Macron: Biz Ayrı Gezegenlerdeniz!

Fransa ve Türkiye devlet başkanlarının basın toplantısını izlerken, “Hey gidi hey!” diye düşünmeden edemedim…

Gözümün önüne 2000’lerin başında Avrupalı liderlerce pohpohlanan, el üstünde tutulan ve Brüksel dönüşünde ülkede “Avrupa fatihi” çığlıklarıyla karşılanan Erdoğan geldi…

Aradan geçen 15 yılda Fransa’da “4” (yazıyla “dört”) başkan değişmişti:

Chirac’ı Sarkozy, Sarkozy’yi Hollande, Hollande’ı yeni 40 yaşına basan Macron izledi.

Haliyle kuşak değişti. Lafı eğmeden konuşmayı ifade eden “politcally correct/siyaseten münasip” tarzına taviz vermeyen yeni, genç kuşağın temsilcisi Macron, dünya önünde “Elyssee kürsüsü”nden “Usta”ya bu defa ders verdi:

“Demokrasiler terörle tabii mücadele edeceklerdi ama hukuk devletine saygılı olmalıydılar”… Bir “İfade özgürlüğü (alakart/seçmeli değil!) bölünmez, tam bir bütündü. Hukuk devleti birebir buydu.” Varan iki.

“Fikirler şiddet çağrısı yapmıyorsa, yalnız fikirdi. Dolayısıyla özgürce ifade edilebilmeliydiler.” Varan üç.

“Devletlerin meşruiyeti yurttaşların (ifade edilen) haklarının korunmasından geçerdi.” Varan dört.

“Türkiye-AB konusunda ikiyüzlük bırakılmalıydı. Özellikle son (OHAL’leşme) sürecinden sonra AB’de artık yeni başlık açmak söz konusu değildi. Hedef, Türkiye’yi (tümden yitirmemek için) onu Avrupa insan hakları konvasiyonunda tutmak ve yakın işbirliği kurmak olmalıydı.” Varan beş.

Roma mitolojisindeki “tanrıların efendisi”, “Jüpiter” lakabıyla bilinen Macron, uluslararası bir basın toplantısında böyle kapalı kapılar ardında söylenecek ne varsa tane tane faş etti.

Terörün bahçıvanları…

“Jüpiter”in bu “Biz ayrı gezegenlerin tanrılarıyız!” efelenmesine Reis cepheden yanıt vermedi. Yerine çapraz bir hamleyle soru soran bir gazeteciyi “Terör ve teröristin bahçıvanları vardır” diye fırçaladı: “Bu bahçıvanlar düşünce adamı diye bakılanlardır. Gazetelerinin köşelerinden orayı sularlar.”
Bundan açık bir “ayrı gezegenlerdeniz” manifestosu olabilir mi? Bu ne perhiz ne lahana turşusu diyebilirsiniz… İnsan evine davet ettiği bir misafire böyle bir protokolü layık görür mü?

Orada durmak gerekiyor. Davet acaba Elyssee’den mi geldi? Yoksa Türkiye tarafından mı zorlandı? Fransız basınında da sorgulanan bu soruya somut yanıt yok.

Dünya medyası önünde T.C. devleti başkanına demokrasi dersi vermekten kaçınmayan “Elyssee Sarayı”, bu basit soruyu şeffafça yanıtlamaktan kaçınıyor ve “no comment”le geçiştiriyor. Ama Çizme’nin Ortadoğu uzmanlarından gazeteci Alberto Negri -misal- davetin Ankara’nın iteklemesi ile gerçekleştiğini ima ediyor. Tanınmış gazeteci, buna dayanak olarak RTE’nin aylar öncesinde bir İtalyan çokuluslu şirketin CEO’suna bizzat otoriter bir tonda yaptığı “Bana Avrupa ile kanal aç!” telefonunu aktarıyor…

Neden?

Çünkü Türkiye uluslararası arenada artık yapayalnız. Ankara’nın yalnızlığı bu ziyarette, düşünce özgürlüğü ve insan hakları ihlalleriyle birlikte en çok konuşulan konulardan biri oldu.

Türkiye’nin Avrupa kapısını tekrar “ilişkilerin nispeten en az kötü olduğu Paris aracılığıyla açmaya çalıştığı” ve Macron’un bir “anahtar rolü” oynadığı vurgulandı…

Uluslararası yalnızlık

Almanlarla referandum dönemindeki yaşanan talihsiz “Nazi” atışmalarından sonra Berlin’le bu şansın kalmadığı, Paris’in önemli bir AB başkenti olarak biricik alternatif kaldığı belirtildi. Erdoğan’ın demokratik göstergelerin baş aşağı gittiği 2016 yazından beri Avrupa’da sade Varşova ve (bol atışmalı) Atina’da kabul edildiğinin altı çizildi.

Erdoğan’ın şimdi bu zamanlama ile Avrupa ile yeniden şansını zorlamak istemesinin nedeni, gerçekte ABD ile ilişkilerin dibe vurması. Zarrab – Hakan davalarıyla Washington’la ilişkilerin dip yapmasının ardından RTE belli ki Batı’yı hepten yitirmek istemiyor. Fransa’da, Huffington Post’ta çıkan çarpıcı bir yorum bunu örneğin söylüyor.

RTE beri yandan acil ve somut bir gereksinim duymasa, Macron’u “one minute” çıkışıyla frenlemez miydi? Oysa ki Jüpiter-Macron yerine, Elyssee’de şimşekleri çeken yalnız gazeteciler oldu…

Neden?

Burnundan kıl aldırmayan “asrın liderimiz” niye böyle netameli bir geziyi göze aldı? Sorulması gereken soru bu.

Ankara bunca mı çaresiz?

‘FETÖcülük Gerekirse, Onu da AKP Yapar!’

FETÖ davaları içinden çıkılmaz bir hal aldı. Yargıçlar olaylar yumağını çözemezken, kararlar da kamuoyunda ciddi soru işaretleri yaratıyor.

Soru işaretlerini gündeme getirenler hiç de haksız değiller, düne kadar, kahraman bilinenler FETÖ cünün en halis haini, düne kadar FETÖ darbesinin başarıya ulaşması halinde gözde sıkıyönetim komutanı olacağı iddia edilenler kumpas mağduru çıkıyorlar!

Son olarak da,” Yurtta Sulh Konseyi”nden Mehmet Partigöç’ün düzenlediği, önemli görevlere getirilecek kişiler listesinde adları bulunduğu için, tutuklu olan Tümgeneral Adnan Arslan,Tümamiral Ercan İnceoğlu, Tümgeneral Mustafa İlter, Korgeneral Erdal Öztürk, Korgeneral Abdullah Barutçu, Tümgeneral Celalettin Çoban ve daha 12 kişi, listenin bir kumpas ürünü olduğunun ortaya çıkması üzerine delil yetersizliğinden serbest bırakıldılar.

***

Garip bir durum çarşambanın hainleri perşembenin kahramanları haline gelince, artık perşembenin gelişi çarşambadan da belli olmaz oldu.

Yargının bir zamanlarki anlı şanlı hakim ve savcıları da, daha sonra FETÖ kumpasçılığından soruşturulup, kovuşturulunca insan kime ve neye inanacağını şaşırır hale geliyor.

Bu her şeyi kaybettiği anda, kuşkunun tohumunu herkeste filizlendiren FETÖ’nün başarısıdır.

Tam artık kimse hiç bir şeye şaşırmaz oldu derken yine de şaşılası bir olayla karşılaşıverdik.

FETÖ’nün akademik yapılanmasından İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanmakta olan Fatih Gürsul hakkında verilen mahkumiyet kararında gerekçede açıklandığı üzere “ sanığın ana muhalefet partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin Genel Başkanı’nın Başdanışmanı olarak görev yapmış bulunduğu konumunun örgüte sağlayabileceği yarar ve sanığın bu kapsamdaki etkinlik imkanı temel cezada artırım yapılmasında dikkate alınmış”.

AKP’nin çok etkin noktalarında görev yapmış olan bir çok FETÖ cü, kıllarına bile dokunulmadan ellerini kollarını sallayarak gezerlerken, bir bakıyorsunuz ki, bir başka FETÖ cünün, CHP Genel Başkanının danışmanı olduğu için cezasında artırıma gidiliyor.

Bir zamanlar kendini iktidarla çok özdeşleştiren Tek Parti döneminin Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’a atfen anlatılan çok çarpıcı bir öykü vardı.

Rivayet olunur ki, Nevzat Tandoğan bir solcu aydını şöyle paylamış.

  • Hem size ne oluyor ulan! Memlekete komünizm gerekirse onu da biz yaparız!
    Durum onu hatırlatıyor.

Şimdi de eski CHP’li Fatih Gürsul’a aynı Tandoğan mantığıyla sesleniliyor:

Hem size ne oluyor ulan memlekete FETÖ cülük gerekirse onu da AKP yapar!

***

Onat Kutlar’a sesleniş

Onat Kutlar’ı yitirişimizin 23. yıldönümü. Bu vesileyle Onat’a bir kez daha seslenmek istedim:

Sevgili Onat,

Bugün sen kültürel değerlerine katkılarda bulunduğun sevgili kentler’in Gaziantep ve İstanbul’u bütün diğer sevdiklerinle birlikte ardında bırakarak aramızdan ayrılalı tam 23 yıl oldu.Bu süre içinde sık sık, senin ham ervah göçüyle kültürel havası kirlenen İstanbul’a biraz nefes alsın diye Gaziantep’in armağanı olduğunu düşündüm ve dile getirmeye çalıştım.

Buraları soracak olursan Onat,sen gideli beri memlekette iyiye giden bir şey olmadı. Baskı ve zulüm yine eskisi gibi, hatta eskisinden de beter, artarak sürüyor. Neyse, bir çok ülke benzeri günleri yaşadı, yaşıyor, yaşayacak da. Onlar gibi bizler de “bu da geçer yahu” diye teselli bulmaya çalışıyoruz.

Senin Gaziantepli ve de İstanbullu hemşehrilerin güç günleri, daha önce yaşadılar, kentleri yirminci yüzyılın başlarında işgal edildi. Ama, onlar dişlerini sıktılar, direndiler, sonunda işgal kuvvetleri çekildi, kentler sahiplerine kaldılar ve zengiliklerini artırarak yaşamı sürdürdüler.

Ama korkarım ki, bu kez öyle olmayacak gibi.

Bu kez kentlerimizi çaldılar, yok ettiler.

Bu kez her iki kentimizi de işgal edip yağmalayan işgalciler gittiklerinde geriye bir şey kalmayacak.

Evet kentlerimizi çaldılar, yok ettiler, şimdi sıra geçmişimiz ve belleğimizde.

Şiddet ve Eğitim

Çarşamba günü haberleri izliyorum televizyonda.

İlk haber Burdur’un Bucak ilçesinden. Devlete ait bir rehabilitasyon ve bakım merkezinde 10 yaşında engelli bir çocuk öğretmeninden dayak yiyor.

İkinci haber İstanbul Maltepe’den. Eşiyle boşanma sürecinde olan bir baba, 2 ve 4 yaşındaki kızlarını öldürdükten sonra intihar ediyor.

Van’da bir hastane önünde bir adam kucağında bir bebek puseti taşıyan bir kadını defalarca tekmeliyor ve yumrukluyor. Adam kadının eşi. Kadını dövme gerekçesini şöyle açıklıyor: “Yavaş yürüyordu, sinirlendim.”

Bu da dünkü ilk haberlerden biri. Aksaray’da hareket halinde bir otomobile ateş açılıyor.

İki ölü!

***

Umut Vakfı verilerine göre 2016 yılında 2 bin 720 bireysel silahlı olay ulusal ve yöresel medyaya yansımış. Bu olaylarda 2 bin 56 kişi ölmüş, 1961 kişi yaralanmış. Kadın
Cinayetlerini Durdurma Platformu verilerine göre de 2017 yılında 409 kadın erkekler tarafından öldürülmüş, 387 çocuk cinsel istismara uğramış, 20 çocuk cinayete kurban gitmiş.

Aile bireylerinden biri olduğunu savladığımız Avrupa ülkelerinin hiçbirinde bu görüntüler yok.

İnsanların birbirlerine karşı sevgisizliğinin, saygısızlığının giderek arttığı ülkemizde cinayet sayılarının da giderek artacağını söylemek kehanet değil.

“Şedit” bir toplum olmaktan bir an önce kurtulmamız gerekiyor.

***

Uzmanlar bu kötü gidişin ancak doğru dürüst bir eğitimle önlenebileceği görüşündeler.

Ne var ki AKP iktidarının elinde yaz boz tahtasına dönmüş eğitim sistemimizle bu kötü gidişe “dur!” demek olası değil. Eğitimimizin ne denli başarısız olduğu OECD’nin her üç yılda bir açıklanan PISA sonuçlarında ortaya çıkıyor.

72 ülkede yapılan araştırmalara göre bilim, matematik ve okumada başı Singapur, Finlandiya, Kanada ve Japonya çekiyor. Öğrencilerimiz özellikle “okuduğunu anlamada” son sıralarda. Okuttuğunu anlatmaktan aciz bir eğitim sisteminden ne beklenebilir?

Singapur ve Finlandiya az nüfuslu ülkeler; eğitim sistemleri merkezi. Kanada ve Japonya’da ise eğitim ademi merkeziyetçi. Kanada’da eğitim sistemi 10 ayrı eyalete göre farklılıklar gösteriyor. Japonya’da ise 1947’den bu yana eğitimin ağırlığı özerk yerel yönetimlerde.

***

Bir de bize bakalım. Hakkâri-Yüksekova’da da Tekirdağ-Marmara Ereğlisi’nde de veya İzmir-Urla’da da, Ardahan-Posof’ta da öğrenciler aynı müfredatla eğitim görüyorlar.

Bölgelere göre çok farklı toplumsal, kültürel, ekonomik koşullar dikkate alınmıyor.

Bölgelere göre öğrencilerin algı düzeylerinin farklı olacağı gerçeği görülmek istenmiyor.

Burada savunulan siyasal-bölgesel özerklik değil. En azından ülkemizin yedi coğrafi bölgesine uygun müfredat programları düzenlenebilir.

Yoksa “ille de merkeziyetçilik” kafasıyla bir arpa boyu yol almamız olası değil.

Siyasal İslamcı AKP iktidarı, kafasını imam hatip liselerine takmış. Bu liseleri Türkiye genelinde hızla yayarak bir “dindar nesil” yetiştirme hülyasında. Oysa en başta mütedeyyin kesimler bu yayılmacılığa karşı çıkıyorlar, çocuklarını geleceklerini sağlama alacakları okullara göndermek istiyorlar.

Tüm bunları AKP iktidarına anlatmak mümkün değil. Geriye, bizi bin bir felakete sürükleyen bu iktidarı kasım 2019 seçimlerinde sandığa gömmekten başka bir çare kalmıyor.

Cüppeli Kontrgerilla

Her şey ile birlikte Türkiye de kendine göre değişiyor.

Türkiye’de değişimin bugünkü adı Fatih Kaya.

Fatih Kaya Halk Özel Hareketi’nin (HÖH) Genel Başkanı. Hareket 15 temmuz 2016 darbe girişiminin ertesi günü ilk çadırını Trabzon’da kurmuş. 30 kasım 2016 da dernekleşen oluşum kısa sürede 7 binin üzerinde üyeye ulaşmış, 22 ilde şube açmış.

Kamu görevlisi olan ve izin alarak Suriye’ye geçip orada Türkmenler’e silah elde yardım ettiğini söyleyen Fatih Kaya HÖH’nin amacının kendilerine her ihtiyaç duyulduğunda, darbeye karşı millete yadım etmeye hazır olmak olduğunu söylüyor. “Gezi benzeri olaylarda sokağa çıkmayız, devletin askeri- polisi var,”diyen Fatih Kaya ekliyor:

-15 temmuz gibi, devletin EMİRİ MÜMİNİ talimat vermediği sürece sokağa çıkmayız.

Fatih Kaya’nın HÖH’ün amaçlarını açıklamasıyla 696 sayılı KHK’daki ifadeler ne kadar örtüşüyor değil mi?

***

HÖH ilgili soru işaretleri var:

Fatih Bey HÖH’ün silahsız olduğunu söylüyor.

Ama ihtiyaç duyulduğunda darbeye karşı sokağa inerek millete yardım etmek amacına silahsız nasıl hizmet
edilebilir?

EMİRİ MÜMİN talimat vermedikçe, hareket etmeyeceklerini söylüyor Fatih Kaya.

Bu Emiri Mümin denen kişi veya kişiler kimlerdir, Emiri Mümin seçimle mi, olunur atamayla mı? Seçimle ise Emiri
Mümin’i ya da Müminleri kimler seçer veya atarlar?

Emiri Mümin nasıl bir kurumdur?

İhtiyaç duyulduğunda darbeye karşı millete yardım etme amacında olan HÖH’e sızmalar nasıl engellenir? Darbeciler HÖH’e sızarlarsa, kuruluşun istemeden de olsa, sokağa indiğinde darbenin amaçlarına hizmet etme tehlikesi yok
mudur? Ya da Emiri Mümin”lik makamı darbecilerin eline geçerse ne olur?

Ve nihayet, bir aşiret devletinde yer alması çok doğal olan HÖH ve benzeri kuruluşları bir hukuk devletinde nereye
yerleştirebilmek mümkün olacak?

696 sayılı KHK ile ilgili kaygıların ne kadar ciddi ve gerçekçi olduğu HÖH oluşumu ve Genel Başkanı Fatih Kaya’nın
açıkmalarıyla ortaya çıkmıştır.

Ortada HÖH ile ilgili yanıtlanmayan bir sürü soru, kesin olmayan bir çok şey var. Kesin olan tek şey ise Türkiye’nin de değiştiğidir. Geçmişte, suikastların, cinayetlerin ,darbelerin iç çatışmaların, katliamların ardında parmağı olan eski
Özel Harp Dairesi veya Seferberlik Tetkik Kurulu’nun, başka deyişle üniformalı kontrgerillanın yerini artık cüppeli HÖH almıştır, tıpkı üniformalı vesayetin yerini cüppeli vesayetin almış olması gibi…

***

Silivri’ye mektup,

Cumhuriyet okuru olsun, olmasın, özgürlük ve demokrasiden yana olan herkesin 2017 nin bu son gününde bütün yılı hapiste geçirmiş olan gazetemiz mensubu arkadaşlarımız Akın Atalay, Murat Sabuncu ve Ahmet Şık’ı düşündüklerine eminim.

Ben de 2017 bu son gününde onlara seslenmek istiyorum:

Dostlar,

Silivri’ mapushanesindeki özgürlük nöbetiniz bir yılı aştı. Bu nöbeti hepimiz adına onurla sürdürdüğünüzün bilincinciyle sizleri anıyoruz hep.

Şair dostum Ahmet Kadri Ergin’in yeni yıl vesilesiyle gönderdiği “Ne yapayım” adlı şiirini okurken yine sizleri anımsadım.Hep beraber Kaf Dağını aşmak dileğiyle, iletiyorum:

“Ne yapayım

Bir rüyaya yatarım
şeytanlar bir yanda
zorbalar bir yanda
gizlidir mührü vururlar hemen
rüyalar da yasak

bir yola çıkarım
yanımda defterlerim kalemlerim
çobanların yıldızların kuşların
eşitliğini özgürlüğünü yazarım
yasaklarlar kitaplarımı
fikirler de yasak

sevdiğimin gözlerini ararım
dönüşlerimde
ne kadar kalabalık olursa olsun
iskeleler duraklar
bütün rüzgarlar yanıma gelir sevinçle
tam sarılacağım
binbir türlü karanlıkla
girerler aramıza
sevdalar da yasak

belirsiz deniz sabahları gibi
yaklaşıyor yeni yıl

ne yapayım diye sordum ustalarıma
zor oldu biraz ama
Kaf dağını aşıverdik hep beraber
her yer umut
her yer özgürlük…”

2018’e ‘Derviş’ Gibi Giriyoruz

Yeni yıla girerken yapılan tüm büyük plan, programlardan hep kaçınmışımdır.

Beyaz sayfa heyecanıyla girişilip yarım bırakılan projelerden kaygı duyarım. Ancak antenleri her daim açık, süper enerjik dostum sevgili Zeynep Alemdar’ın önceki gün; “Biz de deneyelim mi? Ne dersin” notu beraberinde yolladığı bir New York Times (NYT) yazısı aklımı çeldi.

“Alışverişsiz yılım/My year of no shopping” başlıklı yazı, bir yıla yayılan kapsamlı bir tüketim orucunu anlatmaktaydı.

NYT yazarı tüm bir yıl boyunca, her türlü üst-baş, takı, giysi alışverişini kesmiş. Şampuan dışındaki genel geçer parfümeri giderlerini de sıfırlamış. Yazıcı mürekkebi, pil vs. gereksinimi haricinde elektronik tüketimini yok etmiş.

Yazar alışverişsiz geçen yılını; “Hayatım ne ferahladı, he ferahladı… Bilemezsiniz” diye ballandıra ballandıra anlatıyor.

“Her şeyden önce zaman kazanıyorsnuz” diyor. Alışveriş faslına son verdikten sonra, evde aslında ne kadar fazla şeyi olduğunu fark ettiğini anlatıyor.

“Zor olan gerçekte alışveriş yapmamak değil. Zor olan satın almayı kestiğinizde ne kadar çok fuzuli fazlalık ve dağınıklıkla yaşadığınızı keşfetmek oluyor” diyerek ekliyor: “Misal dudak nemlendiricim bittiğinde, çekmecelerim ve paltolarımın ceplerinde fazladan 5 nemlendirici buldum. Banyoda lavabonun altını araştırdığımda 3 yıl boyunca asla sabun, losyon, diş ipi almadan yaşayabileceğimi anladım. Alıp da hoşuma gitmeyen tüm yüz kremlerini ve bilumum saç ürünlerini buraya istif etmişim. Bundan böyle onları kullanıyorum. Hiç de fena değiller. Sahip olduklarımla gerekli olanlar arasındaki farkı gördüğümde kendimi hastalıklı hissettim. Bunca şeyi ne zaman biriktirmişim?”

Bu duyguyu galiba artık tanımayan yok. Herkesin evinde sürüyle lüzumsuz fazlalık var ve artık dolaplarda iğneye açacak yer bulunmuyor.

NYT’nin “değerlendirme/opinion” sayfasında yer alan yazıyı okurken, aslında bu “tüketim orucu” arzusunun son yıllarda yayılan bir trende dönüştüğünü fark ettim…
 
Yükselen trend

“Alışverişe paydos” rejiminin daha radikal biçimi aslına bakarsanız “minimalist yaşamcılar” tarafından uygulanıyor.

Yaklaşık son on yıldır rastladığım “blog”lar ve kitaplarda “evinizi her türlü kalabalıktan nasıl temizlersiniz” düsturları anlatılıyor.

“Mimimal yaşamcılar”, “alışverişi kesin” komutunun da ötesine geçip dip köşe tüm birikmiş öteberi, döküntüden arınmayı savunuyor. “Maddi şeylerin baskısında olan zihne ve ruha yer açmak için” bunun gerekli olduğunu iddia ediyorlar.

Kısaca bir çeşit “postmodern dervişliği” savunan bu minimalizmin destekçileri, sade alışveriş fetişizmine değil, eşya ve maddeye olan bağımlılığı kökten azaltmayı amaçlıyorlar. Bu yüzden evdeki mevcutları da dağıtarak küçük bir
Japon evinde olduğu gibi minumum eşya ile yaşamayı öneriyorlar. Asıl lüksün “az çoktur” prensibi olduğunu üsteliyorlar…
 
Aşamalı paydos

Hayatı yekten değiştiren aşırı radikal kararlardan fazla haz ettiğimi söyleyemem ama “alışverişe paydos”çuların da “minimalistlerin” de doğrusu yeni, ilham verici mesajlar taşıdıkları açık.

WhatsApp kutuma Zeynep Alemdar’dan “Biz de tatbik edebilir miyiz” notuyla “alışverişsiz yıl” yazısı düştüğünde bu yüzden fazla düşünmeden “evet” dedim. Bir süredir beynimin arkasında konuyu zaten düşündüğümü fark ettim.

Zeynep’le şimdilik aşamalı bir başlangıç yapmayı seçtik.

Alışverişi hayatımızdan önce 2018’in ilk ayında çıkaracağız.

Ucuzlukları -misal- böylece devre dışı bırakmış olacağız.

Şubat başı yeniden bir “durum değerlendirmesi” yaptıktan sonra modern dervişlik yolunda ilerleyip ilerlemeyeceğimize kararlaştıracağız.

2018 için “yeni proje” istiyorsanız işte size hem para, hem de zaman tasarrufu sağlayan yeni bir proje. Birlikte uygulayabileceğiniz bir/birkaç arkadaş bulup da, deneyimlerinizi paylaşırsanız eğlenceli de olabilir.

2018’in ağız tadınızı kaçırmayan, sağlıklı ve huzur dolu bir yıl olması ümidiyle…

Bunlara Mecbur muyuz?

Yeni yıla yine “onları” dinleyerek girdik. Biri Edirne’de konuşurken, öbürü başka bir yerde konuşuyordu. Kastamonu, Sinop, Düzce… 2018’in son saatlerine kadar televizyon ekranlarından eksik olmadılar. Kaçamıyorsunuz da… Tüm kanallar canlı veriyorlar çünkü.

Neden?

Başlarına bir haller geliverir diye korkuyorlar da ondan.

Yaptıkları hep aynı; muhalefete saldırmak, hakaretler yağdırmak. Tek yeni şey eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü de hedefe almaları.

Konuştukları meydanlarda bindirilmiş kıtalar hazır. Ne söyleseler alkışlanıyorlar.

Düşmansız yapamıyorlar.

Toplumu kutuplaştırıyorlar, insanları birbirine düşürüyorlar.

İnsanlar sokakta el sıkışmaz, selamlaşmaz oldu.

Bu böyle giderse bizi çok kötü günler bekliyor.

***

Tek amaçları 2019 Cumhurbaşkanlığı ve TBMM seçimlerinde yüzde 50’nin üzerinde oy almak. Bunun kolay olmayacağını görüyorlar, biliyorlar.

Tuhaf bir ekonomi anlayışları var.

İhracatta rekor kırdık diyorlar. Fakat nedense işçiye en fazla 1.603 TL asgari ücret verebiliyorlar. İki haneli enflasyon oranı maaş ve ücret zamlarını aşıyor. Millet borç içinde debeleniyor.

Köprüler, tüneller karın doyurmuyor. İnsanlar oturdukları sofradan tok kalkmak istiyor. Yoksulluk sınırı altına düşen ailelerin sayısı her geçen gün artıyor.

İşsizlik diz boyu!

AKP içinde de bu gidişattan huzursuz olanlar var fakat “Reis” sultası altında ağızlarını açmaya çekiniyorlar.

Bunların demokrasisi “evet efendim, sepet efendim” demokrasisi!

***

2019 yılında bunları oylarımızla yerlerinden etmekten başka çaremiz, çıkış yolumuz yok.

Tarımımız büsbütün çöküyor. Hem dünyanın en büyük zeytin üreticilerinden biriyiz hem de Sudan’dan zeytin alacağız. Niçin? 14 Temmuz 2008’de Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) Savcısı Luis Moreno-Ocampo tarafından soykırım, insanlığa karşı suç ve 300 bin kişinin öldürüldüğü Darfur’da savaş suçu işlediği gerekçeleriyle suçladığı ve tutuklanmasını talep ettiği Sudan diktatörü Ömer el Beşir’e destek olmak için.

Vay be!

***

Güzel ülkemizin neresinden tutmak istesek elimizde kalıyor. Tüm bunlara mecbur muyuz?

Hayır, hiçbirine layık değiliz.

Biz, atalarımızın bin bir emekle, kanlarıyla, canlarıyla kurduğu bu kardeş bahçesi Cumhuriyetimizde barış içinde,
huzur içinde, özgürlük ve demokrasi içinde mutlu bir hayat sürmek istiyoruz.

Öyleyse 2019 hedeflerine “onlardan” daha fazla odaklanmaktan başka çaremiz var mı?

***

Ortak özlemlerimizin gerçekleşeceği bir gelecek yolunda önemli bir aşama olan 2018’in siz değerli okurlarıma iyi şeyler getirmesini dilerim.

Atatürk’e Passolig

Niye yazmıyorsun diyorlar.
Bir kaç soru da biz soralım.

***

Güntekin Onay “Yayıncı kuruluştayız her şeyi açık konuşamıyoruz” demiş.

Dürüst düzgün adam en azından açık açık söylüyor.

***

NTV’de konuşabiliyor muydu?

***

Darbe gecesini bile Külliye’ye yakın abilerle eniştelerle Huber Köşkü’nde geçiren (kendi söylüyor) Saray ve akrabalarıyla ne kadar kanka olduğunu sürekli anlatıp aba altından sopa gösteren futbolun ‘kara kutu’su, kanalının ‘yüz ak’ı , ‘Yüzde yüz futbolun 100’de 100 siyasi’ yorumcusu, elinde ‘evet” videosuyla gezen -senin sevgili eski ortağın-a 2 milyon dolar niye verilir?

İstediği gibi konuşsun diye mi, ondan istendiği gibi konuşsun diye mi? 

Kara kutu’yu açsın diye mi açmasın diye mi?

***

Sizin oralarda, NTV, TRT, Katarlı arkadaşların tv’lerinde bir yorumcu ‘hayır videosu’ çekse, darbe gecesini Kılıçdaroğlu’nun evinde geçirse zırt pırt Kılıçdaroğlu ‘aslandır kaplandır’ şöyle adamdır, böyle adamdır, parkasız Deniz Gezmiş’tir filan dese evine paketlenmesi 2 saniye sürer mi?

Arkadaşa bi daha 2 kuruş veren çıkar mı?

***

Top medyasının 100’de 90’ını TRT, Digikatar NTV, havuz vs istihdam ediyor, kriter ne?

Yorumcunun açık konuşması mı, 2 saat konuşup hiçbir şey konuşmaması mı?

***

Bitmedi..

Kendi kulüplerini bitiren en kel alaka 2 başkandan iktidara hiç sorun çıkarmayan 2 gazetesi olanın federasyon başkanı, hiç sorun çıkarmadan Florya’sını Riva’sını TOKİ’ye verenin Kulüpler Birliği Başkanı yapılması tesadüf mü?

***

Ülkenin futbol aklı Demirören, kulüp aklı Özbek, üst aklı Dilmen’se en üst akıl var mıdır yok mudur, varsa kimdir? 

Binali Bey mi?

***

Dünyada Teog’a, yabancı sayısına, cam filmine aynı kişinin karar verdiği başka bir ülke var mı?
Varsa o ülkede futbolda olan bitene başka bir kişi mi karar verir?

***

Demirören’in 214 imzayla girip 214 oy aldığı seçimde bu ‘antin kuntin’ işlere tepki için aday olan Prof. Duygun Yarsuvat’ın 0 (sıfır) imza toplaması şimdiki Galatasaray Başkanı ve Galatasaray delegelerinin bile korkudan eski başkanlarına imza ver-e-memesinden daha utanç verici bir durum olur mu?

***

Külliye Sözcüsü’nün 1 nolu yorumcu olduğu, milli takıma bile siyaset bulaştıran Gümüşdağ’ın yılın ‘spor adamı’ seçildiği, ligini hükümetin Katarlı kankasının, devletin bankasının kupasını akrabanın medyasının yayımladığı, federasyon başkanının kafa bulur gibi sık sık çıkıp “futbola siyaset sokmam” dediği ülkede, 1 Allahın kulu da çıkıp “E sizleri futbola kim soktu sizler nasıl girecektiniz o zaman” demez mi?

***

Her şeyini eski Türkiye’de kazanan ama orda bırakmayıp yeni Türkiye’sine götüren ve de hâlâ “Eski Türkiye’yi yeni Türkiye’de uygulamaya kalkmasınlar” diyebilen kapısında ‘Türkiye’ yazan federasyonun başkanına ‘en tepe’den yol verilmese seçime tek aday olarak girmese tek oy alır mıydı? 

Kulübü Beşiktaş bile ona oy verir miydi?

***

Bir kişi de çıkıp “Ne o Türkiye’nin adı mı değişti” diye sormaz mı?

***

Daha net soralım; 

Demirören, Gümüşdağ ve benzerleri devletin referandum öncesi sunduğu 2 seçenekten ‘hayır’ı seçse, bunu açıklasa koltuklarında 10 dakikadan fazla oturabilirler miydi?

***

Eğitim Bakanı’nın TEOG’dan, Savunma Bakanı’nın gazi şehit sayısından bi-haber olduğu ülkede milli takım hocasının işine kim son verir?
Federasyon mu?

***

Ankara’da kankaları olan bizim kasap, Terim’in ipinin çekildiğini Demirören’den 2 gün önce öğrendi.

Normal mi?

***

Sizin oralarda biri bunları sorsa program bitene kadar bekler misiniz yoksa ilk reklamda gider mi?

***

Bitmedi..

Dolar 4, Avro 4.5, mazot 5, benzin 5,5’ken, milli içkisi ayran olan, Rus’tan, Belarus’tan hıyar almasa cacık bile olmayacak ülkede, kıyma ithal etmesek köfte, inek-saman ithal etmesek tezek yapamayacak haldeyken…

Almanlara misilleme yaparken üstlerini arattığımız köpekler bile Alman kurduyken…

***

Ve 15 milyon büyükbaşı olan ülke ineği olmayan Singapur’dan inek alıp yerli ineklerin önünü kaparken…

Ve de yabancıya karşı olan ‘yerli’ci tayfanın evlerinde ana baba kaynata kaynana hariç yerli tek bişeyleri yokken..

***

Cumhurbaşkanı’na TV’de ‘11 yabancı için ne düşünüyorsunuz, yerli oyuncuların önü kapanmıyor mu?” diye soran Dilmen, 2 milyon almaya devam etsin diye kanalında kaç kişinin önünün kapandığını, kapı önüne konduğunu biliyor mu?

***

Milli olmak sadece yabancılar milli marş söylemediğinde mi akla geliyor?

***

Konu milli olmaksa..

Milli takım ne kadar milli?

Dilmen cevap verir mi?

***

O dün’lerde..

Şehitler varken, tüm ülke yas tutarken …

Tek bayrak tek millet olmamızın istendiği en milli olmamız gereken günlerde..

Milli marş söylemeyen yabancılardan Drogba’nın sosyal medya hesaplarının fonu bile ‘bayrak kırmızısı’yken..

Eyfel Kulesi, Mostar Köprüsü, Brandenburg Kapısı, Hollanda Sarayı vs saygıdan al kırmızı giyinmişken,üzerlerindeki dev ay yıldız’lar Mars’tan Jüpiter’den bile gözükürken, dalga geçer gibi turkuaz giyen milli takımın neresi milli?

***

Hiç utanmadılar mı?

***

Milli formadaki ay ve yıldız dürbünle bile zor görülüyordu.

Unutmadık!

***

Son 1 şey;

1919’da kimseden izin almadan Samsun’a çıkan Mustafa Kemal 2017’de federasyondan izin almadığı için Samsun stadına giremedi.

Bunu da unutmadık.

***

En başta Samsun, tüm ülke isyan etti.

Nerdeyse mezarından çıkıp gelip kendi girecekti stada.

***

İktidar lehine her türlü siyasi pankartın tribünlere elini kolunu sallaya sallaya girdiği ligde Samsun Stadı’na siyasi bulunup sokulmayan pankartta ne yazıyordu?
Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa!

***

Tabii bunu da unutmadık.

***

Son soru;

Gittiğimiz her yerden postalandığımız için yazları ekstraya çıkıyoruz, pizza, makarna satıyoruz arada da yazıyoruz ve alayınızın toplamından fazla okunuyoruz.

Hiç mi utanıp sıkılmıyorsunuz ?

***

Nokta.

PKK, PYD, ABD’ye Gerek Yok!

Türkiye Cumhuriyeti yıllarca Dünyanın iki netameli bölgesi , diktaların, darbelerin, komşu savaşlarının, din ve ırk çatışmalarının. ayaklanmaların, iç savaşların birbirini izlediği ,bataklık olarak nitelenen ortadoğu ile 19. yüzyıl sonundaki durumu ile parçalanmışlığı ifade eden “balkanizasyon” deyiminin doğmasına yol açan Balkanlar arasında görece bir istikrar adası olarak kalmayı başarıp, bu iki ateşin birleşmesini önleyerek, bölge ve dünya barışına değerli katkılarda bulunarak ,her şeyin pamuk ipliğine bağlı olduğu bir diyarda kendi varlığını sorunsuz sürdürebilmiştir.

Son yıllarda, bu durumu tehdit eden unsurlar belirmiştir.

Genişletilmiş Ortadoğu’da sınırların değişmesini öngördüğü bizzat Washington yöneticileri tarafından açıkça ilan edilen BOP’u ile ABD, ülke içinde eylemli bir kalkışmayı yaygınlaştırmayı iki kez denemiş, ama TSK tarafından iki kez de başarının eşiğinden döndürülmüş olan PKK ve şu anda Suriye bataklığında ABD’nin askeri alandaki en gözde müttefiki olup, her türlü silah desteği verdiği PKK uzantısı PYD tehdit unsurlarının başta gelenleridir.

***

BOP’un bir alt ürünü olarak dizayn edilmiş olan , başlangıçta BOP’un eşbaşkanlığına talip olacak ve Türkiye’nin bütünlüğüne karşı olan ABD’ni stratejik ortak sanabilecek kadar aymazlık içinde bulunan ve eninde sonunda Türkiye’yi de olumsuz etkilemesi kaçınılmaz ( nitekim etkilemiştir de) Suriye iç savaşında yangına benzinle koşan AKP iktidarı, sonunda ABD – Fethullah ve ABD – PYD ittifakları karşısında aymış ve bölgede görece sağduyulu bir çizgi izlemeye başlamıştır.

İktidarın çeşitli zigzalardan sonra tehlikeyi farketmesi herkes için sevindirici olurdu, eğer, bu tehditlerden daha tehlikelisini bizzat öz politikaları sonunda AKP’nin kendi yaratmamış olsaydı.

Ama ne yazık ki AKP o noktadan çok uzaktaydı.

AKP iç politikadaki biat etmeyen herkesi ötekileştirici gerginlik politikaları, bir aymazlık eğrisinin ifrat tefrit kutupları arasında gidip gelen Kürt politikası ile, sürekli gerginlik pompalar bir tutum içine girmiş bulunmaktadır.

Ötekileştirici, baskıcı, demokrasinin tüm kurumlarını ayaklar altına alıcı politikalar yolunda 15 temmuz bir dönüm noktası oldu.

Her türlü legal prosedürden azade, yargısal denetimden münezzeh KHKlar egemenliği, yani başka deyişle keyfilik saltanatı demek olan OHAL ile gerginleştirici ve çatıştırıcı politikalar daha da artmıştır.

***

Bu dönemde, devletin yasal ve yegane olması gereken silahlı gücü TSK üzerinde FETÖ’nün başlattığı oyunlar bir ara tavsar gibi görünmesine karşın sürdürülürken SADAT ve benzeri özel silahlı kuvvetler girişimleri endişeleri artırmıştı.

Türkiye’de sivil nüfusun silahlanma oranı da kaygıları yoğunlaştıran bir başka husustu.

Son olarak, yüksek yargıçlarla ilgili kadrolar tahsisinin ve, tutuklu ve hükümlülere tek tip elbise giydirilmesi düzenlemelerinin yanı sıra “15 TEMMUZ VE DEVAMI NİTELİĞİNDEKİ olaylara müdahale eden sivillere dokunulmazlık “getiren KHK çok, ama çok vahim tehlikelere yol açabilecek niteliktedir.

Terör örgütüne üye olmamakla birlikte yardım etmek suçlamasına yargıda sıkça rastlanan, yıllarca süren ötekileştirici gerginlik politikaları sonunda paranoyaklaşmış bir toplumda böyle bir düzenlemenin durumdan vazife çıkaracak olan kimileri tarafından, “elindeki silahları hiç korkmadan biat etmeyenlere karşı kullanabilirsin hadi koçum!” şeklinde algılanması tehlikesi söz konusudur.

Böyle bir gelişme iç savaş demektir.

İç savaşın kazanını yoktur, olamaz da.

İç savaştan, “ben güçlüyüm herkese dediğimi kabul ettiririm” diyerek gidenin de yenilerek çıktığı çok görülmüştür.

Bugün vardığımız noktada Türkiye’nin varlığının ve bekasının iç savaş tehdidi altında olması için, PKK’ya da, PYD’ye de, ABD’ ye de, IŞİD’de de gerek kalmamaktadır.

Strasbourg’un ‘Mavi Noel’i’

Matbaanın mucidi Gutenberg’in heykelinin bulunduğu Gutenberg Meydanı’na koca bir “mavi ağaç” kondurmuşlar…

Ağacı, elinde gururla “Ve ışık doğdu/ Et la lumiere fut” mesajını teşhir eden Gutenberg’in heykelinin tam önüne yerleştirmişler.

Burası, Strasbourg’un en merkezi meydanı.

Meydanın bir cephesi, kentin bin yıllık katedraline ve katedral etrafında noel süsleriyle bezeli dar sokaklara açılıyor.

Öbür yanı, Strasbourg’un en göz alıcı meydanı olan “Place Keleber”e çıkıyor.

Meydanların her birinde, birbiriyle yarışan noel çarşıları ile ağaçları bulunuyor.

Ama Gutenberg Meydanı’ndaki “mavi ağaç” en tılsımlı olanı…

Etrafa kobalt mavisi bir ışık saçan ağaç, loş bir odadaki romantik gece lambası gibi tüm meydanı aydınlatıyor…

Gizemli ışığın tutsak aldığı meydanın ortasına bu yıl ayrıca küçük bir İzlanda kulübesi koymuşlar. İzlanda, her yıl bir konuk ülkeye ev sahipliği yapan Strasbourg noelinin bu yılki konuğu. Mumları çağrıştıran yalın, zarif, beyaz ışıklar, beyaz mobilyalar ve beyaz kürklerle döşeli ev, bizi alıp kuzeyin uzun kış gecelerine götürüyor. Bu ufak kulübenin yamacına da sırayla İzlanda’nın el yapımı süveterleri, içkileri ve damak tatlarını sunan standlar dizilmiş…

‘Zaman ağacı’nın yıldızları

Strasbourg’a her yıl bu mevsimde Türk film şenliği günleri için gelirim. Strasbourg’un noel çarşısını hiçbir zaman bu yılki denli sakin gezmedim.

Bunun ilk nedeni iklim değişikliği…

Orta Avrupa kara ikliminin tipik örneği olan Strasbourg’da aralık gecelerinde yürüdüğünüzde eliniz ayağınız hemen buz keser. Ama burası da ılımanlaşmış. Katedralin karşısındaki “kafe”lerde, İstanbul kafelerinde olduğu gibi insanlar artık rahatlıkla kaldırımda oturup biralarını yudumluyorlar.

Terör korkusunun yarattığı tenhalık da etrafı ayrıca kolay gezebilmeyi mümkün kılıyor.

Birkaç yıl öncesine dek sokakları adam almazdı.

Strasbourg’un tarihi merkezindeki dar yollarda, iş çıkışında metrobüse biner gibi yoğun bir kalabalık içinde dirsek
dirseğe yol alır, çoğu kez yörenizdeki başlardan renkli noel tezgâhlarını göremezdiniz…

Bu defa böyle bir durum yok.

Nice ve Berlin noel pazarı saldırıları sonrasında, Strasbourg’da güvenlik maksimuma çıkarılmış. Her köşeden bu masal atmosferi ile hiç ilgisi olmayan, dişlerine dek silahlı üniformalı askerler çıkıyor.

Kent merkezine motorlu taşıtların girmesi bu meyanda, araç saldırılarını önlemek için engellenmiş. Neredeyse bir dağ köyü sükuneti içinde bu yüzden istediğiniz yerde istediğinizce sıcak şarabınızı ve sıcak çikolatanızı içiyorsunuz.

Bir sokak çalgıcısının “Anonimo Veneziano” notaları eşliğinde yavaş yavaş Katedral Meydanı’ndan, şehrin en görkemli noel ağacının bulunduğu “Place Kleber”e doğru yol alıyorum.

Kleber Meydanı’nın ortasında mis gibi toprak ve çam kokan noel ağacının yanına künyesini de iliştirmişler.

Bu yarım asırlık çam, Voj dağlarından getirilmiş.

Ağacın renkli topları arasında iri beyaz yıldızlar göze çarpıyor. Her bir yıldız farklı bir yüzyıla adanmış. Üzerlerinde el yazısıyla, 18., 19., 20. yüzyıl.. yazıyor. Yıllar da değil, bu “zaman ağacı”nın üzerinde anlayacağınız koca koca yüzyıllar kırpılıp kırpılıp yıldız yapılmış.

‘Yapabilirsin’in ışığı

Noel gezim her yılki gibi burada Türk filmleri şenliğine ev sahipliği yapan Odyssèe sinemasında bitiyor.

Bu yıl Odyssèe’de 29.’su yapılan ve “Öteki Taraf”, “Albüm”, “Sen Kiminle Dans Ediyorsun?”, “Aile Arasında”, “Ayla”, “Kırık Kalpler Bankası” filmlerinin yer aldığı şenlikte çarpıcı bir kadın belgeseli de gösteriliyor. İsmi: “Yapabilirsin”…

Tuluhan Tekelioğlu’nun sıcak ve samimi belgeseli “Yapabilirsin”, kendilerini yoktan var eden cesur ve güçlü kadınların öykülerini anlatıyor.

Türkiye’nin ilk kadın F-16 pilotu Berna Şen’den Kars’ın ilk kadın girişimcisi, “Kaz Evi”nin kurucusu Nuran Eryılmaz’a dek her biri ayrı film ve dizi konusu olabilecek kadınların yaşamlarına ayna tutan Tuluhan’ın belgeseli içimizi umutla dolduruyor.

Gutenberg’in “Ve ışık doğdu” müjdesi gibi, Tuluhan’ın belgeseli de Türkiye’nin en olmadık köşelerinden ışığı bulup çıkaran kadınların müjdesini taşıyor.

Bu ışığı söndürmemek hepimizin görevi olmalı.

Getirirken İyiydi de Şimdi mi Kötü Oldu?

ABD’de Başkan Trump’ın Güvenlik Danışmanı ve Genel Kurmay Başkanı Herbert Raymon Mc Master,hafta içinde İngiliz meslektaşı Mark Sidwell ile birlikte katıldığı, Washington Policy Excahnge’in düzenlediği toplantıda dünya için en büyük tehditlerden biri olarak gördüğü, terorizmin kaynağı olan radikal islamcı ideolojinin Ortadoğu’daki iki sponsorundan biri olarak Türkiye ve Katar’ı göstermiş.

McMaster Suudi Arabistan’ın yıllar önce , bölgede terorizmi desteklediğini söylerken bu aşamının geçmişte kaldığını ima edip, Riyad’ı akladığı konuşmasında, şimdiki destekçilerin başına Katar ve Türkiye’yi geçirmiş.

Türkiye derken hedef alınan kişinin Erdoğan olduğu da, “sivil toplum üzerinden etkin hale gelerek, gücü tek partinin elinde konsolide ediyorlar, bu üzücü” ifadesiyle belirtilmiş.

Haberi okurken, nereden nereye diye düşünmemek elde değil.

Eski İstanbul Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan, daha iktidara gelmeden, Washington ‘da ayağının altına kırmızı halılar serilirken, “ılımlı İslam” modelinin öncüsü olarak , başka ülkelere de örnek gösterilen, ABD için siyaset dünyasının yükselen yıldızı iken, şimdi teröre destek veren liderlerin ön safında yer almaktadır.

***

Tayyip Erdoğan Ortadoğu liderleri arasında bu yolu yürümek durumunda kalan tek kişi değildir. İran ile sekiz yıl süren savaşı sırasında, ABD’nin maddi manevi her türlü desteğine sahip olan Saddam Hüseyin de saptanan yörüngeden sapınca, terör ihraç eden tehdit haline gelmiş, sonra da bütün Irak’ı yerle bir eden Washington
tarafından öldürülerek saf dışı bırakılmıştı.

Şimdi de benzer bir durum söz konusudur.

Bir zamanlar dünya siyasetinin “gelişmekte olan ülkeler içindeki yıldızı olan Tayyip Bey simgesi olduğu “ılımlı İslam”ın öngördüğü uyumu, kah istemeyerek, kah da dürtülerinin kurbanı olarak, isteyerek, sağlayamamış, çıkan sürtüşmeler de ayrılıkları derinleştirerek, uçuruma dönüştürmüştür.

Tayyip Erdoğan’ın 15 yıllık AKP iktidarı döneminde, sürekli ve ısrarlı biçimde

tırmanan otoriterlik grafiği AB gibi, ABD’nin de “Reis”in kimi zaman ima yoluyla kimi zaman da açık açık diktatör olarak tanımlanmasına yol açmıştır.

Bu arada Washington’un dizaynında ve iktidara tırmanmasına katkıda bulunduğu modeli , artık saf dışı bırakmaya karar vermiş, bunun için düğmeye basmış olduğunu gizlemek gereğini bile duymamaktadır. Rıza Zarrab’ın baş rolünde olduğu New York davasının da bu amaca yönelik olduğundan kimsenin kuşkusu olmasın!

***

Şimdi, ABD’nin yaratmak istediği görüntü şudur:

Türkiye’de gittikçe diktatörleşen Tayyip Erdoğan, aynı zamanda bütün insanlık için tehdit olan rakidal İslamcı terörün de sponsorlarından biridir. ABD demokrasi ve barış adına, ona karşı özgürlükçü muhalefete destek olmaktadır. Burada “özgürlükçü muhalefet”tin neyin ya da kimin kastedildiği hususu net değildir. Şimdiye dek Reis karşıtı ittifakın daha çok Gülencilerle oluşturulduğu görülmektedir.

Durum karşısına nasıl bir tavır almak gerekir?

Önce tanının doğru koyulması gerekir. Türkiye’de demokrasi ve dünyada veya Ortadoğu’da barış Washington’un umurunda değildir. Hatta bu iki konuda en büyük tehdit ABD’nin kendisidir.

Amerika Tayyip Bey’i yeterince uyumlu bulmadığı için değiştirmek istemektedir. Tıpkı Bülent Ecevit’e yaptığı gibi…

Bu gerçeği açıkça görmek gerek.

Ama burada bir başka gerçeği de görmezden gelemeyiz.
ABD ile yeterince uyumlu olmadığı için hedef tahtasına oturtulan her iktidar, illa ülkenin çıkarlarını, bağımsızlığını koruyan anti emperyalist bir konumda olmak durumunda da değildir.

Tabii bu arada, ABD’nin oyununa alet olacak her türlü davranıştan özenli kaçınırken, son günlerin ateşli anti emperyalist kesilen kimilerine de şu soruyu sormamak da elde değil:
- Getirirken, iyiydi de, şimdi götürmeye çalışırken mi kötü oldu?