İran Olaylarının Düşündürdükleri

İran ilginç bir ülke. Anlamak, analiz yapmak kolay değil. Şah döneminden molla rejimine geçileli 39 yıl olmuş; Ayetullahların iktidarında neredeyse 3 kuşağın yetiştiği anlamına geliyor bu. Son 4 yıl içinde 2 kez İran’ı ziyaret ettim. Birçok kentini gezme, insanlarla sohbet etme, gözlem yapma imkânım oldu. Tüm bunlar İran ile ilgili görüşlerimi, algılarımı etkiledi, hatta tepetaklak etti diyebilirim. Modernleşmeye açık, kültürlü, bilimin önemini kavramış bir toplumsal dinamikle karşılaşmak şaşırtıcıydı, özellikle büyük kentlerde… Yoksunluğa rağmen sinemaları, edebiyatları çok güçlü. Şairlerine tapıyorlar.

Mollaları bile Marksizm okuyor. Bakanların hemen hepsi yüksek lisanslı hatta doktoralı. Anlayacağınız şeriat ve demokrasi açısından da Suudi Arabistan değiller. Yakın zamanda kadınların başlarının örtme yasağı bile yumuşatıldı.

İran 376 milyar dolarlık gayri safi milli hasılası ile dünyanın en büyük 29. ekonomisi.

Üçüncü çeyrekte yüzde 5.6 büyüdü. Petrol gelirleri de büyümeye eklenince büyüme yüzde 6 oldu. Ancak bu büyümenin vatandaşın cüzdanına etkisi olmadı. Aralık ayında yıllık enflasyon bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 8 oldu. İşsizlikte ise alarm zilleri çalıyor. 80 milyonluk İran’da işsizlik yüzde 12.5 seviyelerine çıktı. Bu da haklı olarak hoşnutsuzluğu artırdı.

Gelir uçurumu tetikledi

Son 30 yılda İran’da 3 büyük kitlesel eylem gerçekleşti. İnsanlar protesto için sokaklara döküldüler. İlki 1999 yılında öğrencilerin ifade özgürlüğü için yaptıkları gösterilerdi. Bir diğeri 10 yıl sonra 2009 yılında seçimlere hile karıştırıldığı ve yeniden yapılması gerektiğini düşünenlerin protestolarıydı. Her ikisi de barışcıl gösterilerdi. Ülkede insan haklarının düzelmesini, hükümetin daha şeffaf ve hesap verebilir olmasını amaçlıyordu.

Şimdilerde ise üçüncüsü yaşanıyor. Ekonomik gerekçelerle başladı protestolar ama ülke çapına yayıldıkça talepler de, eylemlerin yapılış şekli de değişti, farklılaştı. Bugün yaşananlar daha önceki yıllardaki gösterilerden farklı. Şiddetsizlik kuralı uygulanmıyor bu protestolarda; ifade özgürlüğü, kadınların ve etnik azınlıkların haklarına vurgu da daha belirsiz. Orta sınıf eğitimli kesim protestolara katılmak yerine izlemeyi yeğliyor; daha temkinli yaklaşıyor olaya.. İktidarın politikalarından memnun olmasalar bile protestoların başlamasını, aldığı şekli gözlemliyorlar geride durarak. Çünkü hemen yanı başlarında yaşanan Irak, Suriye, Yemen ve Filistin deneyiminin ayırdındalar. Yoksullar ise daha kolay kandırılanlar… Gerek muhafazakâr kesimin gerekse başta ABD, Suriye ve İsrail olmak üzere dış mihrakların manipülasyonuna daha açıklar. Az para ile kendilerini sokaklara atacak kitlelerin bulunması çok kolay…

İran’ın güçlü ve köklü devlet yapısının bu çok dağınık yapıyı bastırma olasılığı çok yüksek. Ama İran olayından çıkarılacak dersleri de göz ardı etmemek gerekiyor. Bu, bulunduğumuz coğrafya için özellikle önemli olmakla birlikte her ülke için geçerli…

  • Dünya gelir dağılımında uçurum çok açılmış durumda. Sadece ülkeler arası değil, ülkelerin kendi içlerindeki uçurum da kaygı verici. Özellikle halkın büyük çoğunluğu yoksulluktan kırılırken, iktidara yakın bir elit, zengin kesim yaratılması toplumsal barışı zedeler, öfkeyi artırır.
  • Toplumsal huzur ve barışın olmaması kırılganlığı artırır, dış güçlerin manipülasyonuna açık hale getirir.
  • Otokrasi zarar verir. Bir noktada bumerang gibi kendine yönelir. Kuvvetler ayrılığı, dengeyi koruması açısından son derece önemli.

Özetle, toplumun dipten gelen toplumsal- politik talepleri dikkate alınmadan bir istikrar sağlaması mümkün olmuyor, olamıyor. İran şablonunu çoğaltarak dünyanın her ülkesine yapıştırabilirsiniz…

Dönüşemeyen Sanayi…TÜSİAD…

Yapay zekânın, robotiğin, uçan otomobillerin, 3 boyutlu yazıcılar ile evde üretimin, chatbotların devrindeyiz. Kaçış yok. Geçmişte hepsine de “olanaksız” denmişti; hepsi sırayla yaşamlarımızın içine girmeye başladı ya da başlamak üzere. Bilim ve teknolojiyi radarına alıp yol haritalarını buna göre belirleyenlerin kazanacağı yarışın içindeyiz. Yeni oyun kuruldu, kuralına göre oynayan “kazananlar ligine” geçecek. Kazanamayanlar ise her zaman olduğu gibi, gelirlerini kazananların ürettiklerini satın almaya harcayacak. Konu bu kadar basit… 


Oyunun kurallarının birkaç belirleyicisi var:


  • Değer artık ürün değil veri, öğrenme ve bunun çevresinde oluşan yeni iş modelleri.

  • Kısıtlı kaynakları, daha verimli ve daha az atık üretecek şekilde kullanmak artık bir zorunluluk 

  • İşgücü hızla, kas gücüyle yapılan işlerden kalifiye işlere kayıyor.

  • Sanayide dönüşümün motoru ise dijitalleşme. Değişimi tetikliyor ve hızlandırıyor. 


TÜSİAD geçen günlerde önemli bir raporu paylaştı:

Türkiye’nin Sanayide Dijital Dönüşüm Yetkinliği.

Önce raporu tek cümle ile özetleyelim:

“Türkiye sanayide dijital dönüşüm yolculuğunda hâlâ yatırım öncesi ve planlama döneminde.” 


Şaşırtıcı gelmiyordur herhalde! 
Konuyu yakından takip eden biri olarak her 3 ayda bir “Türkiye’nin Sanayi 4.0 Yol Haritası yakında açıklanacak” demecini duyuyorum.

O “yakın” hiç gelmiyor…

Biz Godot’yu bekler gibi yol haritasını beklerken dolar alıp başını gidiyor, kendi sanayisinin dijital dönüşümünü gerçekleştirmek isteyen az sayıda öngörülü iş insanının bunu yapacak hali de kalmıyor. Zaten raporda belirtildiği üzere şirketler de, djital dönüşümün önündeki en büyük engelleri “yatırım maliyetlerinin yüksekliği ve yatırımın geri dönüş belirsizliği” olarak sıralıyorlar. Sorunun bir diğer önemli boyutu, dijital dönüşüm gerçekleştirmek isteyen sanayicinin bunun için yerli tedarikçi yerine yabancı teknoloji tedarikçisini tercih etmesi. Bu da yerli teknoloji üreten firmaların güçlenmelerinin deneyim kazanmalarının önünde büyük engel.

Başka bir deyişle bir yandan toplam üretim ve ihracatımız içinde yüksek teknoloji ürünlerinin payı çok az diye yakınırken öte yandan bunu yapanlara sırtımızı dönüyor ve yabancı çözümlere onlarca para akıtıyoruz. 
Nitelikli işgücü yine bu dönüşümün önemli unsurlarından biri. Zaten TÜSİAD raporunda da hem nitelikli işgücünün eğitimine dikkat çekiyor hem de beyin göçüne engel olunmasına işaret ediyor.

Oysa Türkiye son yıllarda tarihinin en büyük beyin göçünü veriyor. Yüksekeğitimli işgücü hızla ülkeyi terk ediyor. 


Görüyoruz ki bir ülke kendi sanayisinin dönüşümünü tüm ekosistemi doğru oluşturmadan gerçekleştiremiyor.
İnsan hakları, demokratikleşme, basın özgürlüğü gibi alanlarda ortaçağ karanlığına doğru sürüklenen, eğitimi yapboz tahtasına çeviren, dini kamusal yaşamın her alanına sokmaya odaklanmış, laik devlet unsurlarından uzaklaşan, insanına değer vermeyen, “üretim” ekonomisi yaratamamış bir ülkenin çağın gerçeği olan Sanayi 4.0’ı yakalaması kolay değil. 
TÜSİAD Başkanı Erol Bilecik raporun açıklandığı toplantıda “Birinci, ikinci, üçüncü sanayi devriminde dünyanın gerisinde kaldık. Bunun sıkıntılarını yaşadık. İnanıyorum ki; bu defa ‘geç kaldık’ demeyeceğiz. Türkiye’nin bilgi ve teknoloji üretmeden gelişmesi de, kalkınması da mümkün değildir.

Türkiye, küresel bir güç olmak istiyorsa; bir an evvel kendi teknolojisi ile üretim yapmaya başlamak zorundadır”.

İyimser temenniler. Ama Türkiye’nin en büyük, güçlü şirketlerinin sözcüsü TÜSİAD’ın çorbadaki tuzu sadece rapor hazırlamak olmamalı… Kendi dönüşümlerinde yerli teknoloji üreten şirketleri, tedarikçileri olarak seçerek işe başlayabilirler örneğin…

Dönüşemeyen Toplum… İnternet… Mustafa Akgül

Neredeyse tüm ömrünü Türkiye’de internetin gelişmesine, yaygınlaşmasına adamış, “Türkiye’de internetin babası” diye tanınan bir bilim insanıydı Prof. Dr. Mustafa Akgül. Uzun süredir mücadele ettiği hastalığına yenik düştü ve önceki gün kaybettik. 47 yıllık yakın dostu Prof. Osman Coşkunoğlu “Mustafa’nın yaşamı boyunca verdiği mücadelenin temelinde yatan kavram özgürlüktü: Özgür internet, özgür toplum için internet, özgür yazılım” diye özetliyor Akgül’ün hayat felsefesini.

Öyleydi… ODTÜ’de öğrenciyken ABD’nin Vietnam işgaline tepki olarak, ODTÜ’ye gelen ABD Büyükelçisi Commer’in arabasını yakan 68’lilerdendi. Yıllar içinde, özgürlük ve demokrasi temelli siyasi görüşünü, Türkiye’yi bilgi toplumuna dönüştürebileceğine inandığından internet için uzun soluklu bir yol haritasına dönüştürdü. O dönüştürdü ama Türkiye kendini bilgi toplumuna dönüştüremedi ne yazık ki.

Yok yanlış anlaşılmasın. İnterneti kullanmada, yaygınlaşmasında çok büyük ilerlemeler kaydedildi. 78 milyonluk Türkiye’de 48 milyon kişi internete bağlanıyor. Mobil kullanıcı sayısı 41 milyon, sosyal medya kullanıcısı 48 milyon… Hemen herkesin elinde akıllı telefon, en ücra köylerde bile…

Aslında internetin kimsenin öngöremediği ölçüde hızlı gelişimi tüm dünyada yeni bir toplum biçimini ortaya çıkardı. Tanıtım, pazarlama, eğlence, paylaşım, bilgiye erişim, alışveriş, haberleşme, örgütlenme her şey artık küçücük bir ekrandan… Çok daha hızlı, çok daha erişimi kolay. Bugün 7.5 milyar dünya nüfusunun 3.9 milyarı internet kullanıcısı. Aktif Facebook kullanıcısı 5 yılda iki misli artmış ve 2.07 milyar üyeye ulaşmış. YouTube üzerinden günde 5 milyar video izleniyor. Bu sayı da 5 yıl öncesine kıyasla 5 misli artmış. Yarım milyar insan Linkedn üyesi… Tamam hepsi iyi güzel de biraz da şunları sorgulayalım.

-İnternet gibi bir fırsatı avantaja dönüştürebilen ülkeler arasında mıyız?

-Bağımsız ve yaratıcı birey ortaya çıkabildi mi?

-Bilgi bir üretim faktörü olabiliyor mu?

-Bilim, teknoloji, Ar-Ge, inovasyon bu ülkenin bir ekonomik zenginliği haline gelebildi mi? İstihdam üzerinde olumlu etkisi oldu mu?

-Bilgi ve haberleşmeye bu denli hızlı ve kolay erişimin demokratikleşmeye bir katkısı oldu mu?

Ne yazık ki hiçbirinde olamadı. Daha doğrusu böyle bir toplum yapısı iktidarın işine gelmedi. Gelemezdi…

İnterneti ağırlıklı olarak eğlence ve haberleşme amaçlı kullanan bir toplumuz.

Oyun, müzik, film indirmede Avrupa ortalamasının üzerindeyiz ama bilgi toplumu olamadık. Olamadığımız için bugün Türkiye bu durumda. Üstelik dönüşüm, yalan, ranttalan, hukuksuzluk, yasaklar ve din istismarı üzerinden yapılıyor. Buna karşı çıkacak birey, sadece bilgi toplumu bireyi olabilir. Yani düşünen, sorgulayan, doğru bilgiye erişmesini ve bunu kullanmasını bilen…

Sadece bunlar da yetmiyor ne yazık ki; tepki vermesini bilen, gerektiğinde sivil toplumdan gelen gücünü iktidar üzerinde baskı için kullanabilen… Kolay değil, yalan, rant-talan, din istismarı üzerinden yapılanlar o kadar fazla, o kadar yaygın ki… Hukuksuzluk o kadar çok, yasaklar ve baskı o kadar yıldırıcı ki… Yine de ne olursa olsun Türkiye’yi içinde bulunduğu kıskaçtan çıkaracak önemli araçlardan biri internet, dijital toplum.

Mustafa Akgül’ün ömrü yetmedi ama onun açtığı yoldan gideceklerin sayısı da az değil…

Umut, Kadın, KAGİDER

Son bomba Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu’nun faks, mektup, SMS ve internet kanalıyla eşlerin boşanabileceğine ilişkin fetva…

Daha yalanlayan, özür dileyen olmadığına göre yakında torba yasalardan birine KHK ile eklemlenir… Türkiye bir yönüyle ortaçağ karanlığının derinliklerine doğru yol alıyor. Sürekli gözümüzü bu karanlığın içine dikersek bizi de alıp yutacak. Bu yüzden başarı öykülerini görünür kılma zamanı…

Konu bu yıl kuruluşunun 15. yılını kutlayan KAGİDER. 2012 yılında 37 kadın girişimcinin önayak olmasıyla kurulan, açık adıyla Kadın Girişimcileri Destekleme Derneği’nin 15 yılda yaptıklarını ve hedeflerini derneğin dönem Başkanı Sanem Oktar ve yönetim kurulu üyelerinin katılımı ile düzenlenen toplantıda konuştuk. Ama önce bazı rakamlar: 78 milyon nüfusa karşın çalışma hayatında 8.2 milyon kadının varlık gösterebildiği bu ülkede kadın girişimci sayısı sadece 110 bin. Toplam girişimcilerin sadece yüzde 8’i kadın.

15 yıl önce bu oran yüzde 4 imiş. Sanem Oktar tek amaçlarının kadın girişimciliğinin gelişmesini desteklemek olmadığını, Türkiye’de kadının konumunun güçlendirilmesine katkıda bulunmak için Anadolu’da da sürüyle proje gerçekleştirdiklerini anlattı:

KAGİDER Pusula adını verdikleri online eğitim platformu, mentorluk çalışmaları, finansa erişim konusunda yaptıkları ortaklıklar…

Örneğin Garanti Bankası ile 11 yıldır yürütülen Altın Bilezik projesi. İş kurmak isteyen kadın, kolundaki altın bileziği getiriyor, kasaya bırakıyor kredisini alıyor. Kredi borcunu ödediğinde bileziğini geri alıyor. Veya Kredi Garanti Fonu’nun Pusula sertifikası alan kadınlara sağladıkları kolaylıklar…

Oktar, “Kadınların kendi işlerini kurmalarındaki en önemli engel finansmandan değil cesaret eksikliği” diyor ve amaçlarının onların “ben yapabilirim” gücünü hissetmelerini sağlamak olduğunu vurguluyor. İşte bu yüzden destek, eğitim, mentorluk önemli. Teknolojide daha fazla kadın olması için Microsoft ile ortak geliştirdikleri Teknolojinin Kadın Liderleri projesi ile aralarında lise ve üniversite öğrencilerinin bulunduğu 34 bin kadına ulaşılmış.

Hepsiburada. com ile anlaşma yapılmış ve kadın girişimcilerin online yeni pazarlara erişimi kolaylaştırılmış. Kendi işini kuran kadınlara ihracat yolunu açacak “She trades” adındaki uluslararası satın alma platformu ile temaslar kurulmuş ve kadınlar geçen yıl 10 milyon dolarlık anlaşmalar yapmışlar.

Sanofi ile ortak yürütülen “Geleceğin kadın liderleri” üniversiteden yeni mezun kadınlara eğitim veriyor ve onları bir ağın içinde topluyor. Dünya Bankası ile ortak geliştirilen Fırsat Eşitliği Modeli (FEM) ile 5 yıldan beri şirketlerin kapıları çalınıyor ve onların kadın çalışanlarının istihdamını arttırma konusunda taahhütname isteniyor. Bugüne kadar 30 şirketten alınmış.

Oktar, KAGİDER olarak “Kadın Almalı Memleket Kazanmalı” kampanyasını başlattıklarını; böylece kamu alımlarına en az 1 kadın girişimci çağrılması, teşvik çalışmalarına cinsiyet eşitliği perspektifinden yaklaşılması ve verilen teşviklerde kadınlar için hedef konulmasını talep ettiklerini belirtti.

İşin sevindirici yanı KAGİDER’in birçok ülkeye ilham kaynağı olması.

Pakistan’ın KAGİDER’inin kuruluşuna yardımcı olduklarını söylüyor Oktar.

Kenya, Tacikistan ve Madagaskar’dan da modeli alma konusunda talep varmış.

15.yıla özel ‘İlham Verenler’ kitabı

Gazeteci Elif Ergu’nun kaleme aldığı KAGİDER’e emeği geçmiş kadınları tanıttığı “İlham Verenler” kitabından elde edilecek gelir “Proje 15” adlı yeni bir proje kapsamında kadın girişimcilerin desteklenmesi için kullanılacak. 15 bin kadına uzaktan erişim, 1500 kadına birebir eğitim, 150 kadın girişimci için girişimcilik kampı ve kamp sonunda 15 kadın girişimcinin fikrinin start-up olması için desteklenmesi projenin ana ayağı…

Ekonomide Kısa Sürede Patlamadan Korkuyorum

Prof. Dr. Daron Acemoğlu bu yıl ikincisi verilen Rahmi Koç Bilim Madalyası’nın sahibi oldu. Koç Üniversitesi tarafından Türkiye’nin yetiştirdiği, evrensel bilgi birikimine katkıda bulunan, başarılı ve öncü bilim insanlarını ödüllendirmek ve bilimin gelişmesini teşvik etmek için başlatılan ödül bu yıl iktisadi, idari, sosyal, insani bilimler ve hukuk kategorisinde verildi. Prof. Acemoğlu halen Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde ekonomi profesörü. Hayli ses getiren “Ulusların Düşüşü: Güç, Refah ve Yoksulluğun Kökenleri” kitabının yazarı. Uluslararası onlarca ödülün sahibi.

Acemoğlu ile ödül töreni öncesinde Türkiye’nin ve dünyanın hali, ekonomi ve demokratikleşme üzerine küçük bir söyleşi yaptık.

  • Geçen yıl Türkiye’de basına baskının şiddetlendiğini, akademik özgürlüğün kaybedildiğini, AB’den uzaklaşıldığını vurgulamış; siyasette ve ekonomide durumun acil olduğunu ve düzeltmek için çok az vakit kaldığını söylemiştiniz.

Bugün neler söylersiniz?

-İyileşmediği kesin. Totariterliğe doğru hızla gidiliyor. Medyanın durumu ortada. Medyanın görevini yapması için iki durumun varlığı gerekli. Fiili özgürlük ve korkunun olmaması. Türkiye’de ne yazık ki ikisi de vahim. Özellikle 15 Temmuz darbe girişimi sonrası giderek arttığını kaygı ile izliyorum. Ekonomide de durum iyi değil. Türkiye’de 10 yılda olan büyüme var olan sistemin bir sonucu. Kredi ile, hükümetin harcamaları ile gelen bir büyüme. Sağlıklı değil, üstelik dengesizlikleri artıran bir sistem. Oysa Türkiye genç ve dinamik nüfusu ile üretkenliği hızla artırması lazım.

Önümüzdeki aylarda ekonomik bir patlama yaşanmasından korkuyorum doğrusu.

  • Türkiye Batı’dan uzaklaşıyor. Bunun olası sonuçları nedir?

Evet Batı’dan uzaklaşıyor ve bu son derece net görünüyor. Batı’dan sırt çevirmemek iki açıdan önemli. Birincisi; içinde bulunduğumuz çağın gerçekleri teknolojik olarak sürekli bir yenilenme yaratılması üzerine. Bu ise Batı kaynaklı, arge ve teknoloji buradan doğuyor.

İkincisi Türkiye’nin kurumsal gelişmesi için de Batı ile yakın olması gerekiyor. Türkiye için tek yol demokrasi. Ve demokrasinin de, Trump’a rağmen, en büyük destekçisi hâlâ Batı. Bu yüzden Doğu’ya yönelmek doğru değil.

Batı’ya sırtını dönüp Suudi Arabistan ya da Rusya ile yakınlaşmak demokrasiyi güçlendirmez.

Bugün ABD, tarihinin en büyük krizini yaşıyor Trump yönetimi ile birlikte. Son 60 senedir hiç olmadığı kadar vahim durum. Ama medya, Washington Post, New York Times gibi gazeteler Trump’ı teşhir edecek kötü politikalarını eleştiren yazıları sürdürüyorlar. ABD’de yargı sistemi hâlâ çok bağımsız..

  • Dünyada otokratik rejimler, milliyetçi, ırkçı söylemler artıyor. Çıkış için ne öneriyorsunuz?

Çok korkutucu bir dünya, geri dönmemiz lazım. Bazı şirketler çok zenginleştiler ama çoğu bu gelişmenin dışında kaldı. İnsanlar işlerinin yürümediğini, gelişmediğini gördüler, hatta büyük kayıplar yaşadılar, işsiz kaldılar. Büyük bir mutsuzluk, tatminsizlik ortaya çıktı. Ve bu tatminsizlik popülist, milliyetçi, “sistemi dışardan desteklediğini savunup aslında hiçbir çözüm getirmeyen” demagoglar için büyük bir fırsat yarattı. Birçok ülkede demokrasiden çok ciddi geri adımlar atılıyor; ekonomi tamamen değişiyor. Yeni teknolojiler, robotlar, yapay zekâ, küreselleşme tamamen değişiyor. Terörizm artıyor, kitlesel göçler yaşanıyor. Tüm bunlar dinamikleri de değiştiriyor. Her ülke bir arayış içinde.

Bunlar devletlerin daha güçlü olmasını gerektiriyor, iş piyasalarını buna göre yeniden şekillendirmesi gerekiyor. Ama aynı anda sivil toplum güçlenmez ise her şey daha da kötüye gider. Bunu unutmayalım.

Eşitlik, Adalet, Kadın

Nasıl bir anda Atatürk’ün önemini kavrayıp içleri bir anda Atatürk sevgisiyle dolup taşan AKP’lilere şüpheyle yaklaşılıyorsa kadın konusunda AKP iktidarının politikalarına öyle bakılıyor. “Kişinin fikri neyse zikri de odur” misali sonuç değişmiyor. Zamanında Atatürk için ölüm fermanı çıkaran zata bir okulun adının verilmesi, Atatürkçülüklerinin boyutunu nasıl gözler önüne seriyorsa, 2010 yılında Başbakanlık tarafından Avrupa Birliği’ne uyum çerçevesinde çıkartılan “kadın istihdamını ve fırsat eşitliğini” artırmaya yönelik genelgesi de bugün güncelleme bahanesi ile kadükleştiriliyor. Nelerden mi vazgeçiliyor?

Örneğin “eşit işe eşit ücret imkânının sağlanması” hükmünden… Kamu ve özel sektör işyerlerine yönelik yapılan denetimlerde, cinsiyet eşitliğine ilişkin hükümlere uyulup uyulmadığının denetlenmesi zorunluluğundan… Kamu kurum ve kuruluşlarının, yerel yönetimlerin faaliyet raporlarına kadın erkek eşitliği yaklaşımının dahil edilmesinden…

Kadın kuruluşlarının karşı çıkmalarına karşın inatla TBMM’den geçirilerek yasalaştırılan “müftülere nikâh yetkisi” de keza farklı değil.

Hal böyle olunca Türkiye’de kadının ekonomik yaşamın dışına itilmesinin, kadına yönelik şiddetin artmasının nedenlerini başka yerde aramanın anlamı yok…

Geçen haftalarda açıklanan Dünya Ekonomik Forumu’nun Cinsiyet Uçurumu Raporu’nda 144 ülke arasında bir sıra daha gerilememiz ve 131. olmamızın şaşılacak yanının olmaması gibi.

İstanbul 30 Kasım – 1 Aralık tarihlerinde önemli bir zirveye ev sahipliği yapacak: Eşitlik, Adalet ve Kadın Zirvesi.

Zirve birçok kadın kuruluşunun kolektif ve imece usulü düzenlediği bir zirve. Kadının eşit olmadığı bir ülkede adaletin sağlanamayacağına inanan herkese açık. Detaylı bilgiye kadinzirvesi.org sitesinden ulaşabilirsiniz.

Geçen hafta, zirveye yönelik bilgilendirme toplantısında konuşan Prof. Fatmagül Berktay, Türkiye’de kazanılmış hakların gerilemesinin arkasında yatan nedenin “kazanımlar karşısında oluşan erkeklik krizi” olduğunu söylemişti. “Erkekler bu krizi kadınlara şiddet uygulayarak, kazanılmış haklarını gerileterek, yasaları uygulamayarak telafi etmeye çalışıyorlar” diye vurgulayarak.

Sanırım işin toplumsal özünde yatan bu. Aynı zihniyet iktidarda da, üstelik son derece güçlü şekilde var olduğu için Türkiye’de kadın haklarındaki kazanımlar iyileşeceğine geriliyor.

Tam da bu noktada geçen yazılarımda irdeleyeceğim diye bahsettiğim İzlanda örneğine değinmek istiyorum. Çünkü İzlanda’nın başarısından çıkarılacak hayli ders var.
İzlanda nasıl başardı?

İzlanda DEF’nin raporunda da vurgulandığı gibi dünyada cinsiyet eşitliğinde birinci. Açık ara, üstelik 9 yıl üst üste… Öyle kendiliğinden olmadı. Çok değil 30 yıl öncesine kadar, her yerde olduğu gibi İzlanda’da da iktidar erkeklerin tekelindeydi.

Kadının insan hakları savunucularının kolektif eylem ve dayanışmaları, siyasi gönüllülük ve yaşama geçirilen çeşitli uygulamalar, örneğin cinsiyete dayalı bütçeleme, yasalar ve kota sonucu başarı geldi.

İşin bir ilginç yanı da kadınların yine erkek tekelinde olan din işlerine el atması ve liderlik üstlenmeleri ile kritik bir eşiğin aşılması. 2012 yılında İzlanda ilk kadın piskoposuna sahip oldu.

Siyasi yaşamda 1985 yılına kadar kadınlar parlamentonun sadece yüzde 5’ini oluşturuyordu. 1982 yılında Kadın Birliği kuruldu ve kadınların ülkede her alanda haklarının iyileştirilmesine yönelik büyük bir çalışma başlatıldı. Bir sonraki seçimlerde kadın milletvekili sayısı 3 misli arttı. Cinsel tacize yönelik yasaların uygulanması İzlanda’da sulandırılıyordu. Ancak kadınlar hükümeti istifa ettirecek kadar işi büyüttüler.

Yapılan son hak arama, geçen yıl eşit işe eşit ücret konusunda oldu. Bir araştırma sonunda ülkedeki kadınların erkeklerden yüzde 30 daha az ücret aldığı anlaşıldı. Bu fark İzlandalı kadınların emeklerinin saat 14.38’den sonra ücretlendirilmediği yani bedava çalıştıkları anlamına geliyordu. Binlerce kadın saat 14.38’de iş bırakarak büyük bir eylem gerçekleştirdi. Eylem ses getirdi. Şimdi hükümet cinsiyet, etnik köken, cinsel eğilim ya da milliyete bakılmaksızın eşit işe eşit ücret ödendiğinin sertifikayla kanıtlanmasını özel sektörde de zorunlu kılmaya hazırlanıyor.

‘İyilik ve Güven’

“Acil kan aranıyor” anonsu gibi… “İyilik ve güven” bu ülkenin içinde bulunduğumuz dönemde en önemli ihtiyacı.

Yeni kurulan “İyi Parti”, umarız iyilik ve güvenin yeniden tesisi konusunda “iyi” işler yapar…

Konu bugün “İyi Parti” değil; iyilik ve güven üzerine inşa edilecek bir ekonominin sadece üzerinde yaşadığımız ülkeyi değil, dünyayı kurtaracak bir reçete olması…

Ranta dayalı, büyüme ve tüketim odaklı bir ekonominin, gezegeni ve insanlığı nereye getirdiğini gördük. Eğer hâlâ görmedik diyorsanız, önceki gün Tekirdağ’ın Saray ilçesinde sele kapılan askeri araca tutunan, bir müddet bekledikten sonra “Yüzme bilmiyorum, kendimi bırakıyorum” diyerek kendini ölüme bırakan askerin çaresizliğinde bulabilirsiniz.

Çünkü sel taşkınının arkasında çarpık yapılaşmayı, ormanların ve tarım arazilerinin talanını da bulacaksınız…

Beton yığınlara dönüşen, adım başı AVM’ler ve gökdelenlerle kuşatılmış kentlerde kirli havayı soluyarak, fahiş fiyatlı gıdaları satın almak zorunda kalarak, trafikte saatlerce çile çekerek ömür tüketenlerin çaresizliğinde de bulabilirsiniz… Unutmayalım ki insanı ve doğayı tüketen bu ekonomik sistem, günümüz siyasetini besleyen ana damar. Özellikle bizim gibi ülkelerde ve özellikle AKP iktidarında.

Oysa bizim ihtiyacımız olan, insan ve doğa ile dost bir toplum; iyilik, karşılıklı yardımlaşma ve güven ortamı. İnsanların mutluluğunu temel alan daha basit, daha iyi, daha adil bir hayat.

Ve acı olan, bu kadar basitliğin bu kadar zor olması.

Good4Trust.org

Ama harekete geçenler de yok değil. Örneğin Uygar Özesmi tarafından geçen yıl kurulan Good4Trust.org’un hedefi de bu: “Beraberce iyiliği çoğaltmak, iyi insanlar arasında güven tesis etmek.”

Özesmi’nin adını duymuşsunuzdur. Daha önce Greenpeace Akdeniz Genel Direktörlüğü, TEMA Vakfı Genel Müdürlüğü, Birdlife Partneri Doğa Derneği’nin kurucu başkanlığı yaptı.

Change.org Doğu Avrupa ve Batı Asya Direktörü oldu. Hâlâ CIVICUS – Sivil Katılım için Küresel Birlik Yönetim Kurulu’nda. Ve tabii Good4Trust. org’un Kurucu ve Kışkırtıcısı.

Peki, Good4Trust’da neler yapılıyor? Özesmi ile konuştuk bakın neler anlattı: “Amacımız tüketim ekonomisini türetim ekonomisine dönüştürmek. Biliyorsunuz mevcut ekonomi fiyat rekabeti üzerine kurgulanmış durumda. Biz de bu üreticileri, nasıl rekabet dışına çıkarırız diye düşündük. Onları kendileri gibi düşünen, etik değerlerle hareket eden insanlarla bir araya getirmeye karar verdik. ‘Kendine davranılmasını istediğin gibi davran’ inancı ile hareket eden, sosyal adalete inanan insanları bir araya getirdik. Böylece, var olabilecekleri bir ekonomik evrene girmiş oluyorlar. Eşit şartların hâkim olduğu bir kapalı ekonomi yaratıyoruz.

İşletmelerde birinin atığı diğerinin girdisi oluyor.”

Bu döngüsel ekonomi içinde bugün 40 üretici ve 8 bin 500 türetici var. Tüketimi değil, kullanarak dönüştürmeyi benimseyen, adil ve doğayla dost üreticileri destekleyen kişilere verilen tanım türetici. Bunlar aynı zamanda bu sistemin de savunucuları.

Good4Trust’ın ekibi de ilginç. Her biri dünyanın bir yerinde. Neşet, Cunda’dan siteyi yönetiyor; Atilla, Buenos Aires’te yazılımı geliştiriyor; Uğur web tasarımını Londra’dan yürütüyor; Berk Urla’dan sosyal medyayı üstlenmiş…

Good4Trust.org, kâr amacı gütmeyen bir sosyal girişim. Her satıştan yüzde 3 katkı payı alıyor. Özesmi, bu yüzde üçle sistemi ayakta tutmaya çalıştıklarını söylüyor. “Biz alternatif bir kurgu yaratmaya çalışıyoruz” diyerek. Good4Trust’a üye olmak isteyen üreticiler bir “Niyet Belgesi” imzalıyor. Bu belgede, üretim sürecinde insan ve çevreye dost yönetim sistemlerini izleyecekleri sözü veriyorlar. Daha sonrasında üretim yerinden, kullanılan enerjiye, çalışma şartlarına kadar her türlü bilgi radikal bir şeffaflık içinde beyan ediliyor. Başvuru dosyaları ise 7’ler Konseyi tarafından değerlendiriyor.

Özesmi, sistemin sürdürülebilir olması için ölçeklendirilmesi gerektiğini söylüyor. 500 üretici ve 300 bin türeticiye ulaşılabilirse sistem kendini yürütebilecek.

Good4Trust, dünyada giderek yayılan Paylaşım Ekonomisi’nin Türkiye’deki ayaklarından biri. Paylaşım ekonomisinin sacayağını oluşturan en önemli unsur güven. Türkiye ise güven skalasında en dip sıralarda. Güvensiz bir ülkeyiz. Dünya Paylaşım Endeksi’nde 135 ülke içerisinde yüzde 18 oranla 128. olarak en sonlardayız. Yardım kuruluşuna zaman ayırmada ise 135 ülke içerisinde sondan üçüncüyüz.

Oysa toplumsal güven ve paylaşımın, bir ülkenin ekonomik refahını doğrudan etkilediği kanıtlanmış durumda…

Az mı Gittik, Uz mu Gittik?

Yukarıda attığım başlığı Türkiye’de hangi alana çekerseniz çekin, yanıt pek değişmez: Evet az gittik; dolayısıyla uz da gidemedik. Pardon. Konu rant, talan ve inşaat olunca dörtnala koştuk. Ama iş eğitime, ileri sanayileşmeye, tarıma, üretime, insan haklarına, kadın erkek eşitliğine geldiğinde bırakın adım atmayı, var olan konumdan bile gerilemeyi başardık. Hele hele toplumsal değerlerde…

Bu yazının başlığını Erdal Yıldırım’ın kitabından aldım. Yıldırım, Vehbi Koç Vakfı Genel Müdürü. 25 yılı aşkın üçüncü sektör deneyiminden yola çıkarak, yeni vakıfların 50 yıllık hikâyesini anlattığı kitabına ‘Az mı gittik, uz mu gittik?’ soru başlığını vermiş. “Kurumsal iyilik” olarak tanımladığı vakıflara dair pek çok konuya yeni bir sayfa açıyor kitabında. Yıldırım, hep övündüğümüz “Vakıf medeniyeti mirasının üzerine ne koyabildik? Vakıfçılık konusunda dünyadaki yerimiz ne?” ve tabii “Hayırseverlikte neredeyiz” sorularına yanıt arıyor. Yıldırım ile önceki gün bir sohbet gerçekleştirdik.

Konu önemli. Kısaca 3. Sektör diye tanımlanan sivil toplum kuruluşları, yani dernek, cemiyet, vakıf, birlik, federasyon, konfederasyon, platform ve inisiyatifler, çağdaş demokrasinin olmazsa olmazları. Toplumsal sorunların çözülmesinde önemli rolleri var. Ve ne yazık ki Türkiye’de bugün sayısı 5 bini aşan vakıftan sadece çok azına gerçek anlamda vakıf diyebiliyoruz. Ve 104 bin dernek… Çoğu tabela dernek.

Şöyle bir düşündüm, başarılı vakıf deyince benim ilk anda aklıma hangileri geliyor diye: TEV, TEGEV, Darüşşafaka, Mehmetçik Vakfı, LÖSEV… Sonra vakıf üniversiteleri… Sonra ailelerin ve şirketlerin kurdukları vakıflar: Vehbi Koç Vakfı, Sabancı Vakfı, Kadir Has Vakfı, Türkiye Vodafone Vakfı vs…
Seviyor ama yapmıyoruz
Tabii içinde bulunduğumuz dönemin ruhuna uygun, amacı toplumu dini değerler doğrultusunda dönüştürmek olan ve bunu da vakıf senetlerinde açıkça ifade eden Ensar Vakfı, TÜRGEV gibi kuruluşlar… Yıldırım onları “imtiyazlı vakıflar” başlığı altında topluyor. Toplanan bağışların nerelere harcandığına ilişkin şeffaflık yoksunluğundan, devlet eliyle tahsis edilen bina ve arsalara kadar…

Ve ne yazık ki hayırseverlikte de karnemiz iyi değil. Dünya genelinde 135 ülkede yapılan hayırseverlik anketinde insanlara 3 basit soru soruluyor:

-Bir hayır kurumuna bağış yaptınız mı?

-Gönüllü bir çalışmaya katıldınız mı?


-Tanımadığınız birine yardım ettiniz mi?

Türkiye’nin notu 100 üzerinden 18.

Erdal Yıldırım bu durumu “güvenmiyoruz” diye açıklıyor.

Etrafımızdakilerle, hatta komşularımızla bile yaşadığımız bir güven sorunu var. Halbuki Batı’da gelişmiş ülkelerde durum tam tersi. Francis Fukuyama’nın ‘Güven’ kitabında altını çizdiği gibi, bir toplumun hem kültürel dokusunda, hem de tek tek bireylerinde bulunan “karşılıklı güven” duygusu ekonomik ve sosyal gelişme için en önemli unsur.

Aslında hayırseverlik dünyada giderek artan bir olgu. Örneğin ABD’de yapılan bağış miktarının 21. yüzyılda çok önemli miktarlarda artacağı belirtiliyor. Lester Salamon’a göre yeni hayırseverlik 4 açıdan farklı olacak: Daha çeşitli, daha küresel, daha işbirlikçi ve daha müteşebbis. Ayrıca vakıfçılık, sivil toplumculuk da giderek evriliyor ve sivriliyor.

Sivil toplumculuk önemli. Gerektiğinde, sisteme karşı duruş sergileyebilmesi, siyasetten bağımsız hareket edebilmesi lazım. Kolay değil, üstelik bizim gibi ülkelerde, üstelik Türkiye’de içinde bulunduğumuz dönemde.

Yıldırım’ın “Bir gün şehrinizin en muteber adamısınız, ertesi gün yaka paça tutuklanıyorsunuz. Gelecek kaygınız belli bir seviyenin üzerindeyken hiçbir konuda sivrilmek istemezsiniz. Hatta hayırseverlikte bile” diye yazdığı kitabı okurken Osman Kavala’nın Gaziantep’de Alman Goethe Enstitüsü’nün toplantısından dönüşte Atatürk Havalimanı’nda gözaltına alındığı haberi ulaştı. Osman Kavala bir işadamı ama aynı zamanda sivil toplumcu kimliği güçlü biri.

TESEV yönetim kurulu üyesi, Açık Toplum Enstitüsü’nde danışma kurulu üyesi, Tarih Vakfı ve Diyarbakır Kültürevi’nin destekçisi, Helsinki Yurttaşlar Derneği üyesi. Bilmem başka söze hacet kaldı mı?

WEF: Eşitsizlik Ürkütücü Boyutlarda

Dünya Ekonomik Forumu (WEF) her yıl yayımladığı Küresel Rekabet Raporu 2017- 2018’i açıkladı. Bu yıl 137 ülke verilerinin değerlendirildiği rapora göre Türkiye 2 basamak ilerledi ve 53. sıraya yükseldi. Rekabetçiliği, bir ülkenin verimlilik seviyesini belirleyen bir dizi kurum, politika ve faktör olarak tanımlayan WEF’nin Rekabet Gücü Endeksi 12 başlıkta ülkelerin rekabet güçlerini değerlendiriyor: Kurumlar, altyapı, makroekonomik çevre, sağlık ile ilköğretim, yüksek eğitim ve öğretim, işgücü piyasası verimliliği, mal piyasası verimliliği, finansal piyasa gelişimi, teknolojik hazır olma durumu, ölçek, iş dünyası sofistikeliği, yenilik ve finansal piyasalar.

Rapora göre, dünya ekonomisi toparlanma süreci içinde; büyüme ortalama 3.5 ancak gelir dağılımdaki eşitsizliğin giderek artması ürkütücü. Yeni teknolojilerin yıkıcı gücü ise geleceğe ilişkin belirsizliği artırıyor. Rapor insan odaklı ekonomik büyümenin ve toplumların genelinin bundan yararlanıyor olmasının önemini vurgularken 3 noktaya dikkat çekiyor:

  1. Kırılganlık fazla: 2001 krizinin üzerinden neredeyse 10 yıl geçmesine karşın finans sektörünün hâlâ çok kırılgan olduğu. Bankacılıkla ilgili veriler hâlâ kriz öncesi seviyelere gelebilmiş değil. Üstelik tehditler var: Gelişmekte olan ükelerde özel sektör borçlarının artması ve düzenlenmemiş sermaye piyasalarının büyümesi.
  2. Yenilikçilik topluma yayılmıyor: Artık daha fazla ülke yenilik yapabiliyor ancak bunun faydalarını toplum geneline yaymak için daha fazlasını yapmaları gerekiyor. Çin, Hindistan ve Endonezya gibi başlıca gelişmekte olan pazarlar, gelişmiş ekonomilerle yarışarak, yeni inovasyon merkezleri haline geliyorlar. Bununla birlikte, yenilikçiliğin potansiyel ekonomik ve sosyal faydalarını yaygın bir şekilde yaymak için eğitim, beceri kazandırma ve farklı sosyal politikaları yaşama geçirmeleri gerekiyor.
  3. İşgücünün korunması: Ortak refahın sağlanması için çalışanların korunması ve işgücü piyasasının esnekliği önem kazanıyor.

İsviçre yine ilk sırada

Rekabet gücü bakımından 137 ülke arasında ilk sırayı bu yıl da İsviçre alırken, geçen yıl sıralamada ikinci olan Singapur üçüncü sıraya geriledi. Geçen yıl üçüncü sırayı alan ABD ise 2017 -2018 Küresel Rekabetçilik Endeksi’nde ikinci sıraya yükseldi.

Avrupa ülkelerinin hâkimiyeti gözlenen endeks sıralamasının ilk 10’unda yer alan diğer ülkeler ise Hollanda (4), Almanya (5), Hong Kong (6), İsveç (7), İngiltere (8), Japonya (9) ve Finlandiya (10) oldu.

Türkiye işgücünü değerlendiremiyor

2015 yılında 140 ülke arasında 51’inci, geçen yıl 138 ülke arasında 55’inci sırayı alan Türkiye, 2017- 2018 Küresel Rekabetçilik Endeksi’nin kapsadığı 137 ülke arasında iki sıra yükselerek 53’üncü oldu.

Pazar büyüklüğünde ilk 14 arasına giren Türkiye’nin rekabetçilik endeksinde en kötü olduğu başlık işgücü piyasası verimliliği. Burada 137 ülke arasında 127’nci. Son iki yılda en fazla düşüş, Sağlık ve İlköğretim ve Altyapı endekslerinde gerçekleşirken, önceki yıllara göre en belirgin yükseliş Makroekonomik Ortam ve Teknolojik Hazırlık endekslerinde yaşandı. Raporda yer alan değerlendirmelerde, Türkiye’nin gelecekte kurumsal çerçevesini iyileştirmesi, emek piyasalarında var olan önemli katılıkları gidermesi ve finansal piyasaların etkinliğini ve istikrarını sağlamlaştırması gerektiğinin altı çizildi.

2017’de Türkiye ekonomisinin yüzde 2.9 oranında büyümesinin beklendiğine işaret edilen raporda, yılın ilk yarısında liranın değer kaybetmesinin, Türkiye’nin ihracatına ve hükümetin parasal ve mali politikalar yoluyla iç talebi artırmasına yardımcı olduğu kaydedildi.

Raporda, Türkiye’nin 2016 itibarıyla satın alma gücü paritesine göre 857.4 milyar ABD Dolar’lık bir GSYİH büyüklüğüne, kişi başına 10.742,7 ABD Dolar’lık bir gelire ve GSYİH’si ile dünya toplamında yüzde 1.66’lık bir paya sahip olduğu vurgulandı.

Zenginlik Özgürlük Getirir mi?

Bağımsızlık istediler, referanduma gittiler ama işler öyle bir noktaya geldi ki özerklik statülerini bile kaybetmekle karşı karşıyalar. Tüm dünyanın gözü Katalanların İspanya’dan ayrılık kararında nasıl bir sürecin yaşanacağında. Tabii işin siyasi olduğu kadar bir de ekonomik boyutu var…

Katalanların bu hamlesi İspanya’nın sadece toprak bütünlüğü açısından değil ekonomik açıdan da geleceği için son derece önemli.

Katalonya İspanya’nın toplam yüzölçümünün yalnızca yüzde 6.3’ünü oluşturuyor ama ekonomik ağırlığı kapladığı alanın çok üzerinde. 7.45 milyon nüfuslu bölge İspanyol nüfusunun yüzde 16’sı. 215.6 milyar Avro’luk ekonomik büyüklüğü İspanya’nın GSYH’sinin beşte biri. Bu rakam Avro bölgesindeki birçok ülke ekonomisinin üzerinde.

Yine Katalonya bölgesinin 65.2 milyar Avro tutarındaki ihracatı İspanya’nın toplam ihracatının dörtte birinin üzerinde. Bölgeye gelen 37 milyar Avro yabancı sermaye de yine İspanya’nın çektiği doğrudan yabancı yatırımın 4’te 1’inden fazla. Katalonya bölgesinde yüzde 13.2 işsizlik, İspanya genelinde yüzde 17.2 olan işsizliğe oranla daha düşük.

Yaklaşık 609 bin şirketle Katalonya, toplam şirket sayısının yüzde 19’unu oluşturuyor.

Katalonya’ya yatırım yapan yabancı şirketler ağırlık olarak otomotiv, ulaşım, kimya ve ilaç sektörlerine yöneliyorlar. Sadece yabancı yatırımlarla, bölgede yaklaşık 26 bin iş imkânı sağlandı.

Anlayacağınız zengin Katalonya İspanya’nın sırtını dayadığı, kaşıkla verip kepçeyle aldığı bir bölge. İspanyol hükümetinin son verileri açıkladığı 2014’te Katalanlar bölgeye harcanandan 10 milyar Avro daha fazla vergi ödemiş. Katalan ayrılıkçıların en gözde sloganlarından biri “Madrid nos roba- Madrid bizi soyuyor”.

Bunları söylerken bütün ekonominin toz pembe olduğu izlenimine kapılmayın. Katalan hükümetinin 77 milyar Avro dış borcu var, yani bölge GSYH’sinin yüzde 35.4’ü. Borcun 52 milyar Avro’su İspanyol hükümetine. Çünkü İspanya hükümeti küresel finans krizinden sonra 2012’de bölge yönetimleri için özel fon oluşturmuş ve bu fondan en çok Barselona yönetimi yararlanmıştı. İşler gerginleşirse borcun nasıl tahsil edileceği bile soru işareti. Bir de AB üyeliği sorunu var. İhracatının üçte 2’sini AB’ye yapan Katalonya ayrılık sonrası ne yapacak? Dediğimiz gibi süreç hayli karışık. Bakalım tünelin ucundaki ışık nasıl ve nereden doğacak?