ne az çok yaklaşmış durumda: 4 binadan oluşan Strasbourg Külliyesi, 8 bin 900 m2’ye yayılıyor…

Dışı Strasbourg’a özel pembe taşlar ve İznik’ten getirtilen türkuaz çinilerle kaplanan külliyenin, bitince çok güzel olacağı kesin. Ama asıl amacın, Türkiye’nin Avrupa’ya üstünlük taslaması olduğu da belli!

***

İsviçre, bildiğiniz İsviçre: Yüzölçümü ve nüfusu gayet mütevazi, ama dünyanın en zengin, halkını en iyi yaşatan ve en demokratik ülkelerinden biri. Kendi topraklarında hangi muazzam sarayı ve hangi ülkedeki devasa temsilcilik binasıyla göze çarpıyor, bilmiyorum. Ama Strasbourg’daki Avrupa Buluşmaları’na İsviçre’den katılan Zürih Üniversitesi Finans Profesörü Marc Chesney’i dinlerken, en büyük sarayı görmekten çok daha büyük bir şaşkınlık yaşadım, hayranlık duydum:

İsviçre’de bilim insanları, sanayide robotların kullanılmasıyla işsiz kalacak emekçi kitlelerine « insanca » bir yaşam sunacak formül üzerinde kafa yoruyorlar. Prof. Marc Chesney’in verdiği bilgiye göre, İsviçre’de şimdiye kadar hiç bir yerde vergilendirilmeyen « sanal ortamda finans akışı »ndaki her transferin artık % 0,4 oranında vergilendirilmesi kabul edilmek üzere.

***

Yapılan hesaplara göre, finans ürünlerinden alınacak bu minicik vergiden 400 milyar İsviçre Frankı gelir elde edilecek ve vatandaşlardan başka vergi toplamaya ihtiyaç bırakmayacak! Tam tersine İsviçre, çalışan ya da çalışamayan tüm yurttaşları ve daimi oturma izni bulunan göçmenlere, « kamu yararına » görecekleri bir iş karşılığı ayda 1000 İsviçre Frankı tutarında « koşulsuz taban maaş » bağlayacak.

Kamu yararı dedikleri, ormanları, dağları temizlemek, engelli komşunun bahçesini bellemek, hatta evinde çocuğuna bakmak gibi işler…

Yasaların halkoylamasına sunulduğu İsviçre’li finans profesörü Chesney, « 100 bin imza topladık, » diyor. «Yasa da en geç 2018 şubat ayında çıkar. Çünkü devlet, iktidar, muhalefet, herkes anladı: Toplumsal barış bu formülden geçiyor! »

Büyük devlet, galiba asıl böyle olunuyor. Ne dersiniz?

Avrupa Buluşmaları

1949 yılından beri Avrupa Birliği’nin kuruluş görüşmelerine ev sahipliği yaptıktan sonra Brüksel ile birlikte ‘Avrupa Başkenti’ ilan edilen Strasbourg; Avrupa Konseyi, Avrupa Parlamentosu ile İnsan Hakları Mahkemesi’ni barındıran bir serhat şehridir.

Tarih boyunca Almanya ile Fransa arasında gide gele iki farklı dil, iki farklı estetik ve düşünce biçiminden etkilenen kent; esin kaynaklarına hem benzeyen, hem de kafa tutan özgün bir kültür yaratmayı başarmış, ama nedense Fransız milliyetçiliği ağır basmış yöre halkı sayesinde Fransa’da kalmıştır.

Andersen masallarından fırlamış gibi duran ahşap çatmalı Ortaçağ evleri, Ren ve Ron nehirlerini buluşturan su yollarının ortasındaki Küçük Fransa mahallesi, Hıristiyanlık tarihinin mimari başyapıtı sayılan muhteşem katedraliyle öylesine güzel bir kenttir ki Strasbourg, merkez dokusu 1988’den öteye UNESCO dünya kültür mirasına dahil edilmiştir.

***

Birkaç gün için Strasbourg’dayım.

12.incisi düzenlenen Avrupa Buluşmaları, geçen yıl da katıldığım RVES EUROPEENS toplantıları için davet edildim.

Şiarı “Avrupa herkesin işidir” olan bu toplantılar, AB Kamu Yönetimi ve Strasbourg Üniversitesi tarafından düzenleniyor. AB üyesi olsun olmasın Avrupalı tüm ülkelerden gelen politikacılar, iş adamları, gazeteciler, bilim insanları, akademisyenler, sanatçılar, STK sözcüleri 7 gün süreyle sabah 7’den gece yarısına kadar kısa ve uzun vadede AB’nin gelecekte izlemesi gereken sosyal, ekonomik ve bilimsel politikalar üzerine öneriler geliştiriyorlar. Bu öneriler, toplantılardan sonra rapor haline getirilip ulusal hükümetlere ve AB yönetimine sunuluyor.

Başta ARTE kanalı, medya tarafından başından sonuna izlendiği için Avrupalı parlamenterlerin katılmaya özen ve üniversite öğrencileriyle yurttaşların yoğun ilgi gösterdiği tartışmalar, kıyasıya eleştiriler, sert istemlerle epeyce geriliyor bazen.

***

Anlayacağınız, tam bana göre bir ortam ve tartışmacılar için yaratılan sansürsüz, çekincesiz ifade özgürlüğü içinde suda balık gibi yüzüyor; son zamanlarda tutmaktan yorulduğum dilimin pasını siliyorum!

Bilimcilerin, “robotların sanayide kullanılmasıyla kitleselleşecek işsizliğe çözüm” aramalarından, sağlıkta kamu sektörünün güçlendirilmesine kadar uzanan toplantı temalarında, benim gibilerin illaki ülkelerinden söz etmek için çağrıldığı sanılmasın. Örneğin bu yılki tartışma konularım, Avrupa’nın yabancı kültürlere yönelik entegrasyon politikasının neden iflas ettiği ve AB politikalarını yurttaş çıkarına olmaktan çıkaran “lobicilik” zehirlenmesi üzerine…

Dinleyenlerin tartışmaya katıldıkları bir düzen olduğu için, laf ister istemez mutlaka Türkiye’ye de gelecek.

Ama ben Türkiye’nin içinde debelendiği açmazı, Türkiye düşmanlarına kullandırmayı reddediyorum.

***

Çünkü yakın zamanda, şunu farkettim: 15 yıl önce Brüksel ve Strasbourg’a seferler düzenleyip AB’nin kurumsal kişiliklerini AKP’nin Hıristiyan muhafazakarların Müslüman eşdeğeri, mülayim demokrat bir parti olduğuna inandıranlar; şimdilerde aynı AB kurumsallarına AKP diktasını ihbar edip ağlıyorlar. Ama bunu, yurtiçinde zayıflamasına karşın yurtdışında hala çok etkin olan FETÖ’cülerle kol kola yapıyorlar!

Dün AKP’yi pazarlarken de, bugün FETÖ’yle işbirliği yaparken de daima Türkiye’nin aleyhine çalışan bu oportünist grup, hep aynı kişilerden oluşuyor. Kullanışlı aptal bile değiller. Sadece kendi akçeli çıkarlarının peşinde koşan sözde liberal, özde tüccar bunlar.

Oysa 15 yıl önce ne söylediysek hepsi bir bir doğrulanan bizler, bugün de yarın olacakları aynı dürüstlükle haber veriyoruz ve tersini yapanlara saygı duymamak, elbette hakkımız!

Strasbourg’da 145 bin Türk yaşıyor. Güncenin devamı gelecek haftaya.

Önce Ekmek Vardı, Bir de Söz…

Oktay Akbal’ın ilk öykülerinden oluşan başyapıtı, insanın derisini delip yüreğine saplanan Önce Ekmekler Bozuldu başlığıyla 1946 yılında yayımlanan incecik bir kitaptır. Zaten ilk tümcesi, ‘Önce ekmekler bozuldu, sonra herşey…’ ifadesiyle öylesine mutlak bir gerçeği yakalamıştır ki, yüzyıllar geçse Türkiye’nin zayıf toplumsal belleği bile unutamaz.

Akbal, aynı ustalık ve şiirsel bir güzellikle devamını getirdiği öyküde savaş koşullarıyla açıklar ekmeğin bozulmasını.

Ama o ilk tümcede yakaladığı mutlak gerçeğin ne denli evrensel bir güncellik taşıyacağını kuşkusuz öngörmemiştir: Tüm dünyada önce ekmekler bozuldu, sonra herşey ve savaş zamanında bile değil, en uzun dedikleri barış sürecinde işlendi insanlığa karşı bu cinayet…

Randıman diye entansif tarıma geçip toprağı ve suyu kimyasallarla kirlettiler, hem böcek ilaçlarıyla zehirli, hem de kısır bir buğday türü yaratıp, aşırı oranda içerdiği glüten bağışıklık sistemini altüst eden tek tip, kalitesiz bir una mahkum ettiler ekmek sanayini.

Son buluşları ne, biliyor musunuz?

Zaten tohumluk vermeyen o kısır buğday türünü, hep randıman gerekçesiyle, biçer döverlerin boyuna ayarlamak için cüceleştirdiler!

***

Dünyada pek çok insan artık hem sağlığımız, hem de beslenme kültürümüzle oynayan bu gelişmelere isyan ediyor.

Roland Feuillas, işte böyle bir isyandan doğan yepyeni bir ekmek bilincinin dünyadaki zanaatkar imzası.

Eurocopter, Airbus ve Avrupa Uzay Ajansıyla çalışan bir bilgisayar şirketinin baş mühendisi ve sahibiyken, 2004 yılında herşeyi bırakıp Fransa’da Kathar Şövalyelerinin yaşadığı topraklarda küçücük Cucugnan köyüne yerleşen Roland Feuillas anlatıyor:

‘Topluma sunabileceğim en temel değerin, ekmek olduğunu düşündüm. Çünkü herşeyden önce ekmek ve söz vardı. İnsanlar, iyi ekmekten kötü ekmeğe geçince söz de kötüleşti, öz de… İşte kaybedilen bu temel değeri yeniden bulmaya ve paylaşmaya karar verdim.’

Eşi Valerie’yle birlikte herşeyini satıp savıp Cucugnan’a yerleşen Roland Feuillas, bugün dünyanın en iyi ekmek ustalarından biri.

Gülün Öteki Adı* kitabımı okuyanlarınız, Fransa’nın güneyindeki Kathar topraklarının isyancı ruhunu bilir. İşte o ruha sahip pek çok köylü, artık Roland Feuillas’la sanayi tarımından vazgeçip doğaya saygılı, sağlığa yararlı geleneksel tarıma geçtiler.

***

Aralarında Siyes buğdayının da bulunduğu, altı çeşit buğday ekiyorlar. O buğdaylar köyün Ortaçağ’dan kalma Kathar değirmeninde öğütülüyor, dağlardan gelen kaynak suyu, Fransa’nın hala elle toplanan ünlü ‘tuz çiçeği’ gri deniz tuzu ile birleşip; bir önceki hamurdan ayrılan yaş mayayla bizzat Roland Feuillas tarafından yoğruluyor. Özellikle de fazla yoğrulmuyor, çünkü hamur ne kadar az ellenirse o kadar iyi oluyor.

Sonra fırıncı Feuillas, üç hilal çizip odun ateşinde pişirdiği ekmekleri internetten tüm dünyaya satıyor. Değirmeni ve fırını tam kapasite çalıştığı için, ancak belli sayıda kurumla çalışıyor, daha fazla sipariş almıyor.

Ama ekmek okulunda 500 fırıncı yetiştiriyor. Barack Obama’yla yazışıyor. Amerikalı şef Dan Barber’a ekmek dersi veriyor. Ekmek üstüne bir kitap yazıyor. Bir de hakkında çevrilen filmler var…

Türkiye’nin sünger ekmek dramı, elbette ki AKP hükümetinin yerli buğday satışını yasaklaması ve ülkeyi iğrenç, ilaçlarla zehirli, aşırı glütenli, sanayi tipi kısır buğday türüne mahkum etmesiyle başladı.

Ama dramın temelinde, ekmeğe aşık ve buğday kalitesini savunacak zanaatçıların olmaması yatıyor!

*Kırmızı Kedi Yayınevi, 2014

Sevan Bıçakçı’nın Vatan Sevdası

İnsanların bir kan kardeşliği vardır, bir de can kardeşliği.

Kan kardeşinizi elbette çok seversiniz, ama seçemezsiniz. Hasbelkader aynı ana babadan doğmuş; birlikte üzülmüş, sevinmiş, büyümüş olmak yaratır aranızdaki sevgiyi.

Oysa can kardeşliği, sizin seçiminiz ve vazgeçilmez bir dostluğun taçlanmasıdır.

Sevan Bıçakçı, benim böyle can kardeşimdir. Yirmi yıl önce, ruh ikizim Elif Yıldız aracılığıyla tanıştık ve onun ruh ikizi Emre Dilaver’in kadim okurum olması sayesinde kaynaştık.

Onun « abla »sı olmaktan hep gurur duydum.

Miniminnacık bir atölyede çakan yaratıcı kıvılcımı dünyayı ışıtana kadar, adım adım izledim başarılarını. Ama hiç birini hak ettiği uzunlukta yazamadım. Reklamını yapıyor derler diye çekindim. Muhalif yazarlığımın zararı dokunur diye sustum. Kısacası, kendi gözümden sakındım, dünyada çok ender yetişen bir değer olan kardeşimi…

***

Ama Sevan, artık mücevher zanaatını sanata taşıyan küresel bir tasarımcı. Müşterileri beş kıt’anın ünlüleri. Dünyada, Türkiye’de olduğu kadar tanınıyor. Hatta ABD’de, belki Türkiye’de olduğundan bile daha çok biliniyor. Eserleri bütün büyük metropollerde sergileniyor.

Kitap zanaatını sanata dönüştüren Assouline yayınevi, onun hakkında adını taşıyan adeta anıt büyüklüğünde bir kitap yayımladı.

Uluslararası ödüllü Ahsen Diner ve Ümran Safter, ‘İstanbul’u Mücevhere Sığdıran Usta’ altbaşlığıyla Sevan Bıçakçı’nın hayatını nefis bir belgesel olarak sinemaya taşıdı. 72 dakikalık film, sadece çok başarılı bir yapıt değil. Kuyumculukta ve zaten tüm el sanatlarında kaybolan çıraklık eğitiminin cok sabır isteyen, ama yaratıcılıkta yeri doldurulmaz olduğunu göstermesi bakımından da önemli.

Neyse, hayatı kitap ve film olduğuna göre, demek ki ben de artık can kardeşimi
anlatabilirim size…

***

Sevan, bir minyatür yontucusu ve dev bir vatanseverdir. Sadece sevmekle kalmayıp, sanatıyla yücelttiği vatanı, Roma’dan Osmanlı’ya hep İstanbul…

Kimileri gibi B planı yoktur, Sevan’ın. Ünü dünyayı tutar, mücevherlerini küresel şöhretler taşır, ama o İstanbul’dan başka hiç bir yerde çalışamaz, Samatya’dan başka yerde yaşayamaz. Zaten iki ana dili Ermenice ve Türkçe’den başka dile de dönmez, dili!

Bir yüzüğe içinden deniz geçen biricik dünya şehrini; Marmara’yı Boğaz’ı, martıları, Topkapı sarayını, Samatya’yı sığdırır. Mücevherleri bazen imparator mührü, bazen sultan kavuğudur. Ama İstanbul’u Topkapı’nın kubbesinden, bir cami minaresinden seyrettiren her değerli taşta, Sevan’ın gönül gözleri ve göz nuru vardır.

Dostluğuna gelince…

2009 yılının Kasım ayında evime hırsız girdi. Ergenekon davalarının en yanık yerinde, tuhaf bir soygundu. Bilgisayarım ve Sevan’ın ilk koleksiyon parçalarından, çok beğendiğimi anladığı için armağan ettiği « Theodora » isimli yüzüğüm çalınmıştı*.

***

Polis yüzüğün fotoğrafını isteyince, utana sıkıla Sevan’ı arayıp durumu anlatmak zorunda kaldım. O kadar yıl geçmişti ki üstünden, yüzüğü önce anımsamadı. Tarif edince anladı, fotoğrafını bulup gönderdi hemen. Ben de polise verdim.

Aradan bir hafta geçti.

Yeni kilit taktırdığım kapı çalındı, açtım. Bıçakçı soyunun tek yumurta ikizi ya Herman ya da Arman, elime küçük kadife bir kese tutuşturdu. « Sevan amcamdan… » deyip sıvıştı.

Şaşkınlıkla açtığım kesenin içinden, çalınan yüzüğümün aynısı çıkmasın mı?

Can kardeşim, ne kadar üzüldüğümü tahmin ettiği için Theodora’nın yenisini yapıp göndermişti.

Sevan Bıçakçı’nın sadece İstanbul’u değil, insanlığın zerafetini sığdırdığı kocaman ve tertemiz yüreği anlatmak için bilmem başka söze gerek var mı?

*Polis, eşkalini verdiğim hırsızın kimliğini saptadı. Gıyabında mahkum edildi, yakalanamadı. Yüzük ve bilgisayarım da zaten bulunamadı.

Hayatımız Tiyatro!

Trajedi dinlendirir, çünkü bilirsiniz ki umut, o pis umut yoktur sonunda.
Jean Anouilh (Antigone)

***

Gelmiş geçmiş en büyük tiyatro yazarı William Shakespeare, Venedik Taciri’nin bir sahnesinde oyuncunun ağzından şöyle seslenir seyircilere: “Dünyayı olduğu gibi, yani herkesin kendi payına düşen rolü oynaması gereken bir tiyatro kabul ediyorum!”

Henri Bataille ise tiyatroyu sanat felsefesi olarak estetik ölçülere göre tanımlamış ve bence şahane bir laf etmiştir: “Seyretmek ressamlıktır. Acı çekmek, şairlik. Plastikle ruhun birliğinden en mükemmel canlı sanat doğar ki, buna da tiyatro denir!”

Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin sanat eğitimine verdiği desteğin başarılı bir sonucu olarak kurumsallaşan Devlet Tiyatroları, 1940’lardan beri dünya çapında tiyatrocular tarafından yönetildi ve dünya çapında tiyatrocular yetiştirdi.

Baykal Saran işte bu büyüklerden biri, yeteneği henüz 19 yaşındayken Muhsin Ertuğrul tarafından desteklenip yıldızlaşan, unutulmaz bir isim. Tiyatroya doğduğu 1956’dan, dünyaya veda ettiği 2006 yılına kadar yerli ve yabancı onlarca önemli eserde başrol oynayan, bazılarında da rejisörlük yapan Baykal Saran; bir ara Ankara Devlet Tiyatrosu’nu da yönetti.

***

Tiyatro, tutku olduğunca dostluk sanatıdır. DT, Baykal Saran’ı unutmadı. Tiyatro sanatını hem yıldız bir oyuncu, oyun kurucu ve akademisyen olarak sürdüren Lemi Bilgin, o zamanlar Devlet Tiyatroları Genel Müdürü’ydü. 2007 yılında toplanan DT sanat ve yönetim kurulu, her yıl bir sanatçıya Baykal Saran Tiyatro Ödülü verilmesini karara bağladı.

DT genel müdürlüğünde çok başarılı Lemi Bilgin, tabii ki AKP iktidarıyla anlaşamıyordu. 2014 yılında Ömer Çelik tarafından görevinden alındı.

Ama Baykal Saran Tiyatro Ödülü, yetenekli sanatçıları takdirle desteklemeye devam ediyor.

Bu yıl 11.incisi verilen ödüle, geçen sezon DT’nin sahnelediği, aziz dostum Roland Topor’un yazdığı ve benim Türkçeye çevirdiğim Joko’nun Doğum Günü adlı oyunda Wanda rolünü üstlenen genç sanatçı Zeynep Ekin Öner layık görüldü.

Oyunun çevirmeni olarak Akün Tiyatrosu’ndaki törene katıldım. Oyunu,
Cumhurbaşkanım Ahmet Necdet Sezer ve hayran olduğum eşi Semra hanımla birlikte izledik, sonrasında bol bol sohbet ettik, hasret giderdik.

Serap Sağlar, Lemi Bilgin ve daha nice bildiğim ya da yeni tanıdığım tiyatro sanatçısıyla rüya gibi bir gece geçirdim. Mutluyum.

***

Uzun yıllardır, Türkiye’de her alan ve anlamda yaşanan pespayeliğin kültür yoksulluğu ve sanat yoksunluğundan kaynaklandığını; toplumda dindarlık arttıkça genelleşen bir zevksizliğin, dokunduğu herşeyi çirkinleştirmekle kalmayıp sonuçta ahlak, vicdan, insaf gibi insani değerleri de yok ettiğini düşünüyorum…

Cehaleti eğitim eliyle yayarak oylarını korumayı ve arttırmayı amaçlayacak kadar yozlaşan muktedirler, bugünlerde kendi kültürlerini yaratamadıklarından endişeli, laik kesim dışında sanatçı yetişmediğinden şikayetçi.

Sanat, özgür ortamda yetişen ve estetik felsefeyle sulanan yaratıcılık yeteneğidir.

Özgürlüğü din dogmalarıyla bağlayıp, plastik sanatlardan yoğurt kabını, estetikten ise erkeği de kadını gibi yüz çektirip silikon dolgu yaptırmayı anlayan bu zevata sormak isterim: Hanginiz hayatında bir kez tiyatroya, dünya çapında bir resim ya da heykel sergisine gitti? Hanginiz şeyh şıh mıh faraziyeleri ve helal (!) cinsellik rehberleri dışında bir dünya klasiği okudu?

Felsefeyi lise, ifade özgürlüğünü tüm ülke müfredatından kaldıran siz değil misiniz? Tabii ki ne gerçek sanatçı yetiştirebilecek, ne de alay konusu olmayan bir kültür yaratabileceksiniz, boşuna debelenmeyin!