Barış İstenmesin mi?

2017’nin tarihimizde kıvançla anımsanacak bir yıl olmayacağı kesin: Ekonomi, demokrasi, eğitim, sağlık ve daha birçok alanda aksıyoruz! Her köşeden, uyarılar ve itiraz sesleri geliyor. Bunların önemli bir bölümü “Fazla konuşsakbaşımıza bir şey mi gelir” endişesiyle alçak sesle söyleniyor. 

Yönetim, bütün olumsuzlukların dışarıdan gelen, bizi eskiden beri parçalamak isteyen güçlerden kaynaklandığını, onların bizi, PKK’nin uzantısı olan PYD’yi pekiştirerek, ekonomimizi çeşitli manevralarla çökerterek mahvetmeye çalıştıklarını söylüyor. Öyleyse önce parçalanmamak için ne yapacağımızı düşünmeliyiz. 

Bizim sıkıntılarımızı çekmiş ama üstesinden gelmiş olanların ne yaptığını öğrenmek gerekir: Kuzey İrlanda, uzun yıllar iç çatışmalarla kanamış ancak eninde sonunda düze çıkabilmiş bir ülke. Bu ülkedeki iç çatışmalarda tarafların birinin liderliğini yapmış olan Gerry Adams, ekim ayında The Guardian gazetesindeki bir yazısında o ülkede barışa nasıl vardıklarını anlattı ve İspanya ile Katalonya arasındaki gerilimin daha olumsuz aşamalara varmadan çözümlenmesi için yapılması gerekenleri saydı. Adams’a göre taraflar zora başvurmadan oturup konuşmalıdırlar: 

“90 başlangıcına kadar Britanya hükümetleri, uluslararası bir aracının gerektiğini kabul etmediklerinden bizim barışa varmamız gecikti. Britanya hükümetinin çözüm için ön şartlar ileri sürmesi işe de yaramadı. Sonunda güçlükleri hiçbir sorunu müzakere dışı bırakmayarak aştık.” 

Adams’a göre, “Hiçbir anlaşmazlık diğerine benzemez ama doğrudan doğruya görüşme ve
arabuluculuktan yararlanma çözüme ulaşmanın yoludur.” 

Birkaç yıl önce bizde de bu görüş geçerliydi. Baskın Oran, “Kürt Barışında Batı Cephesi / Ben
Ege’de Akilken…” başlıklı kitabında Başbakan Erdoğan’ın 4 Nisan 2013’te Dolmabahçe’de yapılmış olan ilk akil adamlar toplantısında söylediklerini Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı’nın yayımladığı “Akil İnsanlar Heyeti-Faaliyetleri ve Medya Görünümü” adlı broşürden aktarmıştır. 

Başbakan şunları söylemiş: “Bu sorun, sadece iç barışımızı tehdit etmiyor… Güven ve istikrarı da riske atıyor.

Çözümsüzlüğü çözüm görenlerin anlamadığıgerçek… Bu anlayışın artık sürdürülebilir olmadığıdır. Çözüme karşı olanların önerisi, açıkça ölümlerin devam etmesi, Türkiye’nin kan kaybetmesidir… Bu süreç yaralı duyguları tamir etme, karşılıklı güven tesis etme, kardeşlik hukukunu yüceltme sürecidir. Çözüm süreci, silahı aradan çıkarma, sözü, düşünceyi, siyaseti devreye alma sürecidir.” 

Bu sözler ve yansıttığı mantık doğru değil midir? Öyleyse bu sözlere ve ülkelerindeki iç çatışmalara son verebilmiş liderlerin önerdiklerine uyan bir çözümü yeğleyen bir bildiriyi imzalamış olan akademisyenlerimizi neden yargılayalım?

Düşmanlarımız Olmalı!

“Öpüşmek yasaktı, düşünmek de” adlı romanımda anlatmıştım: Hüseyin Naşid, İsviçre’de tıp okuyup memlekete döndükten sonra Selanik’te doğmuş Hıristiyan bir kızı beğenmiş. Kız da onu. Beraber çıkıp gezmeye başlamışlar. Bir süre sonra Simplon Ekspresi’ne binip Varna’ya gitmeye karar vermişler.

Tren Sirkeci Garı’ndan kalkarken önce düdük sesleri, sonra bağırmalar… Tren durmuş. Polisler gelmiş. “İhbar var, döviz bulunduruyormuşsunuz.”

O tarihte yabancı ülkelere gidenin döviz bulundurması suç. Ancak özel izinle pek az döviz edinmek olası. Gidenler bir miktar döviz edinir, bir yerde saklarlar, yetkililer de genellikle bilmezlikten gelirlermiş.

Bu kez öyle olmamış. Doktorla sevdiği, çantalarında döviz bulunduğundan karakola götürülmüşler.

Doktor, belediye başkanının eşinin hekimiymiş. Başkanı aramış. O da karakola telefon edince konu örtbas edilmiş.
Ertesi gün başkana teşekküre giden doktor sormuş: “Beni kim ihbar etti?”

“Gerçekten bilmek ister misiniz?”

“Evet!”

Doktora gösterilen ihbar mektubunda kardeşi Hasan Bey’in imzası varmış. Neden? Kardeşinin gâvurla yani “düşmanın biriyle” evlenmesini istemediğinden bu beraberliği bozmak için ihbar etmiş onları.

Sevdiği kadının, kardeşi yüzünden düştüğü duruma üzülen ve öfkelenen doktor, kadına hemen o saniye evlenme teklif etmiş.

Nereden mi biliyorum? O doktor babamdı, kadın da babamla evlendikten sonra edindiği isimle Meral yani annem de ondan.

Babam, amcamla uzun yıllar konuşmadı. Babaannemin “Ölmeden barıştığınızı görmek isterim” demesi üzerine barıştılar.

İlkokulun son sınıfındaydım; ikinci ziyaretimizde amcam, beni bir köşeye çekti:

-Söyle bakalım Türk’ün en büyük düşmanı kimlerdir?

-Bilmiyorum amca!

-Ruslar, Bulgarlar ve Yunanlılardır!

Amcam, kardeşiyle barışmıştı ama kimliklerini ancak düşmanlıklarıyla tanımlayabilenlerin ilkelliğinden sıyrılacak kadar olgunlaşamamıştı: Düşmanlar var olmalıydı ve yeğeni de buna inanmalıydı!

Trump benim amcama benziyor: Müslümanların çoğunlukta bulunduğu yedi ülkenin vatandaşının ABD’ye girmesini yasakladığında “2001’den bu yana çok sayıda yabancı ülkede doğmuş kimse, terörle ilgili suçlar nedeniyle mahkûm olmuş ya da suçlanmışlardır” demişti. Oysa onun sözünü ettiği teröristlerin çoğu dışardan gelmemişti, ABD doğumlulardı ama Trump’ın da düşmana ihtiyacı var.

Umberto Eco, “Düşman Yaratmak” adlı kitabında “Düşman olarak belirlediklerimiz, genellikle bizi gerçekten tehdit edenler değil sadece onları düşman olarak tanımlamakta bir çıkarı olanların damgaladıklarıdır”der.

Hudutlarımızın ötesinde yer alan birçok ülkenin ve de hudutlarımızın içinde yaşayan bazı toplulukların düşman olduklarını gün aşırı ilan edenleri dinlediğimde ben bu gerçekleri vurgulamanın gerektiğine inanıyorum!

Minibüste Açık Saçık

-Hâkim Bey, ben özel bir yuvada çocuk bakıcılığı yapıyorum. O sabah işe gitmek için durağa gittim ve binebileceğim, mazbut bir minibüsün gelmesini bekledim. Son zamanlarda birçok erkeğin, kadınları tahrik etmek amacıyla dekolte kılıklarla dolaştıklarını gözlemlediğimden uzun bir süredir önümde duran her minibüse binmemekteyim. Önce böyle biri var mı diye baktıktan sonra biniyorum. 

Nihayet uygun bir minibüs geldi, bindim. Ancak şanssızmışım ki tam bir durak sonra kasıklarına kadar kısa şortlu, gömleğinin önü beline kadar açık, tüm kılları ve kasları meydanda bir erkek bindi minibüse. Amacının benim gibi genç kadınları tahrik etmek olduğu besbelliydi. 

Bu adama oturduğum yerden seslendim, “Böyle edepsizce giyinip her tarafınızı sergileyip kadınları tahrik etmeye çalışmak ayıptır. Bu kadar açık saçık bir kılıkla sokağa çıkmak hangi ahlaka sığar” dedim. “Tahrik oluyorsan bana bakma” demesin mi? Az sonra cebinden marka bir telefon çıkardı ve birini aradı: 

“Hıyarın biri nasihat etti: Açık saçık gezerek kadınları tahrik ediyormuşum… Hı hı hı!” 

Çok sinirlendim; ineceğim yere gelince yanından geçerken yüzünü şöyle bir ittim. Belki biraz sertçe ittim ama yüzünde oluşmuş o çürükleri ve burnunun kırığını ben yapmış olamam. Bunları rapor alıp beni suçlamak için sonradan yapmış ya da yaptırmış olmalı. 

Ben minibüsten inerken bu ahlaksız teşhirci beni itmeye kalkınca kendimi korumak için bir yumruk salladım. Bu sırada gözümdeki pahalı gözlük düştü, kırıldı. Tazmin etmesi için suç duyurusunda bulundum.

Ben bu dekolteli herifle cebelleşirken sanki hiçbir şey olmuyormuş gibi pencerelerden dışarı bakarak bana adeta hak verdiklerini göstermeye çalışan tüm minibüs yolcularına ve istifini bozmayan şoföre huzurunuzda teşekkür etmek isterim.

Bu ilk duruşmada tahliye edileceğimden emin olarak yani umarak vereceğiniz kararın giderek çoğalan ve kadınları, genç kızları tahrik etmek amacıyla açık saçık dolaşan bu ahlaksız adamlar için bir ibret olmasını diliyorum.

Rusya ile Kuzusarması

Rusya’ya baş döndürücü bir hızla yaklaşıyoruz: Turist, domates, Suriye derken şimdi de Soçi’de, Astana’da buluşmalar. Bu durumda Putin konusunda ayrıntılı bilgi edinmenin zamanının geldiğini düşündüm.

Rus gazeteci Maşa Gessen, Putin’i iyi bilen bir kimse: Biyografisini yazmış. Putin zamanına ait başka kitapları da var.

“Totalitarizm, Rusya’yı nasıl yeniden ele geçirdi” başlıklısı, bu yıl Ulusal Kitap Ödülü’nü kazandı.

Mick Brown adlı bir gazeteci, Gessen ile bu konuda bir söyleşi yapmış (bk. The Telegraph 25 Şubat 2012). Bunu okuduğumuzda Putin konusunda çok şey öğreniyoruz: 1975’te KGB’ye katılmış, bu kurumla ilişkisi sürerken Petersburg’da vali yardımcısı olmuş. Putin’in vali yardımcılığı sırasında bu kentte gazeteciler, muhalifler izlenir, telefonları dinlenirmiş, birkaç tanınmış işadamı ve politikacı, öldüreni bilinmemiş ve bulunmamış cinayetlerde can vermişler.

Putin, 1996’da Moskova’da Federal Güvenlik Sistemi’nde çalışmaya başlamış. Sonra Yeltsin onu başbakanlığa
atamış.

O ara Rusya’nın birçok kentinde bombalar patlamış, 300 kişi ölmüş, 1900 kişi yaralanmış. Bunların Çeçen teröristlerin marifeti olduğu söylenmiş ama bugün bunların Putin’in birkaç hafta önce başkanlığından ayrıldığı Federal Güvenlik Sistemi’nce düzenlendiği biliniyor. NTV televizyonu bu işi karıştırmaya kalkınca sahibi Gusinski tutuklanmış. Bu adam, sahibi olduğu medya kuruluşlarını devletin Gazprom şirketine devredince serbest bırakılmış ve ülkeden kaçmış.

Putin 2004’te yasaları değiştirip bölge valilerinin artık seçilmeyip kendisi tarafından atanması kuralını getirmiş. Bu ve benzeri değişiklikler eski dostu Berezovski’nin 1. Kanal’ında eleştirilince baskı ve tehditler, bu adamın Fransa’ya kaçmasına yol açmış. I. Kanal’a devlet el koymuş.

Zengin bir işadamı olan Kondorkovski ona muhalefete yeltenince tevkif edilmiş ve sahibi olduğu petrol şirketi devlete devredilmiş.

Bugün dünyanın en zengin devlet başkanlarından biri olduğu söylenen Putin, sıkça, “Etrafımız düşmanlarla çevrili, yurdumuz tehlikede” diyor. Televizyon istasyonlarının çoğu yandaş; onlar da Rusya’yı bu tehlikelere karşı ancak Putin’in koruyacağını söylüyor. Rusya’daki muhalefet? Çoğu göstermelik.

Putin’in bu yönlerini öğrenince tedirgin olmamak elde değil. Bizim başkan böyle birisiyle bu kadar içli dışlı olursa acaba zamanla etkisinde kalır da güzelim demokrasimizi Rusya’dakine benzetmenin yolunu tutar mı? Başta muhterem danışmanları, hepimiz onu bu tehlikeden alıkoymak için elimizden geleni yapmalıyız.

Gereğinde Atatürkçü de Oluruz!

Metroya sık binerim. Arada sırada Bulgaristanlı çocuklar gelir, vagonlarda akordeonla bir-iki parça çalar, yolcuların verdikleri üç beş kuruşu toplar, bir istasyon sonra başka vagona geçerler. Bu çocuklar Atatürk’ün değerini bizim açıkgözlerden çok önce kavramışlardır: “İzmir’in dağlarında”yı çaldıklarında her şarkıdan fazla bahşiş toplayacaklarını anlamışlardır, en çok bu parçayı çalarlar.

Tek parti devrinin bir valisi solculara, “Size ne oluyor? Memlekete komünizm lazımsa onu da biz getiririz!” demişti. Bunlar da bunca yıl sevemedikleri Atatürk’ü şimdi dillerine dolamayı gerekli buldular. Mustafa Kemal’i bizim neden benimsediğimizi anlatsak acaba içlerinden birkaçı, bunun sadece çıkar gerektiğinde gündeme çekilecek bir konu olmaması gerektiğini düşünür mü?

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra İstanbul, ardından İzmir işgal edildi.

Sonra?

O zaman Anadolu’da olup bitenleri bize okullarda öğrettiler. Peki, İstanbul’da neler oldu?

Burada kalanlar ne düşünüyorlardı? Büyük çapta bir karamsarlık hâkimdi, düştüğümüz çukurdan tek başımıza çıkamayacağımıza inanan çoktu:

Halide Edip “Biz bütün eski ve yeni Türkiye sınırlarını içine almak üzere geçici bir Amerikan mandasını ehven-i şer olarak görüyoruz” diyordu.

İlhan Selçuk, 24 Temmuz 2009’da Cumhuriyet gazetesinde yayımlanmış bir yazısında başka yazar ve gazetecilerin o zaman neler söylediklerini yansıtmıştı:

Refik Halit, “Bağımsızlığa bütün kuvvetimizle taraftarız, fakat bunu yalnız başımıza devam ettiremeyecek haldeyiz” diyordu.

15 Mart 1920’de Alemdar gazetesinde Asaf Muammer “Bir takım gayri mesul ve vaziyeti idrak edemeyen askerlerin Harekâtı Milliye namı altında takındıkları tutumlar, bütün menfaatımızı mahv ve berbat etmektedir” diyordu.

Alemdar’ın 4 Mart 1920 günlü sayısında çıkan yazıdan birkaç satır: “Buzdan yapılmış kaşanelerle hedefe varılacağına iman edenler, güneşin harareti karşısında pek hazin hayal kırıklığına uğrayacaklarından habersiz bulunmaktadırlar… Acaba bize çektirilecek cezaya karşı hakikaten bir şey yapabilmek kabiliyetinde miyiz?

Hilafetin Türklerde kalması ve İstanbul’un hilafet merkezi olmak üzere kalması en birinci emelimizi teşkil etmektedir. Buna nail olmak için İngiltere, Fransa, İtalya’nın yardımına muhtacız.”

Peki Türkiye’nin durumu, Avrupa’dan bakınca nasıl görünüyordu?

Bunu da o sırada eğitimini İsviçre’de sürdürmekte olan babamın annesine yazmış olduğu bir mektuptan aktararak anlatayım:

“Sevgili anneciğim,

Karabasanlar kuşattıydı bizi. Türkiye’den gelen mektuplar birer elem gizleme şaheserleriydi. Journal de Geneve gazetesi, Albay Adolph Feyler’i Anadolu’ya yollamıştı.

Bu kimse gün aşırı, Yunan ordusunun başarısının kaçınılmaz olduğunu yazıyordu.

Feyler’in Birinci Dünya Harbinde Almanların Marne Nehri’nde durdurulacağını önceden görebilmiş olması Türk-Yunan savaşı konusundaki kehanetlerinin midemizi büsbütün bulandırmasına yol açıyordu.

İstanbul Hükümeti’nin Bern’deki elçiliği mi ne yapıyordu? Kapısı, bize açılmıyordu. Bu karanlık ortamdaki çökkünlüğümüzü gereğince yansıtacak kelime yoktur.

Birden, hiç beklenmedik bir anda büyük bir gümbürtüyü izleyen bir aydınlıkla yeniden doğduk: Lozan’a Ankara’dan bir heyet geldi ve içlerinden Bekir Sami Bey bizi bulup yanına çağırdı. Bize, son zamanlarda memleketten buralara ulaşan ama gazetelerin yazdıklarıyla, dünya çapında otoritelerin kehanetleriyle çeliştiğinden inanılması güç, bölük pörçük haberlerin doğru olduğunu anlattı: Anadolu’da yepyeni bir Türkiye doğmaktaydı! Yaşamı boyunca memleketinin eriye eriye yok olduğuna tanık olmuş bir kuşak için vatanına yeniden kavuşmanın ne olduğunu bilemezsiniz!”

Mustafa Kemal Atatürk, savaşlardan mağlup çıkmış, halsiz ve fakir düşmüş bu ülkenin imkânsız görünen bir şekilde yeniden ayağa kalkmasını, saygın milletler arasındaki yerini almasını sağlamış olan kimsedir.

Bu gerçek, bugüne kadar sadece işimize geldiğinde değil, her fırsatta saygıyla anmış olmamızın ve bundan sonra da anacağımızın nedenidir

Dünyanın En İyi Okulları Türkiye’de

Fransa’da sadece Moliêre, Victor Hugo gibi edebiyat devleri değil politikanın birçok önde geleni Louis-le-Grand lisesinde yetişmiştir. Britanya’daki Eton Koleji’nin mezunları arasından on dokuz başbakan çıkmıştır.

Almanya’da Gymnasium Paulinum ve Dreikönigs Gymnasium gibi okulları bitirenler arasında devletin en önemli mevkilerinde çalışmış pek çok kimse vardır. 

Bizde de imam-hatip okulları, bütün bu liselerin tümünden daha fazla başarı göstermiş, ülkeyi her konuda yönetebilecek en değerli elemanları yetiştirmiştir. 

Yeryüzünün başka hiçbir yerinde görülmemiş bu olguyu kavramak öyle kolay değildir, güçlü bir iman ve sıra dışı bir sezgi gerektirir. Bu her faniye nasip olmaz ama deneyelim: 

Öyle bir ülke düşünün ki yönetimin, yüksek eğitimin en önemli mevkilerine kadar her yere özellikle tek bir kaynaktan, mesela nalbant-seyis yetiştiren okullardan mezun olanlar atanıyor: Bern elçiliğine dil bilen değil, at nallamasını öğrenen müşavir yollanıyor; ata vereceği arpayı neyle karıştıracağını belleyen, ulusal bilim merkezi yöneticisi oluyor. 

Bakanlarının çoğu, başbakanları, cumhurbaşkanları da aslında hem nalbanttır hem de seyis. Bunlar ülkenin her mahallesinde nalbant – seyis okulları açıyorlar. 

Esprisi bol bir başbakan bir açılışta gençlere soruyor: 

-En güç nallanan hangi hayvandır? 

Herkes bir şey söylüyor. Başbakan gerçeği açıklıyor:

-Katırdır! Katır, tırnağını yer. Bu nedenle tabanları çarpuk çurpuk olur, güç nallanır. 

Ya demek ki biz de katır tırnağı yememeliyiz! 

Verdiği cevaba en çok kendi gülüyor. 

Peki, nalbant-seyis okullarına gitmeyenlere ne oluyor? Çok kötü şeyler oluyor: Onların gözlerine perde iniyor ve bu okullara gidenlerin, ülkenin ekonomisini dünyanın en güçlü ekonomilerinden biri haline getirmekte olduklarını göremiyorlar; nalbant-seyis mezunları, hangi beygire 8, hangisine 10.5 numara nal çakılacağını bir bakışta anladıkları gibi dış politikada da isabetle karar veriyor, böylece dünyanın en kuvvetli ülkelerini hizaya getiriyorlar. Bunlar gerektiğinde sadece tımar ettikleri atları değil dünyanın en babayani liderlerini tepeden tırnağa fırçalamaktan çekinmiyorlar. Gözlerine perde inmişler, bunları da göremiyorlar. 

Bunca açıklamadan sonra izlenmekte olan bu yolun mantığa ne kadar uygun olduğunu anladınız değil mi? 

Ben bu soruyu “Hayır” diye yanıtlamanızı dilerim! Ardından “Buradan belki öyle görünüyor ama ben konuya değişik açılardan ve uzaktan da bakmadan karar vermem!” derseniz ve dediğinizi yapar, gider bir de sınırların ötesinde durup bakar ya da burada oturur ama başka ülkelerin basınını da izlemeye başlarsanız ümidim katmerlenir.

Dünyayı Kurtaran Madam!

Economist dergisi, mayıs ayında ölmüş olan Stanislas Petrov’un dünyayı kurtaran adam olduğunu yazdı. Petrov, dünyayı 1983 sonbaharında kurtarmış! Moskova yakınlarında bir merkezde çalışan bu adamın görevi Rusya’yı vuracak ABD füzeleri yola çıkınca yanacak uyarı işaretlerini ABD’yi bombalayacak Sovyet makamlarına bildirmekmiş. 

O gün ABD’den füzelerin geldiğini bildiren uyarı lambası yanıvermiş. Petrov, bunun bir uyarı hatası olduğunu kavrayarak emrinde çalışanlara “Korkacak bir şey yok, oturun yerinize!” demiş. Dergi, “O gün nöbette başkası olsaydı savaş çıkar, milyonlarca insan yaşamını yitirirdi” diyor. 

Bu vahim yanlış hemen düzeltilmelidir: Dünyayı kurtaran Petrov değil Agavni Topçuyan’dır! Açıklayalım: Zapistan Başkanı ile Trump bundan beş ay önce bir saat kadar görüşmüşlerdi. Biz üçüncü bir savaşın kurbanı olmamamızı, bu görüşmede çevirmenlik yapmış olan Agavni Hanım’a borçluyuz. 

Zapistan Başkanı son yıllarda ABD’yi günaşırı kınamakta ve suçlamaktaydı. Onun şimdiye kadar birçok ülkeyi böyle tehdit ettiğine, sonra da pek bir şey yapmadığına bakarak “Boş ver, bir şey olmaz” diyen çoktu ama “Belli olmaz!” diyen de vardı. 

Trump’ı iyi bilenler onun bu başkandan Kim Jong Un’dan ve Ebu Bekir el Bağdadi’den fazla tiksindiğini söylüyorlardı. 

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin araya girmesiyle düzenlenen bu görüşmenin tutanakları yeni yayımlandı: 

Trump, tercümanı Agavni Hanım’a, “Sor bakalım” demiş, “zoru neymiş?” 
Agavni Hanım, Başkan’ın sözlerini çevirmiş: 

-Zapistan’dan kaçan devesini geriye yollamanızı istiyor! 
-Ne yapacakmış deveyi? 

-Binip gezecekmiş!

-Ülkesinde deve çoktur. Başkasına binip gezsin. 

-Eskiden çoktu ama şimdi hangisine sorsan “Ben deve değilim” diyor! 

-Deveyi geri yollasak kestirir, yahni yaptırır, yersin. 

Agavni Hanım bu söze Başkan’ın gergin bakışlarla verdiği yanıtı çevirmiş: 

-Bu, iç işlerimize karışmaktır. 

-Tell him to… 

Agavni Hanım, bu ağır ve ayıp sözü olduğu gibi çevireceğine “Sayın Trump size sabır ve iyilikler diliyor!” diye aktararak Zapistan Başkanı’nın tepesinin atmasını ve ABD’ye savaş ilan etmesini, böyleceÜçüncü Dünya Savaşı’nın çıkmasını engellemiştir. 

Olup bitenin pek farkında olmayan Trump konuşmanın sonunda gazetecilerin önünde başkanla tokalaşmış, Başkan da “ABD’nin sayın başkanıyla ele aldığımız her konuda fikir birliğine varmış bulunuyoruz” deyip saraydan ayrılmıştı.

Gemi Batıyor Kaptan Nerede?

İlanlarda neler yazıyordu? “Lüks odalar, fitnes merkezleri, yüzme havuzları; sıfır faiz, vade avantajları. Çoğu satıldı. Geç kalmayın!” Onlar da geç kalmamak için gereğini yapmışlar, kapağı Akdeniz’in en büyük yolcu gemisine atmışlardı.

İtalya’nın kıyıları boyunca ilerleyen Concordia’nın yolcuları gemide geçirdikleri ilk günler boyunca birbirlerine sık sık seçimlerinin ne kadar isabetli olduğunu söylediler.

Yolculuklarının dördüncü gününün akşamı geminin lokantasında yemek yiyorlardı.

Birden gümbürtüler duyuldu, gemi sanki deprem olmuşçasına sarsıldı, ışıklar söndü.

-Ne oluyoruz?

Görevliler önemli bir şey olmadığını, bunun basit bir elektrik arızasından ibaret olduğunu söylediler.

Az sonra gemi yan yatmaya başladı:

-Bu nedir?

Personel -kaptandan aldıkları emir gereği-telaşlanacak bir şey olmadığını, elektriklerin birazdan geleceğini söylediler.

Bir kısmı inandı.

Bu sırada Kaptan, dümencinin yanındaydı. Gemiyi izleyen Sahil Güvenlik’ten aradılar:

-Kıyıya çok yakın seyrediyorsunuz.

Işıklarınız sönmüş. Ne var? Kaptan yanıtladı:

-Jeneratörde arıza var, teknisyenler düzeltiyorlar! Aslında gemi bir kayaya bindirmişti, su alıyordu.

Paniklemeye başlayan yolcuları, Malaycadan başka dil bilmeyen Uzakdoğulu personel sakinleştirmeye çalışıyordu.

Gemi giderek yana yatarken Kaptan şirketin merkezini aradı:

-Su alıyoruz ama dört bölümden sadece bir tanesi… Batmayız!

Az sonra “Batıyoruz, gemiyi terk edin!” denilmeye başlandı. Yolcular cankurtaran filikalarına koştular. Personelin çoğu filikaların nasıl indirileceğini bilmiyordu. Mevsim kıştı, su çok soğuktu. Denize atlayanlar buz gibi suda kısa sürede kasılıyor, yüzemiyorlardı. Can yeleği bulamayanların çoğu boğuldu.

Kıyıya ulaşabilenler kazanın nedenini çok sonra öğrendiler: Kaptan, kıyıya yakın olan Giglio Adası’nın açığından geçmesi gerektiği halde adanın ana karaya bakan tarafından geçmeye yeltenmişti. Üstelik geminin hızını da artırmıştı. Bunları Concordia’nın adada yaşayan eski kaptanını ve gemideki Moldavyalı sevgilisini şaşırtmak, olağanüstü cesaret ve yeteneği ile etkilemek için yapmıştı.

Kaptan, aslında narsisistlik denen kişilik bozukluğu yani aşağılık duygusundan kaynaklanan kendini her an gösterme çabası sonucunda Akdeniz’in en büyük yolcu gemisini batırmış, çok sayıda insanın ölmesine yol açmıştı. Onun, yolculardan bir kısmı henüz gemideyken sandala atlayıp kaçtığını öğrendiklerinde de şaşırmadılar.

Araştırmalar, bu kişilik bozukluğunun erişkinlerin yüzde 6’sında görüldüğünü yansıtıyor.

Bindiğiniz geminin kaptanında varsa ve dediklerine inanırsanız soğuk sularda boğulabilirsiniz; yaşadığınız ülkenin başındakinde varsa ve ona inanırsanız daha da beter olursunuz.

Hacamat

Başkan bir süredir pek iyi değildi: Yorgun, gergin, sağlıksız ve bitkin görünüyordu. Önce Küba’ya, sonra Houston’a gidip doktorlara danışmayı düşündüler ama Küba’yı Irma, Houston’u da Harvey fırtınası yerle bir edince ve buraları su basınca vazgeçtiler ve Başkan’ı bütünleyici tıp hocalarına göstermeye karar verdiler.

Başkan için yapılacak konsültasyona son zamanlarda üniversitelerde verilmeye başlanan sülük – kupa çekme vb. derslerinin tanınmış hocaları çağrıldı.

Profesör Hamit Keseroğlu, çekirdekten yetişmiş, stajını Tophane’de yapmış esaslı bir hacamatçıydı. Ülkedeki ve bütün Ortadoğu’daki yatırların yerlerini ve hangisinin hangi hastalığa iyi geldiğini bilen Yatırolog Keramet Bey ve vantuz yerine şarap kadehleri ve Oktoberfest’ten getirdiği kırılmaz bira bardaklarıyla Ar-Ge’ler yapan şişe-bardak çekme profesörü Salih Süzgeç de çağrılmıştı. Salih Hoca bu araştırmaları nedeniyle Başkan tarafından yıllardır Nobel’e aday gösterilmekte ama her defasında hakkı yenilmekteydi.
Çiftlik sülüklerini asla kullanmayan, uygulamalarında sadece dere kenarlarında serbest sürünen organik kurtçukları yeğleyen ünlü Sülükbilimci Faruk da davet edilmişti.

Davetliler konsültasyondan bir buçuk saat evvel geldiler ve bekleme salonuna alındılar.

Sarayın Başmabeyincisi onları karşıladı ve önce güvenlik kontrolünden geçeceklerini, sonra sarayın altındaki sağlık merkezinde başkanı muayene edeceklerini söyledi.

Alternatif tıpçılar güvenlik kontrolünden sonra sağlık kompleksine giden koridora götürüldüler. Ancak burası koruma polisleriyle hıncahınç doluydu. Hocalar kendilerine yol vermeyen polislere neden geldiklerini anlatmaya çalıştılar ama kıpırdayan olmadı. İtişme başladı. Ortam gerildi, çok gerildi. Alternatifçilere bir yerden biber gazı sıkılınca onlar da akupunktur iğnelerini salla-yarak ve sülük kavanozlarını fırlatarak saldırıya geçtiler.

Profesör Keseroğlu, kendisini tekmelemeye kalkan güvenlikçiye hacamat uygularken sloganlar atılmaya başladı:

-Bu daha başlangıç..

Koridorlardan yükselen gümbürtü ve şıngırtılar sürerken Başkan’ın sesi duyuldu:

-Ne oluyor? Bu daha başlangıç ne demek?

Buraya kadar mı geldiler? Mabeyincibaşı atıldı:

-Bir şey yok efendim, rüya görmüş olacaksınız… Muayene odasında uyukladınız azıcık.

Başkan kızdı:

-Rüya gören ben değilim, sensin! Alternatifçiler nerede?

-Bekleme odasındalar.

-Hepsini yolla, gitsinler!

Başkan bir saat sonra sekreterine bütün alternatif tıp hocalarının görevlerinden alındığını bildiren bir kararname yazdırırken Mabeyincibaşı televizyonda istifa ettiğini ama Başkan’a bağlılığının ebediyete kadar süreceğini açıklıyor ve ağlamamak için kendisini güç tutuyordu.

Heykel Meykel İstemem!

Bumburuşuk bir gazete, sararmış, yarısı yırtık: Bir dostum, Bulgaristan’dan getirip hediye ettiği erik rakısı şişesini buna sarmış. Çöpe atarken İngilizce yayımlanmış olduğunu fark ettim, nedir, ne yazıyor diye baktım . Bir söyleşi: “Heykel meykel istemem!” 

Merakım katmerlendi, okumayı sürdürdüm. Muhabir, başkana hava meydanına dikilecek heykelinin yerinin bunca zamandır neden boş olduğunu sormuş.


-Heykelimin dikilmesini doğru bulmuyorum. 
Acaba hangi ülkenin gazetesi? “Bak yeryüzünde ne demokratik devlet başkanları var” diye düşünüyorum ama az sonra gerekçenin bu olmadığını anlıyorum:


-Başlarına kuşlar pisler diye mi istemiyorsunuz? 
- Hayır, her yaratığın pisliği kahverengidir ama kuşlarınki beyazdır. Beyaz ise uğurdur… 


-Öyleyse? 


-Gerekçem Bizans’a dayanır: Bizans İmparatoru III. Leon, Arapların Bizanslıları sürekli olarak yenmesini, Bizans’ta Tanrı yerine Tanrı’nın tasvirlerine tapılmasına bağlamış, “Bundan böyle biz de Araplar gibi resim, heykel yapmayacağız!” demiş. Ben de yurdumda bu kadar fazla AIDS olgusunun görülmesini bu şekilde yorumluyorum. 


-Başka?


-Saddam’ın heykelinin başına gelenler… Bir Alman antikacı Saddam’ın Bağdat’ın Firdevs Meydanı’nda 2003’te parçalanan heykelinin sol bacağını edinmiş. Heykelin başını biri el arabasına koyup götürmüş; şimdi nerede olduğu bilinmiyor. Irak’tan dönen bir İngiliz askerinin, heykelin “Saddam’ın kıçı” bölümünü satmaya kalktığını ama alıcı bulamadığını da biliyoruz. Diktatörlerin heykel diktirmeleri iyi bir şey değil.


Bu hangi ülkenin diktatörü acaba? Gazete parçasında başka ipucu yok… Demokratik ülkemde Google yasak olmasaydı bakardım: AIDS en çok hangi ülkelerde yaygın?

Eskiden yaptığım gibi ansiklopedilerde aradım. Swaziland’ın kralı Üçüncü Mısvati olabilir diye düşünüyorum. Bu, hastalıkların kol gezdiği fakir ülkenin kralı en lüks arabalarda gezermiş ama arabalarının resminin yayımlanması yasakmış.

Ülkenin resmi simgesinde bir kalkan var; tepesinde kralın bayramlarda kafasına geçirdiği tüylerden oluşmuş başlık, kalkanın sağında bir fil, solunda da bir aslan… Aslan diktatörü, fil de anasını simgelermiş. Ulusal simge her meydanda, her hükümet dairesinde, her istasyonda halka kendilerini koruyanın Mısvati ile annesi olduğunu anımsatıyormuş.


Diktatörün heykel istememesinin asıl nedeni bence budur: Her köşe başında, her sokakta onu aslan olarak gösteren simgeleri dururken heykele -ve Ayşegül Aldinç’in şarkıda güzel söylediği gibi söze- ne hacet?